Nimetullah Hocaefendi'den Hatıralar ve “Tebliğ” Üzerine İkazlar... - “O Hizmetçi Musa Efendiydi”

0
Sayı: Ocak 2012

Konuşan: Aydın Başar

ALTINOLUK: İslam’da tebliğ ve davet konusunun önemi nedir?

Nimetullah Hocaefendi: Allahü Teala bütün peygamberlerine ümmetlerinin yanlarına gitmelerini ve onlara tebliğ etmelerini emretmiştir. Musa aleyhisselam’ı Firavun’a gönderirken ona yumuşak tebliğ et demiştir. Nuh aleyhisselam dokuz yüz elli sene tebliğ edince sonunda Cenab-ı Allah’ın ikramına nail olmuştur: “Selamun ala Nuhun” Yani “Allah’ın selamı Nuh aleyhisselam’ın üzerine olsun” iltifatına erişmiştir. Efendimiz sallallahü aleyhi ve sellem de diğer bütün peygamberler gibi tebliğ ve davet hususunda çok gayret sarf etmiştir. Ümmetine buyurmuştur ki: “Benden bir ayet de biliyorsanız onu başkalarına iletin. Ola ki verdikleriniz sizden daha iyi amel ederler.” (Buhari, Enbiya, 50) Bunu duyan sahabe efendilerimiz de dünyaya yayılmış ve insanları İslam’a davet etmişlerdir.  Bu konu çok mühim bir konu olduğu için âlim bir zat demiştir ki: “İslam’a davet etmek için bir yere gidecek durumda değilseniz, iki tane genç sizi sürüyerek götürsün. Eğer yolda vefat ederseniz bu evinizde vefat etmenizden daha hayırlıdır.”

ALTINOLUK: Tebliğ yaparken dikkat edilmesi gereken hususlar nelerdir?

NH: Tebliğ ederken ilk önce işe selam ile başlamalıyız. Selamlaşma konusu Kur’an-ı Kerim’de ve hadislerde çok geçen bir konudur.

İkincisi tebliğ ettiğimiz kişiye yumuşak sözler söylemeliyiz. Herkesle yumuşak konuşmak, tebessüm etmek çok mühimdir. Peygamber Efendimiz; “Kardeşine gülümseyerek bakman sadakadır” buyurmuştur.

Bütün insanlar bizim kardeşimizdir. Müslümanlar din kardeşimiz, diğer insanlar da insaniyet kardeşimizdir. Bu nedenle herkese gülümseyerek bakmamız lazımdır.

En önemli hususlardan biri de ikram etmektir. Bilhassa fakir olanlara biraz ikram ederek tebliğ yaparsak bu daha uygun olur. Evlerde, dükkânlarda, işyerlerinde bir hurma ikram edilse; en güzeli budur. Çünkü bunda yedirme sevabı vardır. Yani çayın kahvenin yanına en azından iki hurma verilse çok daha güzel olur.

Zengin insanlara tebliğ yaparken daha da dikkatli olmamız gerekir. Ona önce bu dine herkesin muhtaç olduğunu güzelce anlatmamız gerekir. Daha konuşmaya başlarken; “bu arabayı neyle aldın” derseniz olmaz. Ona yumuşak bir dille İslam’ı anlatmalısınız. Bu konuda bir de şöyle bir şey anlatayım: Afganistan’da Amerikalı bir adam Müslüman olmuş. Müslümanlığı öğrenmek için beş sene orada kalmış. Giderken ona demişler ki; “Sen sonradan Müslüman olan birisi olarak bize tebliğ konusunda bir tavsiyede bulun da seni dinleyelim.” O da; “Nerede olursanız olsun ezan okuyup namazınızı cemaatle kılın. Bir de kılık kıyafetiniz biraz Müslüman’a benzesin” demiş. Bunlar da olursa tebliğ daha da güzel olur.

ALTINOLUK: İnsanlarla iyi geçim konusunda neler tavsiye edersiniz?

NH: Biz insanlara baktığımız zaman daima onların iyi taraflarını göreceğiz. İnsanların noksanlarını araştırmayacağız, onların hep iyi tarafına bakacağız. Allahü Teeala: “Biz insanı mükerrem yarattık”buyurur. Başka bir yerde; “Biz insanı ahseni takvim üzere yarattık”yani “en güzel ahlaklı olarak yarattık” . Bunun için her gördüğümüzü bizden üstün diye düşüneceğiz.

Belki o kişi İslam’a daha hayırlı olabilir, belki bizden daha iyi işler yapabilir, diye düşüneceğiz. Bir de şunu düşüneceğiz: Bizi terbiye edenler çok oldu. Mesela anne babalarımız, büyüklerimiz, hocalarımız bizi terbiye etmek için çok uğraştılar. Acaba muhatap olduğumuz adam bu kadar terbiye imkânı bulabildi mi? Bunun için onların bizde hakları var diye düşünüp onlarla ilgileneceğiz.

ALTINOLUK: Elli beş ülkeyi gezen birisi olarak bir hatıranızı bizimle paylaşır mısınız?

NH: Şimdi bizim bazı dönemler tebliğ gezilerimiz oluyor. Bu gezilerde hem yabancıları kelime-i tevhide çağırıyoruz, hem de imanlı kardeşlerimize bazı hatırlatmalarda bulunuyoruz.

Bu gezilerimizin birinde Almanya’da içkili bir yere gittik. Oradakilere: “Selamun aleykum benim mücahit Müslüman kardeşlerim. Medine’den size selamlar getirdim.” dedim. Sağa sola baktılar bize mi diyor diye… Çoğu zil zurna sarhoştu. Onlara; “Almanya’da Türkleri gören İslam’ı hatırlıyor da onun için size mücahitler diyorum. Memleketinizden buralara helal rızık için geldiniz. Yüzünüzde kalbinizde nurlar görüyorum, siz bu imanı devam ettiriyorsunuz” dedim. Sonra baktım gözleri fal taşı gibi açılmış beni dinliyorlar. Epey daha bir şeyler dedikten sonra; “Hocam biraz daha konuş” dediler. “Çok konuşmamı istiyorsanız gelin gidelim camiye” dedim. İki ayık bir sarhoşu aldım, camiye gittik... Orada camimin tesisleri vardı, banyo yaptılar, temizlendiler, sarhoşlukları geçinceye kadar dışarda bekledirler. Sonra sabaha doğru caminin içine girince onlara; “Allah’ın rahmetinden ümidinizi kesmeyin” (Zümer, 53) ayetini okuyup açıkladım.  Ben ağladım, onlar ağladı… Bunlardan daha sonra bizimle beraber Medine-i Münevvere’ye gelenler oldu.

ALTINOLUK: Tebliğ ve dini gayret konusunda kimleri örnek aldınız?

NH: Hz Ömer’in güzel bir sözü vardır: “Gündüz uyursam halk, gece uyursam ben helak olurum.” Bunun için üyüklerimiz hep gece gündüz bir gayret içerisinde olmuşlardır.

Babamın bir şeyhi vardı; Tokatlı Ali Osman Efendi… Gece saat on ikiden sonra babamla beraber Erbaa’dan çıkar Tokat ve Amasya’nın köylerini gezip gelirlerdi. Sabah namazında da camide olurlardı. Sabaha kadar köyleri böyle irşat ederlerdi. O zamanlar gündüz gitmek sıkıntılı idi. Babam beni de bir zaman böyle gezdirmişti. Biz ilk dersimizi bu büyüklerimizden aldık. Onların bu gayretli hallerini gördük; “Rabbim bize de lütfet” diye dua ettik. Daha sonra Sultan Ahmet Camii’nde müezzinlik yapmak nasip oldu. O dönemde Sultan Abdulhamit zamanından kalan âlimlerden istifade ettik. Ali Haydar Efendi vardı mesela… Sonra Seyit Şefik Arvasi vardı; imamımızdı; müftüler halledemedikleri meseleleri gelip ona sorarlardı. Gönenli Mehmet Efendi de diğer imamımız idi. Gönenli Mehmet Efendi’nin bir günde gezdiği yerler on camiden aşağı olmazdı. O gelmeden bir saat evvel camiler dolmuş olurdu. Orada yarım saat sohbet eder öbürüne giderdi. Önce ona talebe oldum, sonra da o imamken ona müezzin olmak nasip oldu.

ALTINOLUK: İstanbul’da kaldığınız yıllarda tasavvuf büyüklerimizle de görüşme imkânınız oldu mu?

NH: Emin Saraç Hocaefendi’nin kayınpederi İstanbul müftülerinden Ali Yekta Efendi vardı. O bir davet vermişti. Sofrada merhum Mahmut Sami Ramazanoğlu Efendi ve merhum Mehmet Zahit Kotku Efendi yan yana oturuyorlardı. Tabiî böyle büyük zatların bir araya gelmesi çok önemli bir olay. Orada hamdolsun bu fakir de vardı. Sami Efendi Hazretleri pek bir şey yemezlerdi. O gün de çorbayı kaşığa dolduruyor birine veriyorlardı. Kendisi yiyeceği zaman da kaşığı ters batırıp öyle yiyorlardı. Mehmet Zahit Efendi maşallah o normal bir şekilde yerlerdi. Bu büyük zatlar birbirlerine çok muhabbetlilerdi. Mehmet Zahit Efendi, Sami Efendi’nin az yediğini görünce; “Perhizde misiniz efendim” diye latife etmişti.

ALTINOLUK: Musa Topbaş Efendi ile de görüşme imkanınız oldu mu?

NH: Ben onun da onun şeyhi Sami Efendi Hazretleri’nin de müridiyim. Musa Bey’le çok görüştüm. Medine-i Münevvere’deyken de görüştük. Çok mübarek bir zattı. Topbaş ailesi fakir Sultan Ahmet’te müezzinlik yaparken her sene ramazanda bütün cami görevlilerine elbise gönderirlerdi. Çok cömert bir aileydi.

Onunla şöyle bir hatıramız oldu: Bir zaman fakir Üsküdar’da bir yerde imamlık yapmıştım. Hacı Musa Bey’in de Sultantepe’de evleri vardı. Bir gün o evde bir davet verdiler. Fakir de caminin müezziniyle beraber evlerine gittim. Çıkışta müezzin bana dedi ki: “Bu evin bir hizmetçisi var, maşallah çok çalışkan, herkese hizmet etti, ben abdest alırken peşkırımı da getirip tuttu.” Ben de ona; “O hizmetçi sandığın evin sahibi Musa Topbaş Bey’di” dedim. Müezzin çok hayret etti.

Ondan birkaç zaman sonra tebliğ cemaatinden misafirlerimiz geldi. Onlar bir gün Musa Bey’in evine gitmişler, orada Sami Efendi’yi ziyaret etmişler. Gece yarısı eve döndüler: “Biz öyle güzel Müslümanlar gördük, öyle güzel Müslümanlar gördük ki ne kadar mübarek ve nurlu insanlar” diye heyecanla bize anlattılar.

Yorum Yazın

Arşiv

TÜM YILLARI GÖR

Facebook