Dr. Muhammed Said b. Ramazan el Bûtî ile... "İslam'ın İnsan Modeli"

0
Sayı: Ocak 1988

Dr. Muhammed Said bin Molla Ramazan El-Butî (1929 M 1347 H) Ceziretübnü Amt'de [Yani Türkiye'nin güneyinde ve Irak sınırındaki Cizre kasabasında) doğdu. L933 yıllarında, M. Said Ramazan henüz 4 yaşındayken ailesi hicret edip Şam 'a yerleşti. Babası Molla Ramazan da tanınmış bir ilim adamı olup, Şam uleması arasında üstün bir mevkiye ve saygı duyulan bir hüviyete sahiptir... Çünkü ilimde olduğu gibi manada da o çevrede Turuk-ı Aliyyeden birinin mürşididir. Rüknüddin Semtinde, kendi adıyla anılan mescid civarında oturur.

Üstad Said Ramazan ilk ve orta tahsilini Şam'da tamamladı. Fakat ilmî ve manevi gelişmesindeki en büyük pay babası Molla Ramazan 'a aittir. Daha sonra da o gün için Suriye ve Şam 'da bulunan büyük ulemadan feyz aldı. Özellikle, Şeyh Hasan Hebenneke'den aldığı feyizle dînî ilimlerim bütünlemiş oldu.

Lise tahsilini Şam 'da bitiren M. Said Ramazan,yük-sek öğrenim için Mısır'a Ezber Üniversitesi'ne gitti. 1955 tarihinde buradan mezun olarak Suriye'ye döndü ve Humus Hinde bir müddet öğretmenlik yaptı. Daha sonra, Şam Üniversitesi Şeriat Fakültesine asistan oldu. Fakülte onu doktora için Ezher'e gönderdi. Ezber Üniversitesi Şeriat Fakültesinde doktorasını tamamlayarak doktor oldu. 1955'te tamamladığı doktorasına ilaveten de 1966 yılında "Eğitim sertifikasına hak kazandı. Şam'a dönünce Yrd. Profesörlük göreviyle şer'i ilimler okutmaya başladı. Bir müddet sonra, Fıkıh Kürsüsü Başkanı ve Dekan ilmi işler Yardımcılığına atandı. Şeriat Fakültesi Dekanı oldu. Bu vazifesi 1980'lere kadar devam etti. Şu anda Kürsü başkanlığı vazifesini sürdürmektedir.

M. Said Ramazan bütün bu vazifelerini yürütürken bir yandan da ülkede intişar eden çeşitli gazete ve özellikle ilmî dergilerde ilmî, fikrî ve edebi yazılar neşretmekteydi. Yine, çeşitli seviyede halka ve gençliğe hitaben konferanslar vererek, camilerde geniş çaplı sohbetler düzenleyerek halkı irşad edip, kültür ve inanç yönünden genç müslümanlan eğitiyordu. Dersleri Sohbet ve konferansları da umumiyetle, yazdığı ilmî eserlere istinad ediyordu. Yani "Fıkh'us-Sîyre" ile itikadi konulan ele alan "Kübra'I-Yakiniyat" kitaplarındaki konuları izah ve yorumlayarak müslüman halkın din ve dünya ufkunu aydınlatmaya uğraşıyordu.

Öte yandan da tabiî, ilmî, fikrî ve edebî olmak üzere yem eserler vermeğe balen devam etmektedir...

Eserlerinde ele aldığı başlıca konular. Fıkıh, Usul-i Fıkıh, Akide, Felsefe. Sosyoloji ve Edebiyattır. Yirmi beşten fazla eseri mevcuttur. Bu konuşmayı kendisiyle Mekke'de gerçekleştirdik.


F. Emin: Rasûlullah (s.a.)'ın bizlere örnek ve önder olmak gönderildiği bir gerçek. Şüphesiz ki Allah Rasûlü bütün hayatıyla bize örnek olmuştur. Sizce Allah Rasûlünün hayatında en önemli özellik nedir?

El-Bûtî: Bismillarrahmanirrahim. Rasûlullah (s.a)'ın hayatında en önemli özellik bence Rasûl oluşudur.

Tebliğ ile yükümlü bulunduğu risaleti onun en önemli ayrıcalığıdır. Onu insanları irşad ve yönlendirme ile yükümlü diğer ıslahatçılar ile asla bir tutamayız. Diğer bütün ıslahatçılar kendi düşünce ve fikirlerinde canlandırdıkları toplum yapışma göre bir insan modelinin oluşması için uğraşmışlardır. Fakat Rasûlullah (s.a.)'ın oluşturduğu insan modelinin şekli vahy ile belirlenmiştir. Bu vahyin tümünü ve "örnek insan modeli"ni onun risaletinde bulmaktayız. O, bütün getirdikleri ile üstünlüğünü ifade eder. O, vahyin ayrıcalığına sahiptir. O, tek kelime ile Rasûl'dür ve benzeri yoktur. Bütün ümmet içinde onda eşsiz örnekler vardır.

F.Emin: Rasûlullah (s.a.) in Allah'ın dinini tebliğ yolunda vahiy çerçevesinde bütün yolları denediğini, İslam'ı geniş kitlelere anlatabilme uğrunda çeşitli farklı tebliğ metodları ile çalıştığını görmekteyiz. Bizler bugün İslam'ı tebliğde ne tür bir yol takip etmekle yükümlüyüz.

EI-Butî: Şüphesiz ki Rasûlullah (s.a.) bizler için tek örnektir. Allah Teala da bizlere, onun çizdiği çizgide yürümemizi emretmiştir. Bundan dolayı Rasûlullah (s.a.)'in hayatında gördüğümüz İslam davetini geniş kitlelere duyurucu ve kabul ettirici çalışmaları uygulamamız gerekiyor.

Fakat nasıl? Rasûlullah (s.a.)'ın davetinde bir özellik görmekteyiz. O da davetin, içinde bulunulan şartlara uygun oluşudur. Yani Mekke'de İslam davasının tebliğinde ayrı bir metod uygulandığını, Medine'ye hicretinde Mekke'deki genellikle barışçı bir yol olarak görüp kabul edeceğimiz davet çalışmasına yeni bir takım özelliklerin ilave edildiğini görmekteyiz. Medine'de müdafaa olan çizgi, çeşitli ihtiyaçların karşılanması ile hücumu da göze aldı gerektiğinde. Bu durum gösteriyor ki, Rasûlullah (s.a.) bütün meşru yollardan istifade etmiştir. Fakat dikkat edin, hepsini bir anda ve birden değil, zamanın gereğine göre ve en son yapabileceğini yaparak. Eğer bizler bugün Rasûlullah (s.a.) in yolunu takip etmeyi diliyorsak Rasûlullah (s.a.)ın yaptığı gibi zamanımızda bizler için yapabileceğimizi ortaya koymamız, yapılması gerekenleri yapabilmek içinde yeni ortamlar oluşturmaya çalışmamız gerekir. Yoksa hedefe ulaşmak zordur. Bizim bugünkü hayatta içinde bulunduğumuz şartlar, Rasûlullah (s.a.)'in ashab-ı kiramın Mekke dönemindeki hayat şartlama benzemektedir. Etrafımızda gördüğümüz çoğu insanlar İslam'ın gerçek manasında cahilidirler. Toplumumuz hayat şartları bakımından Mekke döneminin özelliklerini taşımaktadır.

Ama bu toplumun içinde bulunduğu şartlara cahiliyye demiyorum. Çünkü Allah Teala'ya hamd olsun, Allah'ın dinini hakkı ile bilenler, var halen. Bütün bunları bu şekilde kabul edersek, bizlere İslam'ın anlatımında Allah Rasûlü'nün Mekke'de takip ettiği çizgiyi takip düşmekte. İnsanları müjdeleyerek, güzel örnek ve ahlak ile yeniden İslam'a çağırmalıyız. Ta ki İslam yeniden insanların kalbinde gerçek anlamını bulsun, iyi kötüye galip gelsin işte o vakit önümüzde istifade etmemiz gerekecek yeni yollar belirecektir. Rasûlullah (s.a.)'ın davetini tebliğinde olduğu gibi.

F. Emin: Burada bir açıklama getirmenizi isteyeceğiz. Bizler kendimizi Mekke toplumunun şartları içinde görür isek, yalnızca Mekke'de inen hükümler ile mi yükümlü oluruz Medine'deki şartlar ve gerekler bizler için geçerli değil mi?

El-Bûtî: Ben davet şartlarını inceleme açısından bu ayrıcalığı getirdim. Yoksa hüküm açısından dinin tamam olduğunu beyan eden ayetlerin varlığına iman eden her mümin, bütün kanunların kıyamete kadar hükümlerinin geçerliliğine inanmakla yükümlüdür. Fakat biz bu hükümlere insanları nasıl davet edeceğiz? İşte bu noktada Rasûlullah (s.a.) in çizgisinde gördüğümüz gibi tedrici bir çağrı olmalı çağrımız. Bunun manası, asla, "Medine'de inen hükümler bizi bağlamaz" değildir. Allah'ın dinine inanmak bütün kural ve hükümleri kabul ile mümkündür. Hükümlere imanda Mekke dönemi ve Medine dönemi şeklinde bir ayırımın imkanı yoktur. Allah Rasûlü buyuruyor:

"Size iki esas bırakıyorum. Allahın kitabı ve Rasûlünün sünneti. Eğer bu iki esasa sıkı sarılırsanız asla dalalete düşmezsiniz" Burada bütün hükümlere itaat ve kabul gereği vardır. Bizim Mekke döneminden kastettiğimiz "İnsanların akılları gereğince" hitaptır bir tedrici uygulamadır.

F. Emin: Rasulullah (s.a.)ın hayatının bizim için iyi tanınmasının gereği nedir sizce?

EI-Butı: Allah Teala Kur'an-ı Keriminde bizler için "en güzel örneğin" Rasûlullah (s.a.) olduğunu, açıkça beyan etmektedir. Ayrıca Rasûlullah (s.a.)'a itaat edenlerin Allah'a itaat etmiş olacağına hükmetmektedir. Bizler bu hayatın tamamını bilmeliyiz ki tatbik edelim yaşantımızda. Hiç bir örnek ve önder olmaksızın hayatımızı istenen düzeye eriştirenleyiz. Bu örnek Rasûldür ve biz bu hayatı yakından, iyi bir şekilde tanımalıyız, İslam'ın bize getirdiği ahlakî, ruhî hakikatlerin örneği Rasûlullah (s.a.) dır. İslam, nazarî olarak Kur'an ve hadislerin okunması ile öğrenilebilir. Fakat bunun pratik öğrenimi ancak Rasûlullah (s.a.)'ın hayatını yakından bilebilmemiz ile mümkündür. Hayatının her anını, arkadaşları, dostları, ailesi, düşmanları her şeyi ile bilmemiz gerekir. Rasûlullah (s.a.) İslam'ı nasıl kabul ediyor ye uyguluyordu? İşte örnek budur. İslamın getirdiği...

F. Emin: Rasulullah (s.a.) in vefatı ardından sahabe ve tabiin arasında bazı ihtilafların doğduğunu görüyoruz. Günümüzde de birçok ihtilaf ile içice olan hayatımızda bazı kişiler bunu tabii olarak karşılamakta ve insan tabiatının gereği olan ihtilaftan kaçınılamayacağını belirtmektedirler. Bu konudaki görüşünüz nedir?

EI-Bûtî: Evvela içtihadî farklılıkların ihtilaf olarak vasıflandırılamayacağını bilmemiz gerek. Sahabe arasında Rasûlullah (s.a.)'in vefatından sonra rastladığımız bir takım değişik içtihadî düşünceler hiçbir zaman ihtilaf olarak tanımlanamaz. Bu ihtilafları fıkhî ihtilaflar olarak görmekteyiz, itikadî hiçbir farklılık yoktur. Fakat ihtilaftan kastedilen, insanların nefislerinin hükmettiği ortamlar ise bu bir ihtilaftır. Bugün müminler arasında görülen birbirine karşı hased çekememezlik gibi şeyler ve enaniyete dayalı ferdî ve içtimai olayları İslamın özünde göremeyiz. İhtilaflara bakın, fıkhı olarak tartışılabilecek konularda herkesin kalbinin mutmain olduğu imamının ve mezhebinin görüşüne göre amel etmelidir. Eğer bizler münakaşa ortamını, tartıştığımız kimseleri yok etme düşüncesi ile karıştırırsak, birbirimizi kafir ve mülhidlere karşı kullanmadığımız metodlarla yıkmaya çalışırsak buna ne tenkid denir, ne tartışma, buna fitne denir.

Nefislerin çarpışması cahiliye dönemi esaslarına dönüş demektir. Sahabe, tabiin ve tebe-i tabiin bizlere doğruyu bulma uğrunda verdikleri güzel ve zarif gayretler ile örnek olmuşlardır.

F. Emin: İnsanın bugün geldiği noktayı nasıl değerlendiriyorsunuz?

El-Bûtî: İnsan kavramını Kur'an'da bulmaktayız. Cenab-ı Allah'ın yüce kıldığı insanın bugünkü hali gerçekten insan için utanç vericidir. İnsanın değeri bu değildir. İnsanın icra ile yükümlü olduğu görev de bu değil. İnsan bugün cehalet döneminde benzerini bulabileceğimiz bir hayatı sürmekte. Bu hayata istediğiniz ismi verebilirsiniz, fakat medeniyet diyemezsiniz. Çünkü insanlar eğer birbirlerini öldürmekten zevk alır hale gelmişlerse, bir yanda israf ve aşırı yiyip içmekten binlerce insan çeşitli hastalık ve ölüm ile karşı karşıya kalabiliyor ve öte yandan saniyelere göre açlıktan ölenlerin istatistikleri düzenleniyorsa bu insanlıktan ve bu medeniyetten neler beklenmelidir? İnsanları nasıl topluca öldürebileceğini planlayan bir hayatın pay sahipleri insanlık vasıflarını kaybetmiş medeniyetsizlik örnekleridir:

F. Emin: İslam insana nasıl yaklaşıyor?

EI-Bûtt: Bu konuyu "Kur'anda İnsanlık Medeniyeti" isimli eserimde uzun uzadıya ele aldım. İnsana gerçek anlamı ile değer veren yalnızca İslam'dır. İslam eşitlik, adalet ve hürriyet dinidir. Yeryüzünü parsellemiş müstekbirlerden insanlığın kurtuluşu ancak İslam'ın anlaşılması, yaşanması ve yaşatılması ile mümkündür.

Bizler ne kadar Kur'an ve Sünnete yakın olabilirsek o kadar medeni bir yapıya kavuşuruz. Bizler kendi aramızda Kur'anî ifade ile "merhametli" olmalıyız. Yersiz ve zamansız, sert bir yapı, bizim yapımıza uygun değildir. Çünkü bizler mü'minleriz. Bizler Mutlak Yaratıcının insanlar arasında insanları ıslah etme gayesi ile gönderdiği bir zümre olmaya talibiz. Katı kaba ve kötü zan sahibi olamayız. Münasebetlerimizde Kur'anî çizgiden taviz verir, sünnetten uzaklaşırsak medeni olamayız. Ve ne yazıktır ki yapı olarak zaman zaman bugünün müminleri bu yanlışa düşmektedirler.

F. Emin: Kurtuluş yolu nedir sizce?

EI-Bûtî: Rasûlullah (s.a.s.) bir hadisi şeriflerinde belirttikleri gibi "Kitabullaha ve sünnet-i Rasûlullaha ittiba" ve ittiba ettiklerimizi yaşantımıza yansıtmak. İşte kurtuluşumuzun reçetesi.

F. Emin: Türkiye'yi de yakından tanınmaktasınız. Türk okuyucusuna bir mesajınız elbette vardır.

El-Bûtî: Çok çok okumalarını, Kur'an ve sünneti iyice anlamaya çalışmalarını, Kur'an ve Sünnet ile gelen hükümlere kesinkes ittiba etmelerini, Müslümanları sevmelerini, aralarındaki sevgi bağlarını güçlendirmelerini, birbirlerinin ardından hayır dua ve niyazda bulunmalarını tavsiye ederim. İnanınız ve içinizde bu gücü hissediniz. Din Allah'ın dinidir. O'nun koruması altındadır. Bizler için o dine hizmet etmek en büyük şeref ve kazanç olacaktır.

Teşekkür Ederiz

Yorum Yazın

Arşiv

TÜM YILLARI GÖR

Facebook