Muhammedü'l-Emîn'i Anlamak İçin...

0
Sayı: Temmuz 1989

Bir kitapla konuşmak, sohbet etmek, ona sorular sormak, cevaplar almak, tezlerini tartışmak, eleştirmek, notlar düşmek, bazı cümlelerinin altını çizmek, bazılarının yanına soru işaretleri koymak... Bazılarını çerçeveletip duvara asma kararına ulaşmak... Kitap okumak, bu demek... Kitapla, bir süre hemhal olmak yani...

İşte size bir kitap... Kendisiyle tebliğ konusunda sohbet edeceğiniz bir fikir ürünü... İslam'ın Doğuş ve İlk Yayılışının Psiko-Sosyal Açıdan Tahlili. Dr. Ali Murat Daryal'ın kaleminden çıkmış... İddialı. Kendisini "ilk kelimesinden son kelimesine kadar yeni olmak için yazılmış", "yorumlarıyla, tespitleriyle, değerlendirmeleriyle, hatta üslubu ve tertibiyle kendine ait " bir kitap olarak tanımlıyor. Gerçekten de kitap, bir çok orijinal değerlendirmeyi ihtiva ediyor. Adından da anlaşıldığı gibi, İslam'ın doğuş ve ilk yayılış dönemlerine ait farklı kişi ve toplum kesitlerinin psiko-sosyal tahlilini yapıyor. Öyleyse bu kitap, bize, yaşadığımız çağ için de önemli ipuçları verebilir. İslamın kendi değer yargılarıyla oluşmayan bir sosyo-kültürel ortamda müslümanlar, belki de İslam'ın Mekke dönemi ile benzerlikler bulup, tebliğ çizgilerini ona göre,belirleyebilirler. Bedir'den, Uhud'dan, Hendek'ten, Hudeybiye'den ve Mekke Fethi'nden, kendi mücadele çizgileri için bir ruh muhtevası çıkarabilirler.

NEDEN MUHAMMEDÜ'L-EMİN?

Öyleyse, sohbetimize, Mekke döneminden değerlendirmelerle başlayabiliriz. Mesela, Hazreti Peygamber(s.a.)'in henüz vahyin başlamasından önce, Mekke'nin müşrik toplumunca Muhammedü1-emin olarak tanınmasının anlamı nedir, sorusu zihninizi meşgul etmiyor mu? Acaba nasıl bakıyor ona kitap?

- Hazreti Muhammed'i (s.a.) "Emin" olarak göstermeleri, bu insanların o güne kadar bütün yapıp ettiklerine, hareketlerine, davranışlarına ve paylaştıkları değerlerine karşı şuuraltında şüpheler, kuşkular, tereddütler beslediklerini göstermesi bakımından önemlidir, (s. 23)

Bu insanlar, zahirde, bütün yapıp ettiklerine ve değerlerine nihaî doğrular olarak baksalar da, hakikatte bunların doğruluğundan şuur-altında şüpheler taşıyorlardı. Bunların doğruluğuna kani değildiler. Bu durumda, bu insanlar yanlışı bulmuşlardı.

Bu insanların yanlışı tanımaları 'doğruyu bildikleri' görüşünü haklı kılar. Bu insanlarda, en azından nüve halinde doğruluk fikri bulunmalıydı. Gerçekten böyle olmalıydı. Yoksa, Hz. Muhammed'de (s.a.) hareket ve davranışlar bütünü olarak somutlaşan bu 'fikir' bu insanlar tarafından hemen kabul görmezdi, tasvip bulmazdı, tebcil edilmezdi. Onu bu kadar beğenmezlerdi, bu derece onu 'İdeal İnsan' olarak görmezler ve göstermezlerdi. (s. 24)

- Peki, Hazreti Peygamber (s.a.) mevcut cemiyetten hangi tavırlarıyla ayrılıyordu ve bu tavırlarına rağmen cemiyet tarafından "Emin" şeklinde tavsif ediliyordu.

-Hazreti Muhammed'in (s.a.) gözler önüne serdiği bu davranış kalıpları 'hayat, insan, hürriyet, hak, adalet, eşitlik, doğruluk, emek' gibi (insanın dünya görüşünü dokuyan temel) kavramlara yeni boyutlar getirmiş, buna benzer diğer bazı kavramların da daha başka türlü anlaşılabileceği, hatta anlaşılması gerektiği hususunda zihinlere yeni düşünceler ilham etmiştir. (Demek ki) bu insanlar, kendi hareket ve davranışlarını kabul etmeyen, değerlerini paylaşmayan, aksine cemiyete yeni değerler teklif eden bir insanı "emin" sıfatı ile tavsif etmişlerdir.

Halbuki bu insanların, bu vasfı, bütün ömrü boyunca kendilerini en iyi temsil etmiş, kendi değerlerini en iyi yaşatan birine yakıştırmaları gerekirdi. Kaldı ki, Hz. Muhammed'in (s.a.) arkasında, kendisine "Emin" sıfatı verdirecek hiçbir otorite de yoktu. (s. 20, 21)

ŞUUR-ALTI HAZIRLIĞI

- Demek ki bir insan veya toplum, kendisi bir takım yanlışlıklar içinde bulunsa bile, şuur altında, müsbet'i bir nüve halinde besliyor, kendi davranış tarzına karşı da, yine şuur altında şüpheler barındırıyor.

Bu yüzden, kendi değer yargılarıyla çatışsa bile, insanlığın nihai doğrularını tebcil edip, idealize edebiliyor. Bu, gerçekten önemli bir tespit. Özellikle, bu tespiti, bugüne yansıyan boyutlarıyla da değerlendirmek, sanırız, önemli ölçülere ulaştırır müslümanları... Size şunu sorsak:

Acaba müşrik Arapların, şuur altındaki bu eğilim, Hazreti Peygamber (s.a.)'in tebliğini nasıl etkiledi?

Hz. Muhammed'in (s.a.) bu hareket ve davranışlarını, İslam'ın resmen vahye istinad etmeyen ilk tebliğleri olarak kabul edebiliriz. (s. 19) Hz. Muhammed'in (s.a.) gösterdiği bu davranışlar manzumesinin fiillerde olmasa da, zihinlerde ne kadar müessir olduğu tahmin edilebilir.

- Burada galiba şuur-altından söz etmek istiyorsunuz. Hazreti Peygamber'in davranışları, toplumun şuur-altını dokudu ve İslam'a hazır hale getirdi, diyebilir miyiz? İslam tebliği bu hazırlığı nasıl değerlendirdi?

- (Bu gerçekten çok önemlidir.) İslam Medeniyetinin ilk vahyinden itibaren takip ettiği yol, benimsediği usul, hep bu insanların yapıp ettiklerine, geliştirdikleri değerlerine karşı şuur-altında mevcut kuşku ve tereddütlerin şuur seviyesinde idrakine yardımcı olmak gayesini taşır.

İslam Medeniyeti'nin benimsediği bu yolla varmak istediği nokta, bu insanların hareket ve davranışlarına ve değerlerine karşı şuur-altında mevcut şüphe ve tereddütleri besleyen 'hakikat fikri'nin şuurlaşmasına yardım etmektir. Toplumun kendilerine verdiği eski, yanlış şartlanmalardan, putlara tapma gibi, kurtulmalarına imkan tanımaktır, (s. 24) (İslam'ı ilk planda kabul eden Hz. Hatice, Hz. Ebûbekir, Hz. Zeyd, Hz. Ali gibi) insanların bu yeni imanı, bir intikal devresine ihtiyaç duymaksızın hemen kabul etmeleri, Hz. Muhammed'in (s.a.) (inziva öncesi ve bilhassa inziva hayatından cemiyete döndükçe) inkar edilemeyecek yardımlarıyla ancak mümkün olmuştur. Yoksa, bu insanların içerisinde yaşadıkları cemiyetin kendilerine verdiği şartlanmaların dışına çıkmaları ve o güne kadarki bütün değerlerini bir anda reddetmeleri imkansız olurdu. ( 47) Hatta Hz. Muhammed'i (s.a.) öldürmek için yola çıkan Hazreti Ömer'in, birdenbire müslüman oluvermesi de vahyin tebliğinden sonraki bu şuuraltı hazırlığı ile ilgili olmalıdır.

İSLAM DIŞI BİR ORTAMDA RUHÎ KIVAMI KORUMAK İÇİN

Düşünceleriniz, İslam dışı bir toplumun bile şuur-altında müsbet hakikatler taşıdığı, bunun yanında, insanın temel kanuniyetleri açısından yanlış olanın potansiyel bilgisine sahip olduğu tezini getiriyor ve müslümanın, bu şuur altı unsurlarını, davranışlarıyla beslemesi ve şuurlaşmasına imkan hazırlaması gerektiğini vurguluyor. Bu, gerçekten önemli bir tesbit. Özellikle, günümüzde, İslam dışı sosyal şartlar içinde inançlarını yaşamak zorunda olan müslümanlar için. Bütün İslam dışı şartlara rağmen, mü'minin şahsî hayatındaki müsbet davranışları boşa gitmiyor, toplumun şuur-altını İslam'a hazırlıyor.

Burada bir problem var. İslam dışı sosyal şartlar içerisinde yaşayan müslüman, kendisini bu sosyal şartların etkisinden nasıl koruyacak ? Ruhi bütünlüğünü nasıl bir noktada tutabilecek? Burada acaba Hazreti Peygamber'in Hira Mağarasındaki inziva günlerinden bir ışık bulabilir miyiz?

- Hz. Muhammed'in (s.a.) inziva kararını, kuracağı medeniyeti daha iyi tanımak için, anlamak mecburiyetindeyiz. İnziva kararı gerçekten ciddi, her türlü değer atfedilecek bir vakıadır. Hazreti Peygamber Hira'da fikrî ve ruhî bir vetire içinde yeni merhalelere ulaşmıştır.

- Bir tür manevî gıdalanma olmalı bu.

Ve sonra cemiyete yeniden dönüyor. Bu geri dönüşü, cemiyetten kopmamak ve cemiyetteki gerçekleri takip etmek.. daha önemlisi, burada eriştiği fikrî ve ruhi vetireyi cemiyete taşımak amacıyla yorumlayabiliriz. (s. 33)

Demek ki, cemiyete hakim bir ruh yapısına sahip olmak önemli. Cemiyet içinde erimek değil, ona yeni değerler sunabilmek... Hira inzivası, bu değerlerle buluşma mekanı gibi ele alınabilir belki ilk zamanlarda... Bugün de müslümanlar, böyle bir ruhi yapıya ulaşabilmek için, Allah'ın rahmetinin üzerlerinde toplandığı mü'min cemaatlere bağlılığı bir sığınak olarak değerlendirebilirler, diye düşünebilir miyiz?

SAVAŞLAR VE TEBLİĞ

Bir de sizinle, Hz. Peygamber'in savaşları üzerinde konuşmak isterdik. Hazreti Peygamber bir tebliğci. Yani insanların İslam'a kazanılması amacında. Ama bu dönemde savaşlar da var. İslam'ın tebliği ve insanlara sunuluşunda, savaş bir müdahale aracı mı olmuştur? İnsanların kafasına vura vura İslam 'ı benimsetmek mi söz konusudur?

- Bu çok önemli bir konu. Ve Hz. Peygamberin savaşları, sırf tebliğ açısından yeniden değerlendirilmeli. Burada orijinal bir tesbiti ortaya koymalıyım. O da şu: Hazreti Peygamber'in bütün savaşları vahiy niteliği taşıyan ve belli bir kader planı içinde cereyan eden savaşlardır.

- Evet, gerçekten orijinal. Bunu biraz açabilir misiniz?

Bedir, Uhud, Hendek, Hudeybiye anlaşması, Mekke Fethi, bütün bu savaşlar ve barışlar "ilahî takdir" içinde cereyan etmiş, vahye müstenid olaylardır.

- Bedir'deki Zafer, Uhud'daki mağlubiyet?...

- Evet aynen öyle. Bedir'de zafer kazanan İslam Medeniyeti, Uhud'da, vahye müsteniden yenildi. Gurur payını Mekkelilere verdi. Değilse Allah yardım eder ve mü'minleri zafere iletirdi. Aynı durumu Hendek'te görüyoruz. Allah'ın yardımı mü'minlere 20 gün sonra geliyor. Neden yirmi gün sonra? Neden bu yirmi günlük süre içinde Mekkelilerle müslümanlar karşı karşıya birbirlerine bakışıp duruyorlar? Uhud mağlûbiyetini büyük bir mucize olarak, tüyler ürperten bir ihtişam içinde görmek gerekir, (s. 78, 79)

-İslam Medeniyeti'nin ana hedefi, o müşrik toplumun İslam'ı kabule hazır hale getirilmesidir. Onun için Bedir'de ezilişleri, Uhud'da gururlarının iade edilişi, Hendek'te yüzyüze bakar bir ruh haline sevkedilmeleri, Hudeybiye'de eşit şartlara alıştırılmaları ve Mekke Fethi'nde kansız bir teslim oluşa ve ondan sonra imana yönelişleri... Hepsi ilahî bir planın parçalarıdır.

Bir mütefekkir "kazanılmış bir münakaşa kaybedilmiş bir dost demektir" diyor. İslam bu hususa, harplerde ve Hudeybiye sulhunda tekrar tekrar dikkat ediyor. Bu bir taviz değildir. Ancak insanlara, saplantılarından kurtulmaları için bir yardımdır. İnsanlara anlayış göstermektir. Tebliğ eden her bir müslüman karşısındakinin haysiyetine son derece önem vermelidir. Haysiyeti rencide olmuş bir kimse, kazanılsa bile, ondan İslam'a hiçbir fayda gelmeyecektir.

Medine devrinde vuku bulan harpler, Mekke devrinde nazil olan ayetlerin bir yorumu mahiyetindedir:

Allah'ı bırakıp, kendilerine fayda ve zarar vermeyen putlara taparlar."(Furkan, 55). Bu meâlde daha başka ayetler de vardır. Biz bu ayetlere zihnimizde ayrı ayrı bir yer verebilirsek, Medine devrindeki harplerle bağlantılarını hemen bulabiliriz. Müşrikler Bedir'de putlarını temsilen en büyük put Hübel'i getirmişler, fakat onun bir faydası olmamıştı. Buna mukabil Uhud'da putları yoktur ve galip gelmişlerdir. Öyleyse bu iki harpten sonra mesele, ilahlar seviyesinden şahıslar seviyesine inmiştir müşriklerin zihninde...

ŞAHSİYET İÇİNDE MÜ'MİNLEŞME

İslam'ı anlamak isteyen herkes, onun harpler safhasını teferruatına varıncaya kadar takip etmelidir. Bu harpleri bir bütün olarak görmeli ve tetkik etmelidir. Fakat değerlendirmelerine Uhud Harbi ile başlamalıdır. (s. 93)

- Uhud, ilerde İslam'ı kabul edecek insanların aşağılık duygusundan kurtulmalarının zeminini mi hazırladı demek istiyorsunuz?

Evet, İslam, ilerde mensupları arasına girecek bu kimselerin dış tesirler olmaksızın, hür iradeleriyle, şahsiyetleri yıkılmamış olarak, tam ve sağlam bir şahsiyet yapısıyla kendini tercih etmelerini istiyordu. Bunun için onlara mühlet veriyordu. Düşünmeleri ve kendilerini tanımaları için imkan tanıyordu, (s. 97) Üst üste takip edeceği harplerde alacağı galibiyetlerle onları mağlubiyet psikozuna çekip çaresiz bir teslimiyet içinde, temsil ettiği imanı bunlara kabul ettirebilecekken bunu yapmıyordu. Zira onunla diğer medeniyetler arasındaki fark buradaydı. (s. 96) Galibiyet ve mağlubiyet gibi sonuçlar İslam'ın varmak istediği hedefin çok dışındadır onun için. Zira, İslam galip gelirken gayesi başka, mağlûp olurken gayesi daha başka olamazdı.

- Bizim için oldukça faydalı bir sohbet oldu. Dileriz bu sohbetimiz, getirdiğiniz orijinal düşüncelere ilgiyi uyandırır ve çağın yepyeni tebliğ şuuruyla donanmış gönüllüler beklediği bir zamanda mü'minleri nefsi hesaplardan arınmış birer davet eri haline getirir. Teşekkür ediyoruz.

Yorum Yazın

Arşiv

TÜM YILLARI GÖR

Facebook