Merhamet hissi, her insanın fıtratında vardır. Yani her insana yüklenmiş bir “paket program”dır. İnsan, “kabul et” düğmesine basıp, kendisinde yaratılıştan var olan bu “dosyayı” açarsa, merhametle donatılıyor.
Bir yağmur damlası, bir meleğin elleriyle iniyor yeryüzüne. Melek bıraksa, kurşun olup düşecek belki de o damlacık. Oysa merhametle değiyor, adının yazıldığı yere. O yüzden adı “rahmet” oluyor yağmurun…
Sonra damlacıklar el ele bir ağacın gövdesine yürüyorlar. Metrelerce yüksekteki, en uçtaki yaprağa… Güneş’e en yakın yaprak, aylarca kavrulmadan yemyeşil kalabiliyor. Yeşil, merhametin rengi oluyor.
Güneş, hep belirlenmiş mesafelerden bakıyor Dünya’ya... Belirlenenden fazla yaklaşsa, yakacak harareti… Daha fazla uzaklaşsa, donduracak hasreti... Merhameti; sıcacık ısıtıyor.
“Ana” olunca merhamet, şekil değiştiriyor mahlûkat. Vahşî bir cüssedeki sivri dişler, yavrusuna dokunduğunda, ne kesiyor ne de incitiyor. Yırtıcı bir pençe, şefkat eline dönüşüyor. Küçük bir kedicik, aslan kesiliyor yavrusunu müdafaa ederken... Gözünü kırpmadan meydan okuyor, kendinden kat kat büyük hasımlarına… Cesaret, merhametin omuzlarında yükseliyor.
Dünya yolculuğu “merhametli” bir yuvada şekillenerek başlıyor insanın... Her canlı, “bebek” olarak, en âciz, en sevimli hâliyle geliyor yeryüzüne… Merhamet, âdeta gözle görülür bir şekilde tecellî etsin diye üzerlerinde… İnsanlar birer yetişkin olarak gelebilirlerdi dünyaya. Mâdem imtihan için buradayız ve mâdem mükellefiyet akıl-bâliğ olunca başlıyor. Bebek ve çocuk aşamalarından geçmenin mânâsı ne olabilir, merhameti tanıtmaktan başka? Katılaşmamış hangi yürek, bir “küçük insan”ın mâsumiyetine ve şirinliğine kayıtsız kalabilir? Bir şair; “Çocuklar olmasaydı, hiç bu kadar eğilir miydik?” diyor. Bir çocuğa muhabbet esnasındaki rükû hâlinde ortaya çıkıyor merhamet…
Muhabbetin dahî mantosudur merhamet… Çünkü merhametsiz sevgi marazîdir, incitir sevileni… Sevgi, merhametle donanınca adı “şefkat” oluyor ve mağrur aşka bile meydan okuyor. Bencil aşk, zindana düşürüyor Yusuf’u... Baba şefkati, duâlara kanat oluyor, Yusuf, Mısır’a sultan… Şefkatin kokusu Yusuf oluyor sonra, âmâ gözlere değip ışık veriyor. Yusuf, merhametle muâmele edince kardeşlerine, sadece ülkeleri değil, gönülleri de fethediyor.
Merhamet, bütün varlık âlemini dolaşıp annelerin kalbinde taht kuruyor. Gece yarısının tatlı uykusu, bir anne için tatlı bir uyanışa dönüşüyor bir bebek ağlamasıyla… Sonra merhamet bembeyaz süt oluyor, sîneden akıyor. Kız çocukları, erkeklere nispetle daha merhametli oluyor, anne olacaklar diye...
Bebek Mûsâ, suya bırakıldığında usulca, anne yüreği titriyor önce... Sonra, Merhametlilerin En Merhametlisi’ne teslim oluyor. Mûsâ, zalimin sarayında şefkatle büyütülüyor. Teslîmiyet, merhamete yol oluyor. Çünkü insanın yüreğindeki merhamet damlacığı, “umman”ını haber veriyor.
Bir evlât pîr olsa da muhtaç oluyor merhamete… Zaten annelere meleke olmuştur, merhamet… Anneler, Yaratan tarafından tepeden tırnağa donatılmıştır merhametle ki, “insanoğlu” merhamet kucağında büyüsün. Büyüsün ve bilsin en merhametli olanı!.. Bilsin ve teslim olsun. Teslim olsun ki, insan olsun. Çünkü “merhamet kostümü”nü kuşandığı sürece insan, “insan” oluyor. Yoksa, “insanlıktan çıkmış”, “hayvandan aşağı” deniyor acıma hissini kaybedenlere… İnsanca yaşadığında insan, dünyadan ayrıldığında bile rahmetle anılıyor, “merhum” diye…
Merhamet hissi, her insanın fıtratında vardır. Yani her insana yüklenmiş bir “paket program”dır. İnsan, “kabul et” düğmesine basıp, kendisinde yaratılıştan var olan bu “dosyayı” açarsa, merhametle donatılıyor.
Merhametli olunca insan, yüreğinde sevgi ve şefkat dâhil birçok güzel his kemâle eriyor ve bütün mahlûkâta insanca yaklaşıyor.
Eğer kendisine bahşedilen “merhamet dosyası”nı kabul etmezse, bu menfî hâlin tahribâtı, önce kendi yüreğinde başlıyor. Sonra, ateş gibi yakıyor, dokunduğu her şeyi. İnsan artık yeryüzünün omuzlarında yürüyen misafir değil, kendisinden kaçılan mahlûk oluyor. Zira onun zararından sadece hemcinsleri değil, gökyüzünde uçanlar da denizde yüzenler de yerde gezenler de müştekî oluyor.
Çünkü merhametsiz yürekte, ne sevgi gerçek mânâsını bulabiliyor ne de şefkat îtibar görüyor. Bu hâle düşene, yaşarken tahammül etmek zorunda olanlar son gününde şöyle diyerek uğurluyor onu:
“Ne kendi eyledi rahat, ne halka verdi huzur,
Yıkıldı gitti cihandan, dayansın ehl-i kubûr…”

YORUMLAR
-
İlk yorumu yapan siz olun!