Zuhruf Sûresinden Altın Öğütler

0
Zuhruf Sûresinden Altın Öğütler - Cafer Durmuş
Sayı : 359 - Ocak 2016 - Sayfa : 28

Zuhruf, altın ve mücevher demektir. Muhtevasında bunlardan söz edilmesi ve Allah’ın insana sahip olduğu maddî değerlere göre değil, inanç ve davranışlarına göre kıymet verdiğinin anlatılması sebebiyle sûreye bu ad verilmiştir.
Burada mealini arz edeceğimiz âyetler, müşriklerin “Bu Kur’an iki şehirden bir büyük adama indirilse olmaz mıydı?” (43/31) sorusuna verilen cevapla başlıyor. Buyruluyor ki; “Rabbinin rahmetini onlar mı paylaştırıyorlar? Dünya hayatında onların geçimliklerini aralarında biz paylaştırdık. Birbirlerine iş gördürmeleri için kimini ötekine derecelerle üstün kıldık. Rabbinin rahmeti onların biriktirdikleri şeylerden daha hayırlıdır.
Şayet insanların küfürde birleşmiş bir tek ümmet olması (tehlikesi) bulunmasaydı, Rahmân’ı inkâr edenlerin evlerinin tavanlarını ve çıkacakları merdivenleri gümüşten yapardık. Evlerinin kapılarını ve üzerine yaslanacakları koltukları da (hep gümüşten yapardık). Ve onları zînetlere boğardık. Bütün bunlar sadece dünya hayatının geçimliğidir. Ahiret ise, Rabbinin katında, Allah’ın azabından sakınıp rahmetine sığınanlara mahsustur. (43/32-35)
Bazı müşriklerin; “Bu Kur’ân, Kureyş’ten Velid b. Muğire’ye yahut Sakif’ten Ebu Amr b. Umeyr’e indirilmeli değil miydi?” demesi üzerine, konumuzu teşkil eden âyetler nâzil olmuştur. Evet, Rasûlullah (s.a.v.) henüz doğmadan babasını, küçük yaşta annesini kaybetmişti ve zengin de değildi. Ancak soy itibariyle onların en şereflisiydi.
Gerçek şu ki, Allah Teâlâ nübüvvet ve velâyet gibi manevî derecelerle, servet ve makam gibi maddî imkânları kimlere vereceğini bilir. Kimleri, neden mahrum edeceğini de bilir. ikram etmek ve mahrum etmek sadece O’nun kudreti dâhilindedir. Ve Cenâb-ı Hak, risâleti diline dolayanlarla benzerlerinin geçimliklerini de taksim etmektedir. Bu cümleden olmak üzere insanlardan kimini zengin, kimini fakir bırakır. Bazısına kuvvet, şöhret, ilim verir ve bazısını da bunlardan mahrum kılar ki, farklı insani roller oluşsun Allah Teala bütün tasarrufları, hikmete mebnîdir.
Âyetlerde; “İnsanların küfürde birleşme ihtimali olmasaydı Cenab-ı Hak kâfirleri muhteşem servetler içinde yaşatırdı.” ifadesi geliyor. Ancak yine de “Yüce Yaratıcı onların hepsini de bolluk ve ihtişam içinde yaşatmaz. Aralarında birçok yoksullar vardır. Ve bu hâl, yine insanlar için bir rahmet vesîlesidir. Bütün kâfirlerin umumî bir varlığa nâil olmasıyla yukarıda sözü edilen türden bir eğilime meydan verilmemesi için, hepsi de aynı surette muhteşem bir varlığa sahip kılınmamıştır.
Mü’minlere gelince; onların da hepsi bu dünyada öyle bir varlığa sahip değildir. Ve bu da bir hikmete mebnîdir. Eğer bütün mü’minlerin tamamen dünya varlığına ulaşmaları takdir edilmiş olsaydı, insanların mü’min olmaları da sırf Allah rızâsı için olmazdı; öyle bir varlığa erişme maksadına dayanmış olurdu. Bu ise tam bir samimiyetle ilâhî dini kabul etmek vazifesine aykırı olurdu.”1
Velhasıl her iki zümre içinde zengin ve fakir kesimlerin bulunması tabiîdir. Bununla birlikte belki helal-haram gibi ölçü tanımamaları sebebiyle, belki başka hikmete binaen inkârcılar içinde refah seviyesi yüksek olanlar daha çoktur. Nitekim âyet-i kerîmede; “İnkârcıların (refah içinde) diyâr diyâr dolaşması, sakın seni aldatmasın!”2 îkazı gelmiştir. Efendimiz (s.a.v.) de; “Şâyet dünya, Allah katında sivri sineğin kanadına denk kıymet ifâde etseydi, Allah (dünyada) hiçbir kafire bir yudum su içirmezdi”3 buyurmuştur ki bu hadîs-i şerîfin, hakikatte değerli olanın anlaşılması ve ilâhî taksîmatın içselleştirilmesi için zihinlere nakşedilmesi lâzım.
İbn-i Abbas (r.a.)’ın konuyu özetleyen cümlesi şöyledir; “Allah Teâlâ dünyayı üçe bölmüş ve bir kısmını mü’minlere, bir kısmını münâfıklara, bir kısmını da kâfirlere vermiştir. Mü’minler kendilerine verilen dünyalıktan ahiret için azık alırlar, münâfıklar süslenirler, kâfirler de hayatlarını sürdürürler.”4
Şimdi şunu diyebiliriz;
İnsan, kul olduğunun bilincinde olmalı. Allah katında kıymeti olmayan değer ölçülerine güvenerek haddini aşan sözler söylememeli. Çünkü rızıkları/serveti taksim etmek Allah Teâlâ’nın kudreti dâhilindedir. O, “Rızkı bollaştırır ve daraltır.”5
Nesebini tayin etmek de insanın elinde değildir. Bu îtibarla âyetler, inkârcıları ilzâm edecek en veciz cevaptır. Ve burada maksat, o gün olup biten bir hadiseyi anlatmaktan ibaret değildir. Bilakis bir karakter tahlilidir. Nitekim bugünkü inkârcılar da -ellerindeki imkânların sınanmak için kendilerine verildiğini bilmeden- aynı şekilde şımarıklık edip Peygambere dil uzatmakta; onun manevî vârisi sayılan Müslümanların umur-ı dîniyesi ve dünyeviyesine her fırsatta müdahaleye cür’et etmektedirler.
Bu durumda mü’minlere gereken; inkârcıların yaşantısına en ufak bir özenti olup olmadığına dair kalbini kontrol etmektir. Çünkü özenti, benzerliğe götüren en tehlikeli kapıyı açar. Ve yüce dînin vakarını yaşatmak, kalbin muhafazasıyla başlar.


Oku / Düşün
Yediğine Bir Bak
Abese sûresinde dikkat çekici bir hatırlatma var; “İnsan, yediğine bir baksın!” (80/24) Yani insan, gıda olarak aldıklarına, belki kullanıp eskittiklerine ibret nazarıyla baksın. Hayat kaynağı olan geçim sebeplerinin ne büyük nîmetlerden meydana geldiğini düşünsün.
Âyet-i kerîmenin devamında buyruluyor ki; “(Biz, gökten) yağmurlar yağdırdık, sonra toprağı göz göz yardık, bu suretle orada ekinler bitirdik; üzümler, yoncalar zeytinlikler, hurmalıklar, iri ve sık ağaçlı bahçeler, meyveler ve çayırlar bitirdik. (Bütün bunlar) sizin ve hayvanlarınızın ya-rarlanması içindir.” (80/25-32)
Hakikaten bu, -günümüzde olduğu gibi- zamanla şımaran insanoğluna ne muazzam bir hatırlatmadır! Ve ne kadar müşfik bir uyarıdır; Ey insan, hele bir düşün! Kudret-i ilâhî ile bu çark kusursuzca işlemese, hayatta kalma adına ne yapabilirsin? Ne gelir elinden?
Bazı âlimler bu âyeti, “yediğinin helâl olup olmadığına dikkat et” şeklinde anlamışlardır. İbn-i Abbas (r.a.) ise bunu; “İnsan, gücünün yetersizliğini ve ömrünün faniliğini mukayese etmek üzere gıdasının ne hâle geldiğine baksın.” diye tefsir etmiştir.
Bir adam, İbn-i Ömer (r.a.)’a; “Affedersin, bir şey soracağım ama utanıyorum.” der. “Utanma, sor.” cevabı üzerine; “İnsan, pisliğine bakar mı?” der. Bunun üzerine İbn-i Ömer (r.a.); “Evet, bir melek insana; cimrilik ettiğin yemeğinin sonuna bak, ne hâl aldığını gör, diye hitap eder.” demiştir.6
Şöyle bir düşünelim; farkındalık şuuruyla yaşamak ve eşyanın ilk görünüşüne aldanmamak için “İnsan, yediğine bir baksın!” îkazından daha zarif bir hatırlatma olabilir mi?
Dipnotlar: 1) Ömer Nasûhi Bilmen, Kur’ân-ı Kerîm’in Türkçe Meâl-i Âlîsi ve Tefsiri, c. 7, s.3276. 2) Âl-i İmrân Sûresi, 3/196. 3) Tirmizî, Zühd, 13. 4) İhyâu Ulûmi’d-Dîn, c. 3, s. 453. 5) Ra’d sûresi, 13/26. 6) İhyâu Ulûmi’d-Dîn, c. 3, s. 487.

 

Yorum Yazın

Facebook