Dünyanın En Güzel İşi

0

Kur'ân Günlüğü - Cafer Durmuş

Dünyanın  En Güzel İşi

Sayı : 382 - Aralık 2017


Fussilet sûresinde şöyle buyruluyor: (İnsanları) Allah’a çağıran, salih ameller işleyen ve “Ben Müslümanlardanım” diyenden kimin sözü daha güzeldir? İyilikle kötülük bir olmaz, Sen (kötülüğü) en güzel bir şekilde önle. O zaman seninle arasında düşmanlık bulunan kimse, sanki candan bir dost olur. Buna (bu güzel davranışa) ancak sabredenler kavuşturulur; buna ancak (hayırdan) büyük nasibi olan kimse kavuşturulur. Eğer şeytandan gelen kötü bir düşünce seni dürtecek olursa, hemen Allah’a sığın. Çünkü O, işiten, bilendir.”1

Tefsirde belirtildiğine göre buradaki ilk âyet-i kerîmede vasıfları anlatılan zat, Resulullah (s.a.v.)’dir. Bazıları da bu âyetin müezzinler hakkında nazil olduğunu söylemişlerdir. Evet, bu âyetler Müslümanlığını ilan etmenin en zor olduğu günlerde nâzil olmuştur. Ancak insanları Allah’a çağıranlar her zaman zorluklarla karşılaşmışlardır. Bu itibarla açıklamaya çalıştığımız âyetler, Allah’ın dinine davet etmek, salih ameller işlemek ve zor zamanda Müslümanlığını ifade etmek gibi güzel hasletlere sahip olan herkesi şâmildir.2

Konumuzu teşkil eden âyetler­den şunu anlıyoruz; insanları Allah’ın dinine davet etmek, dünyanın en güzel işidir. Fakat bu, tek başına kemâle ermez, bazı şartları vardır:

Bunların birincisi, yaptığı şeyin dünyanın en iyi ve en hayırlı işi olduğuna inanmaktır. İkincisi, davetini salih amellerle beslemektir; İnsanları Allah’ın dinine çağırırken çaresizlere çare, kimsesizlere kimse olmaktır. Renk, ırk, dil ve din ayrımı yapmaksızın darda kalan herkese müşfik bir el gibi uzanmaya çalışmaktır. Üçüncüsü, kendilerini Allah’ın dinine çağırdığı insanlara Müslümanlığını açıkça beyân etmektir. “Bakın, ben Müslüman olduğum için sizin derdinizi yüreğimde hissediyorum, acınızı dindirmeye çalışıyorum.” demektir. Ancak bundan sonradır ki, bir adım öteye geçilebilir; “Derdim sadece bununla sınırlı değil. Sizin ahirette de kurtulanlardan olmanızı istiyorum.” diyerek asıl maksat ifade edilebilir. Bu kapıyı da herhalde, başta belirtilen salih ameller/iyilikler sayesinde açabiliriz.

Âyetlerde belirtildiği üzere iyilik, kötülük gibi değildir. Hatta bu iki zıt birbiriyle mukayese edilemez. “El-insânu abîdü’l-ihsân” denildiği gibi “insan iyiliğin kulu kölesidir.” Ve iyilikler, kapalı görünen nice kapıların açılmasına vesile olur. Bununla birlikte bin bir zahmet ve fedakârlıkla yapılan iyiliklerin değeri bazen bilinmez veya ihmal edilerek gereğince değerlendirilmez. Dahası iyiliğe kötülükle mukabele edildiği anlar olabilir. İşte insanları Allah’ın dinine çağıranlar, bütün bunları güzellikle savuşturmayı bilmelidir. İyiliğe iyilikle mukabele etmeyene, güzelliğin değerini bilmeyene ve hatta iyiliğe kötülükle karşılık verene bile güzellikle davranmaya devam ederek sabra tutunmalıdır. Daima işin sonunu düşünmelidir. Peygamber Efendimiz (s.a.v.)’in katlandığı zorluklarla, ardı sıra insanları Allah’ın dinine çağıranların çektiği çileleri göz önünde bulundurmalıdır. Umulur ki, mütemadiyen devam eden hasbî iyilikler, kasvetle katılaşan kalpleri yumuşatır. İyiliğin değerini bilmeyen gafillerle, Müslümanlara her zaman düşmanca bakan kindarları sadık dostlar hâline getirir. Gün olur salih ameller işleyerek Allah’ın dinine çağırma işi, dünyanın en güzel ameliyesi olarak kemâle erer, meyveye durur. Düşmanlıkları sıcak dostluklara dönüştürür. Hakikaten, insanları Allah’a çağıranlar, sözlerini buna inanarak söylemelidir. Çünkü böyle bir umudu, Yüce Mevlâ önümüze koymuştur.

Tefsirde belirtildiğine göre bütün kötülükler, kendisinin mukabili olan güzel hasletlerle önlenmelidir. Mesela gazaba karşı sabır, cahillik ve kabalığa karşı hilim ve irfân, kötülüğe karşı af ile muamele etmek en güzel hasletle onu savmak demektir. Nitekim Peygamberimiz (s.a.v.); “Senden alâkayı kesenle ilgilen; iletişim ve irtibat içinde ol. Sana haksızlık edeni affet ve sana kötülük edene iyilik et.”3 buyurmuşlardır.

Yüce Mevlâ burada şunu da hatırlatıyor; kötülüğe iyilik ve güzellikle mukabele etmeye, ancak sabredenler muvaffak olabilirler. Yahut da hayır hususunda büyük nasibi olanlar (kendilerine hazz-ı azîm bahşedilenler) bunu yapabilirler. Demek ki Allah’tan bunu da özellikle istemek lâzımdır. Herhalde bu hazz-ı azîm, kendisini dine davet işinde istihdam eden Mevlâ’ya daima şükür hâlinde bulunanlara verilir, diye düşünebiliriz.

Bir de şu var; şeytan, insanları Allah’ın dinine çağıranlara, diğerlerinden daha fazla musallat olur. Onlara vesvese vermeye çalışır yahut da karşılaştığı bir takım güçlükleri gözünde büyütecek telkinde bulunur. İşte orada şeytanın tuzaklarından hemen Allah’a sığınmak gerekiyor. Her şeyi bilen ve işiten Yüce Mevlâ’nın inayetiyle, dünyanın en güzel işine yeniden koyulmak üzere “eûzü besmele” çekmek gerekiyor.

Netice itibariyle en güzel sözü, en güzel üslupla söyleme hususunda, bütün mü’minlerin kudretince mükellef olduğunu söylemek isteriz.

Dipnotlar: 1) Fussilet sûresi, 42/33-36. 2) Bkz; Rûhu’l-Beyân Kur’ân Meâli ve Tefsiri, İsmail Hakkı Bursevî, Erkam Yayınları, c. 18, s. 96. 3) Ahmed ibn-i Hanbel, Müsned, 16999.

 

Salât u Selâm Deryâsı

Ahzâb sûresinde şöyle buyruluyor: “Allah ve melekleri, Peygamber’e çok salavât getirirler. Ey müminler! Siz de ona salevât getirin ve tam bir teslimiyetle selam verin.”1

Bu âyet-i kerîmede Yüce Allah’ın ve meleklerinin Muhammed aleyhisselâma salat u selam getirdikleri hatırlatıldıktan sonra mü’minlerin de ona salavât getirmeleri emredilmiş ve bu emir hiçbir kayıtla sınırlandırılmamıştır. Yani ne kadar çok olursa o kadar iyi... Nitekim Peygamberimiz (s.a.v.) bir hadîs-i şerîflerinde; “Kim bana bir defa salât u selâm getirirse, bu sebeple Allah Teâlâ ona on misli merhamet eder.”2 müjdesini vermektedir. Başka bir hadîs-i şerîfte ise “Kıyamet gününde insanların bana en yakın olanları, bana en çok salât u selâm getirenlerdir.”3 buyurmuştur.

Tefsirde belirtildiğine göre Allah’ın salâtı, kulu Muhammed aleyhisselâma rahmet etmek ve şanını yüceltmektir. Meleklerin salâtı, Peygamber’in şanını yüceltmek ve mü’minlerin bağışlanmalarını dilemektir. Mü’minlerin salâtı ise dua mânâsına gelir. Bilindiği üzere, Peygamber Efendimiz (s.a.v.)’den rivayet edilen çok sayıda salavat-ı şerife metni vardır. Bunlardan herhangi birini okuyarak çokça salat u selam getirmenin, Efendimiz (s.a.v.)’in muhabbetini celbedeceği muhakkaktır.

Sevenin sevdiğini her fırsatta anması ve onunla olan kalbî bağını güçlendirmesi lâzımedendir. Şu hâlde bize gereken; dillerimizi salavât-ı şerîfe ile bol bol ıslatmaktır, kıyamete kadar akacak olan salavât deryasına damla damla, nefes nefes karışmaktır.

Dipnotlar: 1) Ahzâb sûresi, 33/56. 2) Müslim, salât, 70. 3) Tirmizî, vitir, 21.

Yorum Yazın

Facebook