Evlât Terbiyesinde Affetmek

Tasavvuf büyükleri, affın sadece ahlâkî bir fazîlet değil, mânevî bir tedbir olduğunu söyler. Affedilmeyen her kırgınlık; kalpte bir ağırlık, ruhta bir bulanıklık bırakır. Bu bulanıklık yalnızca kişiye değil, onunla kader bağı olanlara da tesir edebilir.

Evlâtların yaptığı hatalar, anne-babanın gönlünde bazen derin bazen de sathî/yüzeysel izler bırakır. Kimi zaman bu iz, büyük bir sözün yahut ağır bir davranışın ardında kalır; kimi zaman ise sadece ihtiyaç ânında uzatılmayan bir bardak suyun sessizliğinde belirir. Mesele büyük ya da küçük olsun, kalpte oluşan o ince çatlak aynı yere açılır: İncinmişlik!.. Anne-baba, evlâdına karşı kuvvetli durduğunu zannetse de gönül kırıldığında direnci azalır; şefkatin arkasında saklanan zayıflık ortaya çıkar.

Tasavvuf ehli, kalbi sadece duyguların merkezi değil, ilâhî nazarın mahalli olarak görür. Kalp kırıldığında, bu kırıklık yalnızca şahsî bir incinme değildir; mânevî bir iklim değişikliğidir. Çünkü anne-babanın kalbi, evlât için sadece bir sevgi durağı değil, aynı zamanda bir korunak, bir sığınaktır. Bu sebeple büyükler “Kalp kırmak, Kâbe yıkmaktan beterdir!” derken, meselenin zâhirî değil, bâtınî boyutuna işaret etmişlerdir.

Yaşanan bir gönül kırıklığı, insana yeni bir idrâk kapısı aralayabilir. Kişi bir an durup şunu düşünebilir: Benim kalbimde taşıdığım bu kırgınlık, evlâdımın mâneviyatını da zayıflatıyor olabilir mi? Bu soru, son derece mühimdir. Çünkü İslâm irfânında anne-babanın rızâsı, evlâdın yürüdüğü yolda nûrânî bir kaynaktır. Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz bu hakikati açıkça ifade eder:

“Rabbin rızâsı, anne-babanın rızâsındadır; Rabbin gazabı da anne-babanın gazabındadır.” (Tirmizî, Birr, 3/1899)

Bu hadîs-i şerîf, rızânın sadece ahlâkî bir memnuniyet değil, ilâhî bir akış olduğunu gösterir. Anne-babanın kalbinden râzı olarak çıkan bir duâ, evlâdın üzerine görünmez bir zırh gibi iner. Tıpkı ibadetlerle örülen takvâ elbisesi gibi…

Kur’ân-ı Kerîm’de takvâ, insanı koruyan bir örtü olarak tasvir edilir: “…Takvâ elbisesi, işte o daha hayırlıdır…” (el-A‘râf, 26) Bu elbise, insanı şeytanın vesvesesinden, nefsin aşırılığından ve dış tesirlerin yıpratıcılığından muhafaza eder.

Evlât, büluğ çağına erip mükellef olduğunda, bu mânevî koruyuculuğa her zamankinden daha fazla ihtiyaç duyar. Çünkü artık yalnızca anne-babanın terbiyesiyle değil, kendi irâdesi ve amelleriyle de baş başadır. İşte bu noktada anne-babanın gönlü, evlâdın arkasındaki görünmez siperlerden biri hâline gelir. Kalpte taşınan kırgınlık ise, farkında olmadan bu siperde bir gedik açabilir.

Tasavvuf büyükleri, affın sadece ahlâkî bir fazîlet değil, mânevî bir tedbir olduğunu söyler. Affedilmeyen her kırgınlık; kalpte bir ağırlık, ruhta bir bulanıklık bırakır. Bu bulanıklık yalnızca kişiye değil, onunla kader bağı olanlara da tesir edebilir.

Anne-baba ile evlât arasındaki bağ, sıradan bir insan ilişkisi değildir. Bu bağ, yaratılışın içine yerleştirilmiş bir emanettir. Nitekim Kur’ân’da anne-babaya “öf” bile dememek emredilirken,[1] bu hassasiyetin sebebi sadece saygı değil, mânevî akıştır. Saygı bozulduğunda akış kesilir; rızâ çekildiğinde bereket azalır.

Bu yüzden bazen bir anne ya da baba, kendi nefsine ağır gelse bile şu cümleyi kalbinin en derininden söylemeyi seçer:

“Rabbim, ben onları bütün gönlümle affettim. Sen de onları affet.”

Bu söz, evlâdın hatasını yok saymak değildir; hatanın evlâdı yutmasına izin vermemektir. Çünkü Allah Teâlâ, kimsenin hakkını kimsede bırakmaz. Adâlet mutlaka tecellî eder; lâkin kul affettiğinde, ilâhî rahmetin kapıları daha geniş açılır.

Affetmek, aslında önce insanın kendini kurtarmasıdır. Bağışlamayan, aslında kendini zincire vurur. Anne-babanın affı da önce kendi kalbini hürriyetine kavuşturur; ardından evlâdın yolunu aydınlatır. Bu affın sesi bazen dile gelmez, bazen sadece bir duâ olarak gecenin içinde yükselir. Ama mânevî âlemde yankısı büyüktür.

Neticede evlâtlarımız, bizim kalbimizden geçenleri kelimelerle duymasalar bile, hâl diliyle hissederler. Gönül kırıklığı bir perde, rızâ ise bir kapıdır. O kapı açık kaldıkça, evlâtlar mânen daha güçlü, daha korunmuş olur. Anne-babanın vazifesi, her şeyi kontrol etmek değil; kalbini mümkün mertebe temiz, duâ ve rızâ hâlinde tutmaktır.

Belki de gerçek ebeveynlik, tam burada başlar: Kırıldığımız yerde affetmeyi, zayıfladığımız yerde Rabb’e sığınmayı ve bazen evlâdımız için kendi nefsimizden vazgeçebilmeyi seçtiğimiz anda…

 

[1] Bkz. el-İsrâ, 23.

PAYLAŞ:                

YORUMLAR

İlk yorumu yapan siz olun!

Yorum Ekle