Ayın Notları

0
Sayı: Ağustos 1997

ANASOL Nereye Kadar?

Ana Misyon İHL'lere İnfaz Uygulamak mı?

Geçtiğimiz ay Anasol hükümeti kuruldu. Ancak herkesin Refahyol'un gitmesiyle bir günde ulaşmayı hedeflediği uzlaşma sağlanabilmiş değil. Bunalım belki perde arkasında artarak devam ediyor.

Bilindiği gibi Refahyol'un yıkılması ve Anasol'un kurulması çok tartışmalı bir zeminde gelişmişti. Cumhurbaşkanı'nın tavrı, askerlerin çıkışları, medya ve kendi tabirleriyle "silâhsız kuvvetler" olan sendika ve sivil örgütlerin girişimleri, eski hükümetin yıkılmasında ve yeni hükümetin kurulmasında epeyce etkili olmuştu. Onların beklediği yeni hükümet kurulunca ortaya koydukları bunalım tablosu hemen sona erecek ve hepsinin aslında farklı olan istekleri yerine getirilecekti. Bunların olup olmayacağını zaman gösterecek. Ancak bunalımı giderme önceliği maalesef gerçekleşmedi. Çünkü hükümetin kuruluşu başlıbaşına bunalıma zemin hazırlayan bir yapıda gerçekleşti. ANAP, DSP ve DTP gibi kendilerine göre farklı misyonlar taşıyan üç parti hükümeti oluşturuyor. Diğer tarafta hükümete girmeyerek sorumluluk almayan, fakat koalisyonun çok parçalı yapısı nedeniyle bütün isteklerini yaptırma hevesinde olan Deniz Baykal'ın CHP'si dışardan destek veriyor. Bütün bunlara rağmen bugüne kadar görülmemiş bir milletvekili trasferiyle ancak güvenoyu alabilen bir hükümet var şimdi. Hükemetin kuruluşu böyle olduğu gibi bakanlıkların dağılımı da çok ilginç oldu. Dışişleri, Maliye, Milli Eğitim, Çalışma ve Sosyal Güvenlik ile Kültür bakanlıkları gibi önemli bakanlıklar DSP'nin oldu. Ayrıca Ecevit'in ısrarıyla Diyanet İşleri Başkanlığı da DSP'li devlet bakanına bağlandı. Milli Savunma Bakanlığı'na ise "askerlerin isteğiyle" DTP'den İsmet Sezgin atandı. Sanayi Bakanlığına ise Refahyol'u yıkmak için DYP içinde çalışmalar yapan bağımsız milletvekili Yalım Erez getirildi. Hükümetin bu yapısı "Anap'ı, Sol'u iktidara taşıyan parti" suçlamalarını hakedecek bir tablo ortaya koyuyor.

Diğer taraftan hükümetin program olarak ortaya koyduğu metin, bunalımı gidermekten uzak hatta bunalımı derinleştirici uygulamalar öngörmekte. Hükümetin öncelikleri arasında bürokraside Refahyol'un izlerini silmek, ekonomide ve devlet politikasında başlatılmış olan bütün çalışmaları ortadan kaldırmak ve zorunlu eğitimin 8 yıla çıkarılması geliyor. İmam Hatip Liselerinin orta kısımlarının kapatılmasını öngören zorunlu eğitimin 8 yıla çıkarılması hükümet uygulamalarının başında yer alıyor. Hükümetin şuanki ilk gündem maddesi 8 yılın bir an önce hayata geçirilmesi. Bu konuda DSP'nin tutumu belli. 8 yıllık zorunlu eğitime Anap içinden karşı çıkanlar var. Anap içindeki tartışmaların şiddetlenmesi fazla sürpriz olmamalı. Ancak CHP, hükümete desteğini tamamen 8 yıllık zorunlu eğitime bağladığı için Anasol'un devam etmesi bir yerde buna bağlı. Bakanlar kurulu kendi içinde 8 yıllık zorunlu eğitimde anlaşamadı, ancak bu konuda liderlerin kendi aralarında anlaşacakları belirtildi. Buna rağmen İmam Hatip tartışması bunlarla da bitmeyecek gibi görünüyor.

Hükümetin ilk icraatı memurlara yapılan yüzde 35 zamla başladı. Hükümeti destekleyen sendikalar bu zammı az bulmalarına rağmen fazla ses çıkarmadılar. Anasol'u ısrarla destekleyenler devlet hizmet ve ürünlerine gelen oldukça yüksek şok zamlarla adeta şok oldular. Petrol ürünlerine yüzde 32, sekere yüzde 35, telefon ücretlerine yüzde 50'li, tüpe yüzde 17, köprü ücretlerine yüzde 150 zam yapıldı. Böylece memura yapılan yüzde 35'lik zam daha zamlı maaşlar eline ulaşmadan erimiş oldu. Bu arada Anasol'a şartsız destek veren iş dünyası, hükümetin AB ile ilişkilerde takındığı son tavırdan pek memnun değiller.İş çevrelerinde belirli bir tedirginlik gözleniyor. Yunanistan ile ilişkilerden de rahatsız olanlar mutlaka vardır. Ecevit kanalıyla Irak'la oluşturulmaya çalışılan yumuşama havası herhalde bu hükümete bel bağlayan bazı kesimlerde dudak bükmeyle karşılanıyordur. Herhalde bu hükümetin yaptıklarını Refahyol yapsaydı yerden yere vurulurdu.

Değişik faktörler sebebiyle umut haline getirilen Anasol hükümeti aslında dışarda da iyi bir imaj kazanabilmiş değil. Bunun farklı sebepleri var. Bir kere içeride estirilen havanın aksine Yılmaz ve Ecevit liderliğindeki hükümetin beklenen hükümet olmadığını herkes biliyor. İkincisi Refahyol'un istifası ve Anasol'un kurulması sürecindeki askerin rolü ve Demirel'in tavrı dış dünyada gözden kaçmadı. Batı da açık açık "generallerin arka kapı darbesi" yaptığından bahsediyor. Herkes bu hükümetin kuruluş sürecinde yaşadığı olumsuzlukların zaman içerisinde icraatlarına da yansımasını bekliyor. Hükümetin çok parçalı ve farklı misyondaki yapısı nedeniyle kısır bir sürece girilmesi beklenebilir. Herhalde bunun ilk imtihan yeri de İmam Hatip liselerinin orta kısımlarının kapatılıp kapatılmaması tartışmalarında yaşanacak.


CEZAYİR

Cunta Abbas Medenî'yi Serbest Bıraktı

Askeri cunta tarafından kapatılmış bulunan İslâmî Selâmet Cephesi'nin (FIS) tarihi lideri Abbas Medenî, 12 yıl hapse mahkum edildiği günün üzerinden beş yıl geçtikten sonra geçen ay serbest bırakıldı. FIS'ın üç numaralı lideri AbdülkadirHasani'nin özgürlüğüne kavuşmasından bir hafta sonra Medenî'nin de zindan hayatına son verilmesi, sürgündeki parti kadrosu tarafından, ülkedeki krizin çözümüne katkıda bulunabilecek bir hareket olarak nitelendi.

Mayıs ayındaki parlamento seçimlerinden sonra kurulan hükümetin ülkede tansiyonu düşürmek için FIS liderlerini serbest bırakmaya başlaması, hükümetin "ılımlı islâmî hareketlerle yakınlaşma girişimi" olarak görülüyor.

Cezayir'deki islâmî hareketin önde gelen simalarından biri olan Abbas Medenî, Cezayir'in bağımsızlık mücadelesinde yer aldı. Daha genç yaşından itibaren milliyetçi hareketlere katılan Medenî, 1 Kasım 1954'te Cezayir radyo binasına karşı düzenlenen bir suikast girişimi üzerine tutuklanarak bağımsızlık savaşı sırasında yedi yılını hapishanede geçirdi. Cezayir'in Fransız boyunduruğundan kurtulmasının ardından İngiltere'de pedagoji doktorasını yaptı ve ardından da Cezayir'deki Sosyal Bilimler Enstitüsü'ne girdi.

Abbas Medenî, 1988 Ekim'inin kanlı başkaldırı hareketlerinden bir yıl sonra 1989'da resmen parti hüviyetine bürünecek olan İslâmî Selâmet Cephesi (FIS)'ni kurduğunu ilân etti. 1990 Haziran'ında yerel seçimleri kazanarak partisini zafere götürdü. 1991 Mayıs ve Haziran'ında erken seçimlerin yapılmasını talep ederek halka "sonuna kadar genel greve gidilmesi" çağrısında bulunması üzerine Cezayir Ordusu sıkıyönetime başvurdu ve Medenî de dahil olmak üzere FIS'ın önde gelen liderleri tutuklandı.

 



AB Yolunda Kıbrıs Kartı

Avrupa Birliği Komisyonu'nun Gündem 2000 raporu Kıbrıs Rum Yönetimi ile tam üyelik müzakerelerine başlama önerisini getirince Kıbrıs konusunda bir anda sıcak gelişmeler yaşandı. Türkiye Kıbrıs Barış Harekâtı'nın 23.yıl dönümünde KKTC ile bir deklarasyon imzaladı. Deklarasyonda KKTC ile Türkiye arasında ortak bir savunma doktrini oluşturulacağı, KKTC'nin bağımsız bir devlet olarak varlığını sürdürmesine rağmen, dış ilişkilerde Türkiye'nin devreye gireceği ilân edildi. Başbakan Yardımcısı Ecevit AB Komisyonu'nun Kıbrıs ile tek taraflı olarak görüşmelere başlayıp Türkiye'yi dışarıda tutma kararına ne Türkiye'nin ne de KKTC'nin razı olacağını ifade ederek müzakerelerin başlaması durumunda Türkiye'nin KKTC ile bütünleşmeye gideceğini söyledi.

KKTC ile Türkiye arasında imzalanan deklarasyonla ekonomik ve mali bütünleşme, güvenlik, savunma ve dış politikada ortaklık esasında kısmi bütünleşme hedefleniyor. Buna göre KKTC'ye yapılacak bir saldırı aynen Türkiye'ye yapılmış bir saldırı telakki edilecek. İki ülkenin serbest bölgeleri bütünleştirilecek, KKTC'nin su ihtiyacı karşılanacak ve AB ile Güney Kıbrıs Rum Yönetimi arasında gerçekleştirilecek tüm İş Birliği ve uyum anlaşmaları Türkiye ile KKTC arasında da gerçekleştirilecek.

Rapora Türkiye'nin sert tepkisi Temmuz başında ABD ve BM'in çabalarıyla üç yıl aradan sonra yeniden başlayan Türk-Rum görüşmelerini bitirme noktasına geltirdi. New York'un 160 km. uzağında bir şatoda buluşan iki kesimin liderleri Denktaş ve Klerides, burada kendilerine BM tarafından sunulan bir belge üzerinde anlaşamamalarına rağmen 11 Ağustos'ta Cenevre'de buluşmak üzere ayrılmışlardı.

Kıbrıs: Zor Seçim

Son gelişmeler Kıbrıs konusunda yıllardır süregelen tartışmaları bir kez daha alevlendirdi. Tartışmalar ABD ve Avrupa eksenli olmak üzere iki tarafta cereyan ediyor.

ABD ekseninde yer alan "Uzlaşmacılar" Temmuz başında New York'ta ABD ve BM'nin gayretleri ile başlayan Türk-Rum görüşmelerinin kesintiye uğramasından rahatsızlar. Bundan en çok Rum kesiminin faydalanacağını düşünüyorlar. Çünkü BM'nin öngördüğü iki kesime eşit siyasi hak formülü, Kıbrıs'ın muhtemel bir AB üyeliğinde Türkler'in AB'de temsil hakkı, dolayısıyla veto hakkı anlamına geliyor. Bu ise AB, Yunanistan ve Rum Yönetimi'nin işine gelmiyor. Rumlar bu yüzden KKTC ile görüşmelere pek sıcak yaklaşmıyorlar. Türkiye'nin Kıbrıs konusundaki ani çıkışları ve bütünleşme çabaları da işlerine geliyor. Çözümsüzlüğe mahkum bir Kıbrıs meselesi Kıbrıs Rum Kesimi'nin AB'ye tam üyelik sürecine yarıyor. "Uzlaşmacılar" tüm bunlar göz önüne alındığında yeni hükümetin "yangına körükle gider" tavrını eleştiriyor ve BM'nin çözüm sürecine katkıda bulunacak çabalara girişmesini isitiyorlar.

Hükümet kanadının da içinde yer aldığı "Şahinler" ise 23 senedir Kıbrıs'ta verilen tavizlerin çözümsüzlükten başka bir şey üretmediğini, Rumlar'la diyaloğun sonuç vermediğini savunarak KKTC ile Türkiye'nin bütünleşmesini savunuyorlar. Bu kesim Avrupa ile bütünleşmeyi istiyor ama bu amaç uğruna Kıbrıs'ın feda edilmesine karşı çıkıyor. Başbakan Yardımcısı Ecevit'in başını çektiği bu grup hükümet kanadında etkin olduğundan KKTC ile bütünleşme yolunda imzalanan deklarasyonla büyük bir adım attı.

Yıllardır anlaşma masalarında elimize ne geçtiği düşünüldüğünde Kıbrıs meselesinin diyalog ve müzakere yolu ile çözüme bağlanacağı pek akla yakın gelmiyor. 23 sene evvel Türk askeri Kıbrıs'a çıkmamış olsaydı bugün Kıbrıs'ta yaşayan Türk halkının güvenliğinden ve Türkiye'nin haklarının hangilerinden bahsedebilecektik? Maalesef gücün hakim olduğu dış politikada görüşmeler ve müzakereler sadece güçlülere yarıyor. Bu açıdan bakıldığında "Şahinler" yangına körükle gitmekle suçlansalar da gerçekçi davranıyor gözüküyorlar. AB raporuna ve Rum Kesimi'nin oyalama yaklaşımına karşın bütünleşme yolunda atılan adımlar Kıbrıs davasına gönül vermiş herkesi sevindiriyor. Bununla beraber Kıbrıs Barış Harekâtı sırasında ABD'nin uyguladığı ambargo bütünleşmenin Türkiye'yi dünya arenasında yalnız bırakabileceği ihtimalini akla getiriyor. Ağır aksak yürüyen ekonomisiyle Türkiye, bir de Kıbrıs'ı yüklenerek nereye kadar gidebilir? Bu noktada ister istemez tutarlı bir dış politika ihtiyacı gündeme geliyor. Kıbrıs'ta verilen/verilecek mücadele tüm ekonomiyi felç edecek bir yalnız çırpınışı mı olacak, yoksa, kendine güvenen, çok yönlü, kendini Batı'ya zihnen ve fiilen mahkum etmemiş, tabii müttefik İslâm ülkelerini yeniden kazanmaya çalışan, Türkî Cumhuriyetlerine duygusal değil gerçekçi yaklaşabilen, D-8'i geliştirerek devam ettiren, tarihi iyi okumuş yeni bir dış politika ile yeniden bir ayağa kalkışın işareti mi olacak? Bekleyecek ve göreceğiz.

Ürdün İhvanı Seçimleri Boykot Ediyor

Ürdün'deki Müslüman Kardeşler cemaati önümüzdeki kasım ayında yapılması planlanan parlamento seçimlerini boykot etme kararı aldı. Cemaat, boykot kararının gerekçeleriyle ilgili olarak hazırladığı raporunda 1989'da demokratikleşme alanında verilen ümitlerin bugün köreldiğine dikkat çekmekte.

Raporda 1989'da başlatılan değişim sürecinde ülkede demokratikleşme ve siyasi alanda fırsat eşitliğinin sağlanması yolunda tedrici bir takım gelişmelerin sağlanacağı vaadinde bulunulduğuna, ancak islâmî hareketin toplumun bütün tabakalarının teveccühünü kazanması üzerine 1993'ten itibaren yeniden geriye gidişin başladığına işaret edilmekte. Raporda ayrıca, 1993'te çıkarılan ve "bir kişinin ancak bir kişiye oy verebileceği" şartını getiren seçim kanununun uygulanmaya konmasındaki hedefin islâmî hareketi kuşatmaya almak ve bu hareketin parlamentoda etkin bir güç haline gelmesini önlemek olduğu dile getirilmekte. Söz konusu kanunun önce geçici olarak uygulamaya konduğu ancak yönetimin politikası doğrultusunda sonuçlar verdiğinin tecrübe edilmesi üzerine sürekli bir kanun haline getirildiği dile getirilerek bugün demokratik hakların kısıtlanması çalışmalarının devam ettiğine dikkat çekilmekte.


33 Yıllık Kara Sevda: AB

Avrupa Birliği (AB) Komisyonu'nun genişleme konusunda hazırladığı 1500 sayfalık "Gündem 2000" adlı raporu Türkiye'nin 33 yıldan beri süren AB sevdasında bir kez daha hayal kırıklığına yol açtı. Raporda Kıbrıs dahil altı ülke ile görüşmelere başlanması ve aday 10 Doğu Avrupa ülkesini tam üyeliğe hazırlamak için "üyelik öncesi strateji" adında bir mekanizma kurulması kararlaştırılırken, Türkiye'ye her iki grupta da yer verilmedi. Türkiye'nin aday ülkelerle, AB ile ortaklık anlaşması bulunan ülkelerin biraraya toplanacağı Avrupa Konferansı'na alınması önerildi.

Aralık ayında Lüksemburg'da toplanacak AB Bakanlar Konseyi'ne sunulacak ve nihai karara bağlanacak olan raporda Türkiye'nin, ekonomisinin gücünü kanıtladığı kaydedilirken siyasi bakımdan AB standartlarının çok altında olduğu vurgulanıyor. İşkenceler, yargısız infazlar, insan hakları ihlallerinden bahsedilen raporda Türkiye'nin bir asker devleti olduğu ve Milli Güvenlik Konseyi'nin Avrupa'nın demokrasi anlayışı ile bağdaşmadığı ifade ediliyor.

Tepkiler

Rapor ülkemizde farklı şekillerde değerlendirildi. Bir yorumda, raporla Türkiye'nin Avrupa'nın bekleme salonuna dahi alınmadığı vurgulanırken, bir diğer yorumda raporun Ankara ile "çağdaşlık" arasındaki büyük farkı tespit ettiğini ve "70 yıldır bize çağdaşlık diye yutturulan Ankara despotizminin" bir kez daha Batı'nın kapısında iflas ettiği ifade edildi.

Rapora Dışişleri'nden de farklı tepkiler geldi. Türkiye'nin üye ülkeler içerisinde zikredilmemesine, Dışişleri, raporun fazla büyütülmemesi gerektiği ve AB'ye tam üyelik için tüm çalışmaların sürdürüleceği şeklinde bir tepki verirken, AB'nin Kıbrıs Rum Kesimi ile tam üyelik müzakereleri başlaması önerisine sert tepki gösterdi. Kıbrıs Barış Harekâtı'nın 23.yıl dönümünde KKTC'e giden Başbakan Yardımcısı Bülent Ecevit AB ile Kıbrıs arasında görüşmeler başlarsa Türkiye ile KKTC'nin birleşmeye gideceğini açıkladı. Ecevit bununla da kalmadı ve Türkiye'nin AB ile imzaladığı Gümrük Birliği anlaşmasının gözden geçirileceğini söyledi. Dışişleri Bakanı İsmail Cem de Gümrük Birliği yoluna çıkılırken tam üyeliğin hedef alındığını ifade ederek AB'nin Türkiye'ye yönelik taahhütlerini yerine getirmediğini söyledi.

Neden Almıyorlar?

AB'nin Türkiye'yi üyeliğe kabul etmemesinin sebebleri arasında en önemlisi insan hakları ve kürt sorunu. Bir diğer önemli sebep de % 80 enflasyona sahip bir Türk ekonomisinin ortalama % 3-5 enflasyona sahip AB ekonomisine uyum sağlayamayacağı şeklinde. Yunanistan'ın varlığı da Türkiye'nin üyeliği konusunda önemli bir engel. Birliğe tam üye olan her ülkenin görüşülen kararları veto hakkı bulunuyor. Atina da Türkiye'nin üyeliği konusunda veto hakkını sonuna kadar kullanacağını her fırsatta göstermiş durumda.

Aslında tüm bu sebeblerin ardında nüfusu her geçen gün artan, dinamik, müslüman bir Türkiye ile başa çıkamama korkusu yatıyor. Birlik ekonomik bir teşekkül olmaktan ziyade siyasi ve kültürel bir teşekkül olma yolunda ilerlediğinden yüzyıllarca İslâm'ın bayraktarlığını yapmış bir ülkeyi içine almakta zorlanıyor. Her ne kadar içimizden birileri "Türkiye Avrupa'nın ayrılmaz bir parçasıdır" şeklinde teminatlar verse de, hatta zaman zaman bütün iyi niyetlerine rağmen Batı'nın neden böyle davrandığını anlamakta zorlansalar da, Batı tarihe bakıyor. AB'nin dinamosu Almanya Türk işçilerinden edindiği tecrübeyi AB'de de yaşayacağından korkuyor. Zikredilmeyen bir diğer sebep de Türkiye'nin üyeliğinin kabul edilmesi durumunda AB'nin sınırlarının dünyanın en istikrarsız bölgesi Ortadoğuya dayanması. AB Batılı değerlere sadık bir tampon bölgeyi kaybetmek istemiyor.


ORTA ASYA

Rusya'nın Yeni Oyunu: Tacikistan'da Barış

Tacikistan'da İslâmî muhalefet ile Moskova destekli iktidar arasında beş yıldır süren iç savaş nihayet sona erdirildi. Rusya'nın arabuluculuğuyla gerçekleşen ve Tacikistan Devlet Başkanı İmamali Rahmanov ile muhalefet lideri Said Abdullah Nuri tarafından imzalanan barış anlaşması, parlamento seçimlerinin 1998 sonuna kadar gerçekleştirilmesi ve muhalefet güçlerinin ya düzenli orduya katılması ya da silâhsızlandırılması ve karşılıklı olarak esir değişiminin yapılması gibi şartları öngörüyor.

Afganistan'daki Taliban güçlerinin ilerlemesinin Tacikistan üzerinden Orta Asya'yı da etkileyebileceğinden kaygı duyan Rusya ve Orta Asya ülkeleri, bu ülkede barışın bir an önce sağlanması konusuna daha çok önem vermeye başlamışlardı.

Rusya'nın, SSCB'nin dağılmasının ardından başlayan ve 50 bin kişinin ölümüne yol açan iç savaşın taraflarına zeytin dalı uzatması, Fransa'nın önde gelen gazetelerinden Le Monde tarafından, Moskova'nın bölgede geliştirdiği yeni stratejinin bir parçası olarak değerlendirildi. Gazeteye göre Moskova destekli Duşanbe yönetimiyle İslâmî muhalefeti barıştıran bu anlaşma, ülkedeki düzeni sağlamakla kalmayacak, aynı zamanda Afganistan'da bozguna uğradıktan sonra tekrar güç kazanmak isteyen Rusya'nın bölgedeki konumunu düzeltmesine de yarayacak.

Gazeteye göre, Rusya şimdiye kadar üç engelle karşılaşmıştı; İslâm, demokrasi ve Tacik milliyetçiliği. Ancak bu barış anlaşması sayesinde Moskova, artık istediği gibi at koşturabileceğine inanıyor. Yine de Rusya'nın bölgede kafasına estiği gibi davranmasının kolay olmadığını yazan gazete, çünkü Kremlin'in karşısında, ABD'yle iyi ilişkiler içinde olan ve NATO'nun genişlemesini destekleyen İslâm Kerimov liderliğindeki Özbekistan olduğunu belirtiyor. Rusya'nın, Tacikistan'da Özbek karşıtı bir söylem tutturmaya çalıştığı ileri sürülmekte. Gazete, Özbek General Raşid Dostum'un kaçması ve yerine Ruslara daha yakın bir kişi olarak gösterdiği Abdül Malik'in gelmesini de Rusya'nın bölgede geliştirdiği yeni politikanın bir parçası şeklinde değerlendirmekte...

Yorum Yazın

Arşiv

TÜM YILLARI GÖR

Facebook