Ayın Notları

0
Sayı: Ağustos 1998

"İslam ve Laiklik" Sempozyumunun Ardından...

İslam'a Reform, Laiklik'e Dokunulmazlık

Laiklik, Türkiye'nin en netâmeli konularının başında gelir, dense yeridir. Bu sadece 28 Şubat süreci sonucunda bu kavrama yüklenen kıyıcı ve sindirici anlamdan kaynaklanmıyor. Kuşkusuz militan laikçi bazı kesimlerin bu kavramı istismarı tek başına yetiyor da artıyor bile; ama laikliğin netâmeli olmasının sebebi sadece bu değil. Bir diğer sebep de, bu kavramdan ne anlaşıldığı hususunda bir mutabakata varılmamış olması. Ne yazık ki ülkemizde herkesin kendine özgü bir laiklik tanımı bulunuyor. Daha kötüsü, siyaset bilimciler arasında bile ortak bir laiklik tanımı bulunmuyor. Böyle olunca da laiklik tartışmaları tam bir kısır döngü halini alıyor. Ya da herkesin sadece kendi sesini duyurmaya çalıştığı bir sağırlar diyaloğu çıkıyor ortaya.

Geçenlerde düzenlenen "İslâm ve Laikilik" konulu toplantı da laiklik konusunun bu boyutunu gözler önüne serdi. Gazeteciler ve Yazarlar Vakfı'nın öncülüğünde, Demokraside Birlik Vakfı ve TÜRKSAV'ın katkılarıyla düzenlenen "İslâm ve Laiklik Sempozyumu" 50 kadar ilim adamı, gazeteci, yazar ve sanatçının katılımıyla 16-19 Temmuz tarihleri arasında Abant'ta gerçekleştirildi.

Sempozyumda, din-devlet, din-dünya ilişkileri, İslâm'da hakimiyet, dünyada ve Türkiye'de laiklik konularının ele alındığı üç ayrı çalışma grubu oluşturuldu. Laiklik konusunda ortak bir tanımın yapılamadığı sempozyumun son gününde yoğun tartışmalar yaşandı. Katılımcılarının niteliği, zamanlaması, varılan ve varılamayan sonuçlarıyla epey tartışılacak bir muhtevaya sahip sempozyum, bazı katılımcıların protesto ettikleri ve imzalarını çektikleri 10 maddelik bir bildirinin yayınlanmasıyla sona erdi.

Bildiri Maddeleri

Bildiride, sempozyuma katılanların "Türkiye'nin bir grup aydını" nitelemesiyle uzlaşmaya vardıkları noktalar 10 maddede açıklandı. Vahyin, akla hitap ettiğinin ve onun tarafından anlaşılıp yorumlanmasını istediğinin belirtildiği birinci maddede akıl ile vahiy arasında bir zıtlık bulunmadığı vurgulandı. Ayrıca, vahyin anlaşılması ve yorumlanması hususunda her inanmış insana sorumluluk düştüğü belirtilerek "hiçbir ferdin veya zümrenin dinin anlaşılması ve yorumlanması hususunda ilâhî bir yetkiye sahip olduğu iddiasında bulunamayacağı" ifade edildi. Vahiy-hayat ilişkisinin ele alındığı ikinci maddede ise günümüz müslümanlarının İslâm dünyasının gündelik problemlerini çözüme kavuşturma yetkisine sahip oldukları belirtildi. Kimi kesimlerin bu maddeleri "dinde reform" olarak nitelemesi ilginç bulunurken, dinin anlaşılması ve yorumlanması hususunda sistemin müdahelelerinin niçin bu maddeler bağlamında değerlendirilmediği ise cevapsız kaldı.

'Hakimiyet' kavramı üzerine değerlendirmelerin yer aldığı bir diğer madde de, Allah'ın külli bir hakimiyeti olduğu, ?Hakimiyet milletindir' ifadesinin ise ?Hakimiyet bir ferdin, sınıfın, zümrenin tabii veya ilâhî hakkı değildir' anlamına geldiği, dolayısıyla siyasi manada ?milli irade'yi esas almak ve onun üstünde bir güç tanımamak demek olduğu kaydedildi.

Devletin kutsal olmadığının, her türlü ideolojiye, inanç ve felsefi görüşe eşit mesafede bulunması gerektiğinin ve totaliter, otoriter, sert, dayatmacı bir resmi ideolojisinin olamayacağının altının çizildiği bildiride İslam'ın demokratik hukuk devletinin evrensel ve temel değer ve ilkeleri dışında, siyasi rejimin ayrıntılarının düzenlenmesini topluma bıraktığı görüşü savunuldu. Devletin, hukuk devleti çerçevesi içerisinde, dini inanışlar ve felsefi kanaatlar konusunda tarafsız bir konumda olması gerektiğinin belirtildiği bildiride laikliğin esas itibarıyla bir devlet tutumu olduğu ve laik devletin dini tanımlamayacağı ve bir din siyaseti de gütmeyeceği ifade edildi.

Bazı katılımcıların, üstü kapalı bir türban propagandası iddiasıyla bildiriden imzalarını çekmelerine yol açan bir diğer maddede ise "Laiklik, din karşıtlığı değildir ve insanların yaşam tarzlarına müdahale edilmemesi biçiminde anlaşılmalıdır. Laiklik bireyin özgürlük alanını genişletmeli, özellikle kadına karşı ayrımcılık şeklinde sonuç doğurmamalı, onu kamu alanındaki haklarından mahrum etmemelidir" denildi.

İnsanların dini ve felsefi inanç ve kanaatleri ile inançlarına göre yaşama haklarını kullanmalarının; açık ve yasallığını hukukun üstünlüğü ilkesinden alan bir kamu düzeni kuralı olmadıkça kimsenin cezalandırılmasına, kamu görevinden uzaklaştırılmasına, eğitim ve diğer kamu hizmetlerinden yoksun bırakılmasına sebep ve gerekçe kılınamayacağının kaydedildiği bildirinin son kısmında toplumdaki farklılıkların, sorunları aşmada bir engel olmadığı üzerinde duruldu.

Bu toplantı da, diğerleri gibi, 28 Şubat süreci olarak adlandırılan dönemde din, devlet, laiklik, vb. konuların tartışılmaya devam ettiğinin bir göstergesi. Bu konuların yoğun olarak tartışmaya başlanması, bir yazarın ifadesi ile "28 Şubat'ın yararı" olarak mı değerlendirilmeli? Kuşkusuz, bu konuları tartışmak; açık-seçik sonuçlara ulaşmak, tarafların birbirilerini tanımaları, kutuplaşmalara son vermeleri açılarından faydalı gözüküyor. Ama bir noktaya dikkat: Tartışmalara katılan tarafların tümü aynı halis niyetleri mi paylaşıyorlar? Bir şey daha: Varılan sonuçları bırakınız hayata geçirmek, açık yüreklilikle ve eğip bükmeden kamuoyu önünde ifade edebilmek ne derece mümkün? Son bir senedir yaşadığımız süreç bunun pek de mümkün olmadığını gösterdi bize. Aslında Abant' taki bu sempozyum bu yönüyle değerlendirildiğinde, sadece bildiride yer alan maddeleri ile değil, bildiriye giremeyen ve açıklanmasına cüret dahi edilemeyen konularıyla beraber konuşulacak. En azından, laikliğin bir tabu olduğunun anlaşıldığı, bu yüzden de ortak bir laiklik tanımına varılamadığı bir "Laiklik" toplantısında dinde reform niteliğinde sonuçlara ulaşmanın anlamı çok tartışılacak.



Askeri Mahkemeden Düşünceye 14 Ay

Türk Silahlı Kuvvetlerinde mezhepçi bir kadrolaşmanın darbe hazırlığı içerisinde olduğu yönünde bir yazısından dolayı Genel Kurmay Askeri Mahkemesinde yargılanan Akit Gazetesi Yazarı Yaşar Kaplan ve Sorumlu Yazı İşleri Müdürü Murat Balıbey 14 er ay hapis cezasına çarptırıldılar. Askeri Mahkemenin öngördüğü 14 ay hapis cezası para cezasına çevrilemiyor ve ertelenemiyor.

Kaplan için verilen cezanın gerekçesi şu şekilde belirtildi: "Yazılarında astlık-üstlük münasebetlerini zedelemeye, amir ve komutanlara karşı güven hissini yok etmeye matuf olarak alenen tahkir ve tezyif edici fiil ve harekette bulunmak suçunu işlediği sabit görüldüğünden eylemine uyan As. C.K.nun 95/4. maddesi gereğince..."

Mahkeme süreci boyunca çeşitli usulsüzlükler yaşandı. Askeri Mahkemenin bir kişi hakkında soruşturma başlatabilmesi için Askeri Ceza Kanunun 9. Maddesinin 6. fıkrasına göre Milli Savunma Bakanlığından izin olması gerekiyor. Ancak Askeri Mahkeme Yaşar Kaplan hakkında verdiği gıyabi tutuklama kararından 9 gün sonra Milli Savunma Bakanlığından izin istedi. Yani hukuki usuller hiçe sayılarak Yaşar Kaplan tutuklandı ve yargılama süreci içinde serbest bırakıldı.

Milli Savunma Bakanlığının mahkemeye gönderdiği yazı da bir başka hukuk fiyaskosuydu. Bakanlık soruşturma iznini 95/6 dan vereceğine 96. maddenin 6. fıkrasından verdi. Oysa Askeri Ceza Kanununda 96. maddenin 6. fıkrası diye bir fıkra yok.

Kaplan ve Balıbey'in avukatları kararı Askeri Yargıtay'a götüreceklerini ve Yargıtayın söz konusu usulsüzleri dikkate alacaklarını tahmin ettikerini açıkladılar.



Seçim Manevraları

Yılmaz-Baykal mutabakatı ile alevlenen seçim tartışmaları bir türlü durulmak bilmiyor. Siyasi tıkanıklığı aşmak için ortaya atılan seçim önerileri, iktidarın gerçek sahipleri tarafından ciddi bulunmadığından olsa gerek, bir türlü hayata geçirilemiyor. Bu arada partilerin seçim endeksli manevraları da gündemi işgal etmeye devam ediyor. Memur maaşlarına ikinci yarı yılda yapılacak zamlar konusunda koalisyon partileri arasında çıkan kriz ve kısmi af tartışmaları muhtemel bir seçime yönelik, mevzi kazanma faaliyetleri olarak dikkat çekiyor.

Kasım'da Seçim

Başbakan Yardımcısı Ecevit'in Yılmaz ile Baykal arasındaki seçim mutabakatının ülkeye en az yarım yıl kaybettireceği iddiasıyla ortaya attığı "Kasım'da seçim" teklifi iş ve siyaset dünyasında çeşitli tepkilere yol açtı. Başbakan Yılmaz "Seçime meclis karar verir" derken, muhalefet partileri, başta FP ve DYP olmak üzere Kasım'da seçim teklifine sıcak yaklaştı. Hükümet ortağı DTP ile dışarıdan destekçi CHP ise öneriye karşı çıktı. Hükümetin ekonomi kanadı, seçimin yürürlükteki programlar açısından imkansız olduğu yorumunu getirirken, Yüksek Seçim Kurulu Başkanı tarafından yapılan açıklamada, kaynak sağlanması durumunda Kasım'da seçimin mümkün olduğu belirtildi.

Af Tartışmaları

DSP'nin Kasım'da seçim isteği, Genel Başkan Yardımcısı Rahşan Ecevit'in grup toplantısında af çıkarılması önerisinde bulunması ile değişik bir boyut kazandı. 1974 yılında çıkarılan affı, yine kendilerinin teklif ettiğini ve bunun topluma büyük bir ferahlık getirdiğini öne süren Ecevit, Cumhuriyet'in 75. yıldönümünde yeni bir af kanunu çıkarılmasının uygun olacağını söyledi. Affın, terör eylemleri, bölücü eylemler ve inanç sömürüsü konularını kapsamayacağını, ancak Anayasa'nın "Temel Hak ve Hürriyetlerin Kötüye Kullanılamaması" başlığını taşıyan 14'üncü maddesi kapsamına girmeyen düşünce suçlarını da içine alacağını belirten Rahşan Ecevit'in bu açıklaması ile kamuoyunda af konusunda büyük bir tartışma başladı. Affın düşünce suçları dahil tüm mahkumları kapsaması, yüz kızartıcı suçlardan hüküm giymiş olanların af kapsamına alınmaması gibi bir çok farklı görüşün dillendirildiği af tartışmaları hukukçular tarafından da farklı şekillerde değerlendirildi. Kimi hukukçular affın bir çözüm olmadığını savunurken, kimi hukukçular da ülkemizde toplumsal yapının suçu teşvik ettiğini iddia ederek affa destek verdiler.

Aftan, cezaevlerinde bulunan 60 bin 223 kişiden terör suçlusu 9 bin kişi hariç, yaklaşık 50 bin kişinin faydalanacak olması, ayrıca affın, süren 2 milyondan fazla davanın toplam 2,5 milyon sanığını ilgilendirmesi siyasi kulislerde seçim yatırımı olarak değerlendirilirken, partiler de öneriye farklı tepkilerde bulundular. CHP ve DYP af önerisine destek verirken koalisyonun diğer ortakları ANAP ve DTP öneriye sıcak bakmadılar. FP ise öneriyi, erken seçime yönelik mesaj olarak değerlendirerek, affa, hükümet uzlaşmasıyla TBMM gündemine getirilmesi halinde destek olacaklarını açıkladı. Bu arada af önerisinin gerek mahkum aileleri, gerek cezaevleri ve gerekse kamuoyunda bir beklenti doğurduğu ve değişik sonuçlara yol açabileceği kaygıları üzerinde duruluyor. Adalet Bakanı Oltan Sungurlu af önerisi ile ilgili yaptığı açıklamada "Affın yanındayım desem, partim ve parlamento buna karşı çıkarsa cezaevlerini nasıl idare ederim. Ben affın karşısındayım desem, cezaevlerinde meseleleri nasıl götürürüm. Ben işin bu tarafını düşünüyorum." şeklinde konuştu.

Zam Tartışmaları

Seçime yönelik açıklamalar ve af önerisi tekliflerinden sonra, memur maaşlarına yapılacak zam konusunda hükümet ortakları arasında çıkan kriz de seçim beklentilerini artırdı. Temmuz'da yapılacak zammın yüzde 40 olmasını isteyen DTP, karşısında Başbakan'ı buldu. Başbakan Mesut Yılmaz, IMF'ye verilen söz doğrultusunda, memur maaşlarına yüzde 20'nin üzerinde "buçuk" bile fazla vermeyeceğini açıklayarak, "Hükümeti düşürmek istiyorlarsa buyursunlar düşürsünler" diyerek hükümetin küçük ortağına rest çekti.

DTP'nin bastırması üzerine hükümet ortakları arasında başlayan kriz taraflar arasında görüşmelerle giderilmeye çalışıldı. Sonuçta, Temmuz'da yüzde 20 + Ekim'de yüzde 10 formülü üzerinde anlaşmaya varıldı.



BÇG, BTK, vs...

28 Şubat süreciyle başlayan sözde irtica ile mücadele faaliyetleri tüm hızıyla sürüyor. Lağvedildi, lağvedilecek tartışmaları yapıladursun, Genelkurmay bünyesinde oluşturulan Batı Çalışma Grubu (BÇG) malum raporlarına devam ederken, Başbakanlık bünyesinde oluşturulan Başbakanlık Takip Kurulu (BTK) da resmi yetkililerin "Yok böyle raporlar" beyanlarına rağmen McCarthy'cilik oynamakta ısrar ediyor.

BÇG ve BTK tarafından hazırlanan raporlar, halkın en masum değerlerine "irtica damgası" vururken, raporlarda halk korkusu dikkat çekiyor. Bu iki teşekkülün basına akseden raporlarındaki şaşırtıcı ifadeler, "irtica üretme" kaygısının bir sonucu gibi görülüyor.

BTK'nin basına yansıyan son raporunda irticai faaliyetler içerisinde bulunduğu iddia edilen kamu görevlilerinin listesi, McCarthy'ciliğin vardığı boyutları gözler önüne seriyor. Raporda bu kamu görevlileri şu şekilde sıralanıyor: 40'a yakın vali. 100'e yakın vali yardımcısı. 300 civarında kaymakam. 100'den fazla hakim ve savcı. Hazine Müsteşarlığında çok sayıda genel müdür, genel müdür yardımcısı ve şube müdürü. Çeşitli üniversitelerde 400 civarında öğretim görevlisi. Birçok il ve ilçenin belediye başkanı. 150 civarında müftü, imam ve müezzin. İçişleri Bakanlığı'nın başta Mülkiye Müfettişleri olmak üzere 200'den fazla üst düzey yöneticisi... Emniyet Genel Müdürlüğü'nde aralarında Malatya ve Manisa İl Emniyet müdürleri olmak üzere 100 civarında görevli. Bunun yanında başta Sağlık Bakanlığı olmak üzere hemen hemen her bakanlıkta irticaî görüşe sahip personel..."

BÇG'nin basına son yansıyan raporunda ise irticai faaliyetlere karıştıkları iddia edilen üst düzey personelin ve kuruluşların tavır değişiklikleri konu ediliyor. Raporda yer alan, üst düzey devlet memurlarının tavır değiştirdikleri, eşlerinin başlarını açtıkları ve resmi toplantılarda gerekli gereksiz yerde Atatürk'ten bahsettikleri şeklindeki ifadelerin, bu kişilerin ve kuruluşların bir kere damgalandıkları ve ne yapsalar yaranamayacakları şeklinde değerlendiriliyor. İrticaya destek verdiği iddia edilen basının ise terör ve enflasyon gibi tehditleri daha öne çıkarmaya çalıştığının kaydedildiği raporda, bu kuruluşların yaptıkları yayınlarla laik çizgiye geldikleri izlenimi vermeye çalıştıkları iddia ediliyor. Raporun sonunda yer alan bir ifade ise BÇG türü yapılanmaların arka mantığını gözler önüne seren tam bir garabet örneği niteliğinde: "Kılık kıyafet açısından kendilerini belli etmedikleri takdirde demokratik sistem nedeniyle kendileri ile uğraşılmasının mümkün olamayacağını değerlendirdikleri..." şeklindeki raporun bu son cümlesi, irtica ile mücadele mantığının demokrasiyi de yok sayma ve erteleme cüretkarlığına kalkışabilecek bir zihniyetin ürünü olduğunun göstergesi.

ABD'nin Gücü Yetmedi

Birleşmiş Milletler'in girişimi ile savaş suçları ve insan hakları ihlalleri gibi ağır suçları işleyen kişileri yargılamakla görevli olacak dünyanın ilk daimi Uluslararası Ceza Mahkemesi (ICC) kurulması isteği Roma'da 7'ye karşı 120 oyla kabul edildi. 21 ülke çekimser kaldı.

Oylamada "Daimi Mahkeme"ye karşı çıkan 7 ülkeden biri ABD biri de İsrail. ABD nin kendi görevlerini ve ajanlarının görev sırasında işlediği suçlardan yargılanmaması yönündeki son dakika önerisi reddedildi. Yani ABD ve İsrail kendilerine bir tür "dokunulmazlık" tanınması gerektiği görüşündeler.

ABD ile birlikte ret cevabı veren ülkeler şimdiye kadar ABD nin demokrasi açısından eleştirdiği ülkelerdi: Çin, Cezayir, Libya, Yemen ve Katar.

Türkiye sözleşmeye çekimser oy verdi.

Yorum Yazın

Arşiv

TÜM YILLARI GÖR

Facebook