Dursun Aksoy ile: Manevi Yoldan İstifade için

0
Dursun Aksoy ile: Manevi Yoldan İstifade için - Y. Selman Tan
- Sayfa : 22

SAMİ EFENDİMİZİN SON NEFESİNDE BAŞUCUNDAYDIK
Y. Selman TAN: Sami Efendi Medine'ye hicret edince ne yaptınız Efendim?
Dursun AKSOY: 1979 yılında Sami Efendi Hazretleri Medine'ye hicret edince biz yetim gibi kaldık. Önce umre vizesi alarak arkasından gittim. Sonra oradaki bir hastanede çalıştığım için iki yıllık oturum aldım. Ayrıca muayenehanem vardı ve evim Sami Efendi Hazretleri ile 50 metre mesafedeydi. İhtiyaç oldukça onun sağlık durumunu takip ederdim.
İslam dünyasından gelen ulema ve suleha Sami Efendi Hazretlerini ziyaret etmek isterler, genellikle o meclislerde bulunurduk.
Son zamanlarında sohbet veya sorulara cevaplardan sonra "Başka soracağınız şeyler olur ise onları vekilim olarak Musa Topbaş Efendi'ye sorabilirsiniz" derdi. Bu meclislerin bir kısmında Ömer Kirazoğlu ağabey de vardı.
Sami Efendi Hazretleri irtihal ettikleri zaman huzurlarında bulunuyordum. Yanımda tevafuken Esad Erbilli Hazretleri'nin torunu, şehit Mehmet Ali Efendi'nin oğlu tabip general Sait Tansev de vardı. Son nefesinde başucundaydık. Vefatı Musa Efendi ve yakın çevreye haber verdim. Techiz ve tekfin işlemlerini Fazlullah Nemengâni ve Ahmet Atasayar ağabeyler yaptılar biz de su döküyorduk. Medineyi Münevvere'de Efendiyi parmaklar üzerinde Cennet ül Baki'deki makamına ulaştırıp defnettik. Mezarı da o günden bugüne hiç açılmamıştır.
Ertesi gün hatim merasiminde Suudi Arabistan Evkaf Bakanı Hasan Kutbi Bey'in de olduğu mecliste Sami Efendi Hazretleri'nin yerine Musa Efendi'nin geçtiğini ilk ilan etme şerefi bana nasip oldu elhamdülillah.
Bir müddet sonra Ömer Kirazoğlu ağabeyi ikna ederek Musa Efendi Hazretleri'nin huzuruna götürdüm ve kendilerine dedim ki; "Efendim biz Sami Efendi'nin huzuruna Ömer ağabey ile birlikte gitmiştik şimdi de sizin huzurunuza geldik ve tâbi oluyoruz."
MUSA EFENDİ HAZRETLERİ İLE...
Y. S. TAN: Musa Efendi ile yaşdaş gibisiniz. Herhalde çok beraberliğiniz olmuştur.
D. AKSOY: Musa Efendi Hazretleri ile hukukumuz çoktur. Yıllarca Sami Efendi Hazretleri'nin hizmetinde beraber bulunduk, beraber haclarımız, hizmetlerimiz, kararlarımız, yolculuklarımız oldu.
Bir gün İzmir'deyken Ömer ağabey aradı "Sami efendi Hazretleri Musa Topbaş Bey'le birlikte Ankara'ya gidecekler. Sen de Ankara'nın durumu çok iyi bilirsin, arzu edersen bu seyahatte bulunabilirsin" dedi. Arabayı Musa Efendi kullanıyor ben yanında oturuyordum, Sami Efendi Hazretleri ise arkada oturuyordu. Yol boyunca arabanın içinde Musa Efendi'nin yaptığı hizmetlere hayretler içinde kaldım. Arabanın içinde önceden hazırlanmış tabak içindeki meyveler, çaylar, hazır vaziyette peçeteler takdim ediyordu. Seyahat boyunca Sami Efendi'nin Musa Efendi'den bir istekte bulunduğunu duymadım. Sanki içten konuşuyorlardı. Musa Efendi gereken hizmeti layıkıyla yapıyor, hiç bir şeyi eksik bırakmıyordu.
Sami Efendi'nin vefatından sonra Medine'de bulunduğumuz müddet içinde Musa Efendi'nin haftada bir saç ve sakal traşlarını yapardım. Arabam olduğu için Medine'de gidilecek yerlere götürürdüm. Elhamdülillah Musa Efendi ile güzel vakitler geçirdik.
Musa Efendi Hazretleri son zamanında ayağını da ameliyatla kaybetmek suretiyle şehit olarak ahirete intikal ettiler, bu vesileyle yüksek bir makama sahip oldular. Musa Efendi'nin en büyük hizmetlerinden biri de Osman Nuri Topbaş Efendi'yi yetiştirmiş olmalarıdır.
Osman Nuri Topbaş Hazretleri zamanın ferîdidir. Bunu böyle bilesiniz. Bizim gibi görünmesine aldanmayınız makamı çok yüksektir, efendileri geçmiştir.
Y. S. TAN: Manevi alemde müşahede ettiğiniz şeylere dayanarak mı bunları söylüyorsunuz Efendim?
D. AKSOY: Evet. Bunun böyle olduğunu Cenabı Hakk'ın kalbe ilham ettiği sünuhât-ı ilâhisi olarak biliyorum. Teferruatını aktarmaya lüzum yoktur. Bazıları denizin içinde oluyor ama kıymetini bilmiyorlar.
Sami Efendi Hazretleri ile biz bir mürşit-mürit gibi değil de baba-oğul gibiydik. Kıymet vefattan sonra anlaşılıyor.
Y. S. TAN: Mürşide hakkıyla ve edep ile hizmet noktasında tavsiyeleriniz neler olur?
D. AKSOY: Onların çeşitli işaretleri olur. O noktada basiretli davranıp anlamaya çalışmak lazımdır. Sonra istenilen hizmet dikkatle ve sonuna kadar yapılmalıdır. Ertelenmemeli, ucundan tutul-mamalıdır. Yapmazsanız mesuliyeti size ait olur. Onun için evliyaullahın yanında çok uyanık olarak bulunmak lazımdır. Onların bir işaretinden, bir sözünden çok manalar çıkar.
YOLDAN İSTİFADE İÇİN
Y. S. TAN: Sizce sâlik yoldan istifade etmek için nelere dikkat etmelidir?
D. AKSOY: İlk olarak, sâlik verilen ma'nevi dersi her şeyden mukaddes tutarak yapmak gayretini gösterecektir. Ders, istenilen zamanda yapılacaktır. Sami Efendimiz seher vaktini tavsiye ediyorlardı. "Seher vakti hacet kapıları açıktır. O zaman yapılan ibadet, dua, her türlü talep Cenabı Hak tarafından kabul edilir" diye buyururlardı.
Cenabı Hak Hadis-i kutsi'de buyuruyor ki; "Kulum bana farz ibadetler yaparak yaklaşır, nafile ibadetleri de yaparsa daha çok yaklaşır, o zaman ben onu çok severim. Ben onu sevdiğim zaman onun gören gözü, işiten kulağı, tutan eli, yürüyen ayağı olurum. Benimle görür, benimle işitir, benimle tutar ve benimle yürür. Benden ne isterse onu kabul ederim" Dolayısıyla farz ve nafile ibadetleri zamanında ve şevk içinde yapmak lazımdır. Rabbimizle bağ kurmaya çalışmak lazımdır. Biz gayret gösterdikçe yolun daha açılacağı bilinmelidir. Yine Rabbimiz Hadis-i kutsi'de buyurur; "Kulum bana bir adım gelirsen ben ona yürüyerek gelirim, kulum bana yürüyerek gelirse ben ona koşarak gelirim, kulum bana koşarak gelirse ben hep onun yanındayım."
Rabbine yaklaşmak isteyen mutlaka teheccüt namazı kılmalıdır. Sünneti müekkededir. Sonra işrak, duhâ ve evvâbin namazlarını kılmaya gayret etmelidir. Camiye gidildiği zaman kerâhat vakti değil ise tahiyyetül mescit namazı kılınmalıdır. Abdest aldıktan sonra da abdest şükür namazı kılmaya gayret etmelidir. Güneş ve ay tutulmasında ve seyahate çıkarken ikişer rek'at namaz kılmak ta sünnettendir.
Namaz, imandan sonra üzerimizdeki en büyük vazifemizdir ve bizim için en önemli ibadettir. Namazın zamanında ve cemaatle kılınması lazım gelmektedir. Hadis-i şerifde "Cenabı Hakk'ın en çok sevdiği amel vaktinde kılınan namaz, sonra anne babaya hürmet ve hizmet, sonra cihattır" buyrulmaktadır.
İslam'ın yayılması için gösterilen gayretlerin hepsi cihattır. Cihat kalemle olur, hitabetle olur, güzel muamelat ile olur, örnek olma ile olur. Yani illa silah ile olması lazım değildir. Biz bal küpünden nimetlenmişsek sadece kendimizi düşünmemiz doğru olmaz. İnsanlığın da istifade etmesine çalışmalıdır.
Orucun nafilelerine gelince; Peygamber Efendimiz pazartesi ve perşembe günleri ve ayın 13, 14 ve 15. günleri oruçlu olmuştur. Recep ayında çok oruç tutarlar Şaban ayı gelince daha çok oruç tutarlarmış.
Zekatın nafilesi sadakadır, o yüzden imkan nispetinde infakta bulunmalıdır.
Gençlikte bunları yapmak hem kolay hem fazileti çoktur. Aynı zamanda kişinin hayatı için alışkanlık kesbeder. İhtiyarlıkta insanın ayarı kaçar aynı zamanda yapılan ibadetlerin ecri de gençliğe göre daha azdır.
Şu anda 86 yaşındayım ve hafızamın yarısı gitmiştir. Bu anlattıklarımı kalan yarısıyla anlatıyorum. İşte ihtiyarlık böyle bir şey. Bu duruma da şükrediyorum elhamdülillah.
LADİKLİ AHMET AĞA VE HIZIR (A. S.) IN MÜHRÜ
Y. S. TAN: Efendim farklı hadiselere şahit olmuşsunuzdur. İstifadeye medar olacak başka anlatmak istediğiniz şeyler var mı?
D. AKSOY: Sami Efendimiz manevi bir işaretle Şam'a hicret etmişlerdi. Yanında Valide hanım, kızları ve damadı vardı. Efendi ile yakınlığımı bildikleri için başta Bandırmalı Ali Öztaylan ağabey olmak üzere bir çok kişi Efendimizin Türkiye'ye geri dönmesi için ricacı olmamı istediler. O sıralarda Ömer Kirazoğlu ağabey İstanbul'a gelmişti. Durumu müzâkere ederken "Efendimizin Şam'dan dönebilmesi için Ladikli Ahmet ağa ile bir görüşme yapmak lazım" dedi.
Ömer ağabey ile birlikte Konya'nın Ladik kasabasına gittik. Bize orada dediler ki "Ahmet ağa burada yok, üstelik bugünlerde ziyaretçi de kabul etmiyor" Ömer ağabey "O bize mahsus değildir" dedi ve taksiyle evinin bulunduğu yere gittik. Taksinin kapısını bir kişi açtı, baktık Ladikli Ahmet ağaymış. "Bize geldiğinizi haber aldım İzmir Karaburun'da batan bir geminin kurtarılmasıyla ilgili bir vazifem vardı bırakıp geldim" dedi. Paçaları ıslaktı. Eve girdikten sonra meramımızı anlattık. Ladikli Ahmet ağa "Biraz durun arkadaşlarla görüşeyim size bildireyim" dedi. Bizim yanımızdan 5-6 dakika kadar ayrıldıktan sonra geri geldi. "Arkadaşlarla görüştüm Sami Efendi'nin Türkiye'ye dönmesine çok ihtiyaç var, kendisine yazın gelsin" dedi. Ömer ağabey "Biz de bunu istiyorduk fakat yazarsak bizim arzumuz olduğunu düşünürler ne yapsak?" dedi. Ladikli Ahmet ağa "Siz gerekeni yazın, altına da şu mührü basın, Sami Efendi bu mührün kime ait olduğunu bilir" dedi. Ömer ağabey mektubu yazdı ve mührü bastı. Sonra öğrendik ki o mühür Hızır aleyhisselam'ın mührüymüş.
Ömer ağabey sonrasını bana anlattı. O mühür yaklaşık bir sene kadar Ömer ağabeyin cebinde kaldıktan sonra Sami Efendi Hazretleri "Senin yanında bir mühür var onu bana verir misin" buyuruyorlar, mühür de yerini bulmuş oluyor. Bu mektuptan sonra Sami Efendi Hazretleri Şam'dan Türkiye'ye döndüler.
Ladikli Ahmet ağa vefat etmeden bir müddet önce yakınında bulunan İhsan Acar ve Mehmet Acar isimli iki şahıs kendisine müracaatta bulunuyorlar. "Siz vefat edecek olursanız biz nereye gidelim ve kimden istifade edelim efendim?" diyorlar. Ladikli Ahmet ağa "İzmir'de bulunan Dr. Dursun Aksoy Bey'e gidip müracaat edin" buyuruyorlar.
Bu iki şahıs daha sonra bize geldiler ben de kendilerine "Ahmet ağanın sizi bana göndermesi sizlere Sami Efendi Hazretleri'nin manevi dersini talim etmem içindir" dedim ve yardımcı oldum. Daha sonra Musa Efendi onların derslerini kontrol ettiği zaman ilave bazı zikirler talep edince Musa Efendi "Dursun Bey'in tarif ettiği zikre dokunmadan size şunları şunları verebilirim" diyorlar.
ALLAH'IN MAKBUL KULLARI
Y. S. TAN: Efendim Ladikli Ahmet ağa ile ilgili muhtelif menkıbeler anlatılıyor. Musa Efendi'nin kitabında da kendisine bir bölüm ayrılmıştı. Sami Efendi'nin Şam'dan dönmesi için bile kendisine ricada bulunabilecek noktada olduğuna göre Ladikli Ahmet ağa kimdir? Manevi vazifesi nedir?
D. AKSOY: Ladikli Ahmet ağa Hızır aleyhisselam'ın tabi olduğu dünyanın idaresini elinde tutan dünyanın en büyük manevi şahıslarının içinde olup onların emirlerini gerekli yerlere ulaştırırdı. O cemaatin aldığı kararları Ümmeti Muhammed'e ulaştırmaya memur bir şahıstı. Vazifesini de beraberinde götürdü.
Biri noksan olunca yerine biri gelir. Cenab-ı Hakk'ın hiç kimsenin bilemediği, sezemediği makbul kulları çoktur. Onlar O'nun hıfzı himayesindedir. O makbul kulların irşad vazifesi yoktur ama Allah'ın sevgili kuludur. İrşat vazifesi tevdi ettiği kullar zaten herkes tarafından bilinir.
"SAİD NURSÎ İHVANIMIZDIR"
Y. S. TAN: İrşat vazifesi nedir efendim?
D. AKSOY: Hocaefendilerin de irşadı olur ama hakiki irşat mürşitlerin yaptığı irşaddır. Mürşit arama ile ilgili size bir hadise anlatayım.
Mustafa Erbil isimli Ankara'da bulunan Milli Emlak'ta memur bir kardeşimiz anlattı. Ankara'da Yuva hatibi diye bilinen Mehmet Efendi isimli bir alim vardı. O zaman söylenirdi ki herhangi bir meseleyi Mehmet Efendi'ye sorarsanız size dört mezhep üzerinden fıkhî cevabını verir. Yuva hatibi yakını olan bir esnafa diyor ki "Kardeşim benim ilmim, senin işin gücün bizi kurtarmayacak. Geldiğim noktada bir hal ilmini, bir manevi eğitimi zarurî görüyorum. Said Nursi Hazretleri'ne gidelim ve intisap edelim." Afyon'un Emirdağ kasabasında gözaltında bulunan Said Nursi'ye gidip müracaat ediyorlar. Meramlarını anlattıkları zaman Said Nursi Hazretleri diyor ki; "Kardeşim ben mürşit değilim mücahidim. Nur risalelerini yazmak suretiyle gençlerin imanını kurtarmaya çalışıyorum. Sizin aradığınız mürşit Mahmut Sami Ramazanoğlu Hazretleri'dir, gidin ona intisap edin." Onlar da gidip Efendi Hazretlerine müracaat ediyorlar. Efendi Hazretleri derslerini verdikten sonra Yuva hatibi ve arkadaşına diyor ki; "Rabıtayı da size Ankara'daki Mustafa Erbil kardeşimiz tarif edecek." Ankara'ya inince, "Başladığımız işi tamamlamadan evlerimize dönmeyelim gidip Mustafa Erbil Bey'i bulalım" diyorlar.
Mustafa Erbil Yuva hatibini tanıdığı için "Hocam hoşgeldiniz" diyerek karşılıyor. Onlar da meseleyi olduğu gibi Mustafa Erbil'e aktarıyorlar. Mustafa Erbil de "Hocam siz bu kadar ilminizle kalkıp benim gibi birisinin yanına rabıtayı sormak için geldiğinize göre siz imtihanın ilk kısmını atlatmışsınız, bu iş tamamdır" diyor ve rabıtayı tarif ediyor.
İstanbul'a gidince Sami Efendimize "Efendim Yuva hatibi size hangi vasıta ile geldiklerini söylediler mi?" dedim. Söylemediklerini belirtince durumu kendisine arz ettim. Sami Efendimiz dedi ki; "Said Nursi ihvanımızdır. Üstadım Esad Erbilî Hazretleri kendisine Kadirî dersi tarif etmiştir. Ayrıca İmamı Şaranî Hazretleri'nin Tembih ül muğterrin kitabını okumasını tavsiye etmişlerdir. İkinci gelişinde kitabı okuyup okumadığını sorduklarında Said Nursi "Efendim o kitap bir demir leblebi" demişti. Onun nasibi de o kadardı."
RABITA MÜRŞİDİN KALBİNE GİRMEKTİR
Y. S. TAN: Efendim anlattıklarınız dolayısıyla söylüyorum zatıaliniz de rabıtanın çok semeresini görmüşsünüz. Rabıtanın mahiyeti nedir, nasıl yapılmalıdır?
D. AKSOY: Rabıta mensup bulunduğun şeyhin gönlüne girmenden ibarettir. Mürşidin kalbine girmenden ibarettir. Özü budur. Ne kadar muvaffak olursan rabıtan da o kadar tamam olur. Cenabı hak elhamdulillah zaman zaman bu nimete bizi kavuşturdu. Harikulade hallerini tattık hayatımızda.
Y. S. TAN: Efendim sizi çok yorduk ama çok istifade ettik. Sizdeki bu gayreti gördükçe mahcup olduk. Teşekkür ediyoruz.
D. AKSOY: Cenabı Hak hepinizden razı olsun evladım. Cenabı Hak Ümmeti Muhammed'in evlatlarını doğru yolda sabit kadem eylesin. İntisap eden kardeşlerimizin derslerine dikkat ederek yol almalarını, seyru sülûklerini tamamlamalarını nasip müyesser eylesin.
Cenabı Hak başımızda bulunan Osman Nuri Topbaş Efendi Hazretleri'ni hayırlı ve uzun ömürle muammer eylesin. Feyzini tüm dünyaya yaysın inşallah.
Sizleri çok yordum teşekkür ederim. Kardeşlerime söyleyebileceklerimi ifade ederek bu tarihi emaneti tevdi etme şerefiyle şereflendim. Bundan sonra ölsem de gam yemem. Söylemek istediklerim üzerimde bir yüktü şimdi bu yük üzerimden kalktı. Allah hepinizden razı olsun.
Sübhane Rabbike Rabbil izzeti amma yesifun ve selâmün alel mürselin velhamdülillahi Rabbil âlemin el fatiha.
Y. S. TAN: Emanetinizi tevdi edeceğiz inşallah Efendim.

Erkam Yayınevi'nin Doğuşu

Y. S. TAN: Erkam Yayınevinin kurulma safahatını sizden dinleyebilir miyiz Efendim?
D. AKSOY: Sami Efendimiz kitaplarını yazıp bitirdikçe etrafındaki sevenlerine istinsah etmeleri ve okumaları için gönderiyordu. Malum Osmanlıca kullanılmadığı için istinsah edenlerin yazıları da o kadar kuvvetli olmuyordu. Tabi olarak okuyan da çok az oluyordu.
İstanbul'a gidince Ömer ağabeye dedim ki; "Üstadımızın eserlerini yeni yazı ile bastırsak da millet istifade etse, eski yazıdan kimse faydalanamıyor." Ömer ağabey "Ben söyleyemem" dedi. Musa Bey Hazretleri o zaman belirgin hale gelmişti ona aynı teklifte bulundum, o da "Ben söyleyemem" dedi. O zaman Besmeleyi çekip Efendi Hazretleri'nin huzuruna girdim. Meramımı arz ettikten sonra "Efendim müsaade ederseniz eserlerinizi yeni harflerle bastıralım, çok istifade edilir" dedim. "Çok istifade ederler mi?" dedi."Evet ederler" dedim. "Peki öyleyse Halid bin Velid kitabını veriyorum bunu bastırın" dedi.
Cağaloğlu'nda kitapçı İhsan Babalı Bey'e hazırlık yapmak üzere Halid bin Velid kitabını verdim. Bir ay sonra İzmir'den telefonla aradım. İhsan bey "Kitabı bastırmak için kağıt lazım, matbaa masrafı lazım" dedi. Hemen masraflarını kimseye müracaat etmeden kendimden gönderdim. Halit bin Velid kitabı çıktı. Sonra Sami Efendi Hazretlerinin Medineyi Münevvere'ye hicreti mevzubahis oldu. Giderlerken bu sefer Ashâb-ı Kiram kitabını basılmak üzere bıraktılar.
Bunun üzerine Hasan Kamil Yılmaz Bey, Abdullah Sert Bey, Ali Hüsrevoğlu ve Mustafa Büyükbayram Beylerle birlikte bir toplantı yaptık. Kitabın İzmir'de basılmasına karar verdik. İzmir'de Parkevler Matbaasında Ashab-ı Kiram kitabını bastırdıktan sonra Mustafa Büyükbayram Bey'le birlikte arabanın arkasına doldurup vilayet vilayet dağıtma ve satma işlemine başladık.
Musa Efendi Hazretleri bu işe muttali olunca demiş ki; "Bu iş bir kişinin sırtında yürümez bir şirket kurulsun ve kitap basma işi o şirket üzerinden yapılsın." Bu arada Ömer Kirazoğlu ağabeyin de Birinci ve İkinci İstişareler kitaplarını bastırmıştım. Erkam Yayınevi bunun üzerine kuruldu ve ilk sermayesini koymak da fakire nasip oldu. Bu işin temeli böyle kurulmuştur. Daha sonra Altınoluk Dergisi'nin kurulmasıyla iş büyüyerek devam etmektedir çok şükür.

 

Yorum Yazın

Facebook