Oruçlu Müslümanın Rüyası

0
Sayı: Ağustos 2010

Hazret-i Mevlânâ Mesnevî-i Şerîf’in altıncı cildinde (beyit: 2377-2499) oruçlu bir Müslüman’ın rüyası hakkında şu hikâyeyi anlatır:

Bir Yahudi, bir Müslüman ve bir de Hıristiyan beraberce yolculuğa çıktılar. Bu üç arkadaş bir menzile ulaştıklarında varlıklı bir kişi bu yolculara hediye olarak helva getirdi. Yahudi ile Hıristiyan, oburluklarından mide rahatsızlıklarına tutulmuşlardı. Müslüman ise o gün oruçlu idi. Akşam namazı vakti, o helva gelince acıkmış olan Müslüman çok sevindi. Diğer obur iki kişi; “Biz boğazımıza kadar tokuz. Bırakalım da bu helvayı yarın yiyelim.” dediler. Müslüman: “Bu gece yiyelim, yarına bırakmayalım. Sabrın sırası değil!” dedi. Ama onlar bunu kabul etmedi. Müslüman: “Ey dostlar!” dedi, “Biz üç kişiyiz. Mademki aramızda fikir ayrılığı var, helvayı paylaşalım. Kim isterse payına düşeni yesin. Yemek istemeyen de payını saklasın.” Yahudi ile Hıristiyan: “Paylaşmaktan vazgeç” dediler. Onların maksadı, Müslüman’ın o geceyi aç geçirmesiydi.

Müslüman mecbûren duruma râzı oldu. Boynunu eğerek “Peki arkadaşlar” dedi. O gece yatıp uyudular. Sabahleyin kalkıp kendilerine çeki düzen ver­diler. O üç arkadaştan birisi: “Herkes bu gece ne rüya gördü ise onu anlatsın. Kimin rüyası daha güzelse, bu helvayı o yesin” dedi.

Önce Yahudi gördüğü rüyayı anlatmaya, geceleyin, ruhunun nereler­de dolaştığını söylemeye başladı. Dedi ki: “Rüyamda bir yola düşmüş gidiyordum. Yolda Hz. Musa karşıma çıktı. Musa’nın peşine düştüm. Tâ Tûr dağına kadar gittik. Ben de nurdan görünmez oldum. Musa da, Tûr dağı da görünmez oldular. Derken o mübarek nurdan bir kapı açıldı. O nurun içinden başka bir nur çıktı. O ikinci nur çok yükseldi, gökleri aydınlattı. O ikinci nurun ışığından ben kayboldum, Musa da kayboldu gitti, Tûr dağı da. Ondan sonra gördüm ki, dağ yarıldı, üç parça oldu. Çünkü ona Hakk nuru üflenmişti…” Yahudi bu şekilde asılsız bir çok laf söyledi.

Ondan sonra Hıristiyan söze başladı: “Rüyamda Hz. İsa’yı gördüm.” dedi. “Onunla göğün dördüncü katına, dünya güneşinin bulunduğu yere çıktım. Gök kubbelerinin insanı şaşırtan öyle acayipliklerini seyrettim ki, gördüklerimin dünyadaki şeylerle kıyaslanması mümkün değildir”...

Hıristiyan da bu şekilde birçok laf ürettikten sonra sıra Müslüman’a geldi. Müslüman dedi ki: “Sultanım Mustafa (s.a.v) yanıma geldi. Bana dedi ki: “Onlardan biri Cenâb-ı Hakk’la konuşmak mutluluğuna eren Musa ile arkadaş oldu. Tur dağına çıktı. Onunla aşk bahsine girişti. Öbürünü uğurlu İsa aldı. Dördüncü kat göğün üstüne çıkardı. Kalk, ey hepsinden geride kalmış, zarar görmüş kişi, hiç olmazsa o helvayı sen ye!”

Bu sözleri duyan, Yahudi ile Hıristiyan: “Yoksa helvayı yedin mi?” diye sordular. Müslüman: “O emrine uyulan büyük varlık, bana helvayı ye dedikten sonra, ben nasıl olur da onun emrine karşı gelirim?” dedi. “Ben bütün peygamberlerin kendisi ile iftihar ettikleri, övündükleri peygamberimin emrinden dışarı çıkabilir miydim? Emre uydum, helvayı yedim. Şu anda ben sarhoşum, aklım başımda değil.” diye cevap verdi. Bunun üzerine onlar: “Vallâhi” dediler, “Senin gördüğün rüya, gerçek rüya. Bu rüya bizim rüyamızdan yüz kere iyi.”

Eyvah! Orucumuz Gitti:

Abdullah-ı Dehlevî hazretlerinin meclisinde dünyâ ile ilgili sözler konuşulmazdı. Birisi gıybet etse ona mâni olur, gıybet edene: “O dediğine ben daha lâyıkım” derdi. Bir gün yanında pâdişahı kötülediler. O gün oruçlu idi. Kötüleyene dönerek: “Eyvâh orucumuz gitti!” buyurdu. “Siz kimseyi kötülemediniz ki!” dendiğinde: “Evet, biz gıybet etmedik, ama dinledik. Gıybette söyleyen de dinleyen de aynıdır.” buyurdu.

Ne Oruçluyum, Ne De Değil:

Muhammed b.Yusuf Senûsî hazretleri çok oruç tutardı. Nâfile oruç tuttuğu bazı günlerde: “Bugün oruçlu musunuz, yoksa oruçlu değil misiniz?” diye suâl edilince: “Ne oruçluyum. Ne de oruçlu değilim.” derdi. Oruca niyetli olduğu için ve aynı zamanda kendisini hakîkî oruç tutanlardan saymadığı için böyle söylerdi. “Oruçlu olup olmadığınızı bilemiyor musunuz?” diyenlere de cevap vermez, sâdece tebessüm ederdi.

Oruç Bozduran Duâ:

Ma’rûf-ı Kerhî hazretleri, Ramazan ayından başka bir ayda, nâfile oruç tutarken Bağdat çarşısından geçiyordu. İkindi vakti bir su dağıtıcısı: “Benim suyumdan içene Allah Teâlâ rahmet etsin” diye bağırıyordu. Hazret-i Ma’rûf, sucunun elindeki bardağı alıp içti. Talebeleri: “Efendim, siz oruçlu değil miydiniz?” diye sorunca, “Evet oruçlu idim. Fakat bu su dağıtıcısının duâsı üzerine nâfile orucu bozdum.” buyurdu.

Bu Baş, Allah İçin Oruç Tuttu:

Ka’bu’l-ahbâr anlatıyor: Şöyle duydum: Sâlih insan kabre konur. Namaz, oruç, hac ve zekât gibi amelleri etrâfını sarar. Azab melekleri geldiğinde karşılarına namaz çıkar. Onlara: “Bu şahıs, ayakları ile Allah Teâlâ’nın huzûrunda durdu, namaz kıldı. Buna azab edemezsiniz”. Sonra baş tarafından gelirler, bu defâ oruç karşılarına çıkar: “Bu baş, Allah için oruç tuttu, burada azâb edemezsiniz” der. Vücudun diğer kısımlarına gittiklerinde, hac ve cihâd gibi ibâdetler karşılarına çıkar. Sıra ellerine gelince: “Bu eller, Allah Teâlâ’nın rızâsı için zekat ve sadaka vermiştir. Onun için azâb edemezsiniz.” denir. Bütün bu durum karşısında azâb melekleri: “Mâdem ki dünyâda sâlih ve temiz bir kişi olarak yaşadın, güzel bir şekilde öldün, burada müsterih ol, rahat yat.” derler.

Unutulan Sünnet: İtikaf

Peygamber Efendimiz (a.s) Ramazan ayının son on gününde îtikâfa girerdi. Yani mescidinde uzlete çekilir, hiç kimse ile görüşüp konuşmazdı. Bir Ramazan ayında Medîne dışında seferde olduğu için îtikâfa girememişti. Dönünce Şevvâl ayında âdetâ kazâ eder gibi on gün îtikâfa girdi. Hz. Peygamber’in bu mühim sünneti hakkında âlimler: Eğer bir beldede hiç kimse îtikâfa girmezse, o belde halkı bu sünneti terk ettikleri için mes’ûl olurlar. Eğer o beldeden en az bir kişi îtikâfa girerse bu vebâl ortadan kalkar” demişlerdir. Îtikâf, günümüzün modern hayat tarzı içinde unutulmaya yüz tutmuş mühim bir sünnettir. Sûfîler, halvet uygulamalarında Hz. Peygamber’in îtikâf sünnetini örnek almışlardır.

Tekkelerde İftar Sofrası:

İstanbul’daki Tophâne Kâdirî Dergâhı’nın 1906 senesi Ramazan ayında tutulan günlüğüne (rûznâme) göre, bu tekkedeki iftar yemeklerinin başlangıcında şehriye, mercimek ya da işkembe çorbalarından biri ya da birkaçı her zaman bulunmuştur. Ramazan’ın altıncı günü bu tekkede 7 adet sofra kurulmuş olup birinci sofrada şu yemekler bulunuyordu: Şehriye çorbası, yumurta kızartma, sarma et, patlıcan, ıspanak, börek, baklava, fasulye, kabak, pilâki, yaprak dolması ve pilâv (11 çeşit).

Adı geçen Kâdirî Âsitânesi’nde her Ramazan ayının son Salı günü iftarda 7 tür yemeğin yapılması gelenek olmuştu. Bunlar, insan hayatında önemli bir rolü olan suyu temsil eden “çorba”, toprağı temsil eden “et” ve “sebzeler”, ateşi temsil eden “pilâv” ve “börek”, nesli temsil eden “pastırmalı yumurta” ve Allah aşkını temsil eden “kaymaklı güllaç” idi. Bu tekkede Kadir Geceleri de çorba, etli bir yemek, zeytinyağlı bir yemek, pilâv ve tatlı pişirilirdi.

Rahmet ve bereket ayı olan Ramazan-ı Şerîf’in bütün İslam âlemine hayırlı ve mübârek olması temennîsiyle.

Yorum Yazın

Arşiv

TÜM YILLARI GÖR

Facebook