Rehbersiz Yola Gidilmez

0
Rehbersiz Yola Gidilmez
Rehbersiz Yola Gidilmez - Y. Selman Tan
Sayı : 388 - Haziran 2018 - Sayfa : 17

Ahmet Perek Ağabey ile...

Rehbersiz Yola Gidilmez

Ahmet Perek ağabeyimiz benzerleri gittikçe azalan maneviyat büyüklerimizden birisi. Günümüzde kanaat önderi olarak medyada arzı endam edenleri gördükçe “Ahmet ağabey gibiler artık kibrit-i ahmer olarak kaldılar” diyorum. Çünkü Ahmet ağabey gibilerin önderliği, sözden ziyade hal ile oluyor. Maddi veya şahsi menfaat temini devşirmek diye bir şey söz konusu değil. Böyle güzel insanların bütün davranışları şer’i  ölçüler ve tasavvufun edep dairesi içinde gerçekleşiyor.
Ahmet ağabey Sami Efendi Hazretleri’nin bire bir ilgilenerek yetiştirdiklerinden ve Musa Efendi Hazretleri’ne devrettiklerinden. O yüzden tam bir derviş. Bir vazife insanı. Mütevazılık, tam bağlılık, muhabbet, basiret onun şiarlarından. Ticaret hayatının içinde
olmasına rağmen esas gayesi ahiret sermayesi biriktirmek olanlardan.
85 yaşında ama hâlâ Niğde’de kozasını örerek etrafına hizmet etmekle meşgul olan Ahmet ağabeye Rabbimizden semereli hizmet ömürleri niyaz ediyoruz.
Yaptığımız sohbet oldukça zengin bir sohbet oldu. İstifadelerinize sunuyorum.

Y. Selman TAN: Efendim sizi tanımaya ailenizden başlayalım isterseniz...
Ahmet PEREK: Pederim 1872 doğumlu. İkinci evlilik yasaklanmadan önce kendisi 55 yaşındayken annemizle evlenmiş. Önceki annemizden altı kızı olmuş. Ablalarımız bizden çok büyüktü, yetişmiş çocukları vardı. Cenab-ı Hak lütfetmiş biz üç erkek ve bir kız kardeş olarak dünyaya gelmişiz. Fakir ikinci erkek evlat olarak 1933 yılında dünyaya gelmişim. Babam 1960 yılında 89 yaşında vefat etti. Elhamdülillah hepimizin çocukları onun elinden tutup kendisine hizmet etmişlerdir.
1973 yılında ablalarımı hacca götürmüştüm. Baktım Kabe’nin karşısında ağlıyorlar. Niye ağladıklarını sorduğum zaman bana şunları söylediler: “Biz annemizin üzerine evlendiği zaman babamıza çok kızmıştık. Hatta şiddetle karşı çıkmıştık. Cenab-ı Hak sizleri ihsan etti şimdi bakıyoruz bizim çocuklarımız bizi buralara getirmedi ama sizler bize hizmet ediyorsunuz.”
Y. S. TAN: Babanızın mesleği neydi?
A. PEREK: Babam Aksaray Medresesi’nde müderrismiş. Kendisinde üç tane padişahın beratı vardı. “400’ e yakın talebem vardı” derdi.
Medreseler kaldırıldıktan sonra manifaturacılık yapmaya başladı. Memleketin ileri gelen zenginlerindendi. Fakat zengin olarak yaşamadı, hep fakir gibi yaşadı. Dükkanımız ağzına kadar İngiliz kumaşı doluydu ama bizi en ucuzundan giydirirdi. Kendi şalvarında da yama vardı. Kendisini böbürlendirecek şeylerden hep kaçardı.
Manifaturacılığı geçim için yapardı. Babamın esas kendisine vazife kabul ettiği iş mahalledeki çocuklara dini eğitim ve Kur’an-ı Kerim dersi vermekti. Malum o dönemlerde Kur’an eğitimi vermek çok sıkı bir şekilde yasaktı.
Evimizin bahçesi iki taraflı yol idi. Yazın bahçeye tahta getirir dersi onun önünde verirdi. Babam ders verdiği saatlerde çalışanlarımız yolun başında beklerler herhangi bir baskın olma durumuna karşı teyakkuzda bulunulurdu. Yani eğer bir baskın olacak olursa çocuklar bahçenin diğer kapısından kaçsınlar diye düşünülürdü. Son zamanlarına kadar bu şartlar muvacehesince hizmet etti. Mesela yatsıdan sonra eve talebeleri gelirdi, biz kendisine “Baba senin de istirahatin yok mu?” derdik. Bize “Evladım bizim istirahatimiz kabirde” derdi.
Hatta babam bana Kuran-ı Kerim öğrettiği için şikayette bulunmuşlar. Babamı karakoldan çağırdılar. “Sen oğluna Kur’an dersi veriyormuşsun” diye sormuşlar. Babam da “Evet evladıma Kuran-ı Kerim öğretiyorum, öğretmeye de devam edeceğim, bunun için bana ne ceza vermek isterseniz ona da razıyım” demiş.
Müthiş baskılar vardı, ama o, vazifelerine devam edip baskılardan yılmadı.
O dönemde İstiklal Mahkeme-leri’nde temyiz filan yoktu ki. Düşman gördüklerini asarlardı. Babam “Konya’da Kapı Camii ile Aziziye Camii’nin arasında gözümün önünde 40 kişiyi palaskayla astılar. İpe bile ihtiyaç duymamışlardı” derdi. Gözyaşı dökerdi.
Aksaray’da babamın Esat Erbilî Hazretleri’ne bağlı olduğu bilinirdi. Babamların Esat Efendi’nin kendi defterinde isimleri yazılıymış. Cemalettin Perek ağabeyin babası da, babam da valinin isteği üzerine Esat Efendi Hazretleri ile bağlılıklarını ifşa edecek belgelerin hepsini ocakta yakmışlar. O zamanlar Aksaray vilayetti. Vali korumamış olsaydı başlarına ne gelirdi bilinmez.
Y. S. TAN: Babanızın manevi anlamda gönül bağı nasıl oluşmuş?
A. PEREK: Önce Sultan 2. Abdülhamit’in bağlı olduğu Seydişehir’li Abdullah Efendi’ye intisap etmiş. Babamda hatırlayabildiğim kadarıyla Nakşibendiyye’nin, Kadiriyye, Sühreverdiyye, Ceşdiyye, gibi farklı manevi yolların icazetleri vardı. Yani o yollara intisap etmiş, oralardan da halifelik icazetleri almış. Fakat bunlarla yetinmemiş ve Esat Erbilli Hazretleri’ni bulup ona yeniden intisap etmiş. Ve vefat edinceye kadar da Esat Erbilli Hazretleri’ne bağlıydı. 1900 yılından birkaç yıl önce intisap etmiş.
Y. S. TAN: O zaman Esat Erbilli hazretlerinin vefatından 32 - 33 yıl önce intisap etmiş oluyor.
A. PEREK: Evet, Esat Efendi’ye uzun bir bağlılık hayatı oldu. Bazı yıllarda yol kapalı olduğu için İstanbul’da Esat Efendi’yi ziyaret etmek için Samsun’a çıkarlar, sonra Samsun’dan gemiyle İstanbul’a gelirlermiş.
Y. S. TAN: Yol niye kapalıydı efendim?
A. PEREK: Yunan işgali vardı ya. O dönemlerden bahsediyorum. Esat Efendi’ye büyük bir bağlılığı vardı. Müstesna bir derviş idi. Bizim çocukluğumuz Esad Efendi’nin şehit olmasından sonraki fetret dönemine geldiğinden dolayı bize bir şey anlatmazdı. O yüzden o dönemleri pek bilmezdim. Fakat bakardım çay içerken bile bütün letaif, bütün beden çalışırdı. Ben o zaman babamın hastalığı var zannederdim. Meğer bütün vücudu zikir halindeymiş. Çünkü hep zikir ile meşgul olurdu, zikrinin adedi yoktu.
Sami Efendi vazifeye başladığı zaman ise yaşlılığı ilerlediğinden dolayı seyahat edemezdi. Çünkü İstanbul’a seyahat 2 -3 gün sürerdi. 1960 yılında vefat etti. Sami Efendi Hazretleri ise Aksaray’a 1964 yılında geldi. Dolayısı ile mülâkî olamadılar. Beni de bu manevi yola herhangi bir şekilde yönlendirmedi. Demek ki vakti gelmemiş.
Bana Kuran-ı Kerim’i kendisi öğretti daha sonra tecvit dersi almam için hoca tuttu. Bizi çocukluk yıllarımızdan itibaren bir ibadet hayatı içinde yetiştirdi.
Bana tahsil yaptırmamıştı. “Liseye, üniversiteye gidenlerde namaz abdest kalmıyor, din kalmıyor o yüzden ben sana kıyamayacağım ve tahsile göndermeyeceğim” dedi. Beni bir terzinin yanına çırak olarak verdi. Herkes “Senin dükkanın var, oğlunu niye yanına almıyorsun?” dedikleri zaman “Sıkıntıyı görüp yetişsin, kazancın nasıl zor olduğunu anlasın” derdi. Askerliğe kadar böyle devam ettim. Askerlikten sonra kendim müstakil olarak dükkan açıp kumaşçılık yaptım.
Y. S. TAN: Sizin Sami Efendi ile tanışmanız nasıl oldu?
A. PEREK: Komşum olan Abdullah Efendi isimli mübarek bir zat vardı. Buhara’nın Fergana kazasındanmış. Küçük yaşlarda ilim için Hindistana gitmiş memleketinde rus işgali olunca geri dönememiş sonra Medine’ye gelmiş oradan da Türk askeri çıkarılınca çıkmış gele gele bizim Aksaray’a yerleşmiş. Bana: “Senin hayatında iki dönem çok önemli olacak. Birisiyle 33 yaşında ikincisi ile 66 yaşında karşılaşacaksın. Bu dönemlerde doğru karar verir isen dünya ve ahiret selametin için iyi olur” dedi.
Vefatından bir gün önce çağırdı ve “Seninle bazı şeyleri konuşmamız lazım” dedi. Tüyleri diken diken olmuştu, ecel hali yüzünden belliydi.
Bana “Rehbersiz yola gidilmez. Bilmediğimiz bir yola giderken kılavuza ihtiyaç duyuyoruz değil mi? İnsana hayatın her safhasında mutlaka bir rehber lazımdır. En iyi rehberler ise Allah dostlarıdır. Senin için Türkiye’de rehberlik yapacak en iyi zat ise Mahmud Sami Ramazanoğlu Hazretleridir. Herkes iddiada bulunabilir ama irşat makamının hakiki temsilcisi odur. Aman aman ne yap yap ona evlat ol” dedi. Yanımızda da bir başka şahıs vardı bana onu göstererek “Bu duymaz, duymaz” dedi. Hakikaten o zat ertesi gün cenazede bana “Siz dün neler konuştunuz? Benim kafama bir mesele takıldı sizin konuşmalarınızı hiç duyamadım” dedi.
Bunun üzerine hemen İstanbul’a gittim ve mal aldığım İsmet Keçebaş ağabeye Sami Efendi Hazretleri’ne ulaşmak istediğimi söyledim. O “Tahtakaledeki Alemdar ağabeye gideceksin seni ancak o görüştürür” dedi. Alemdar ağabeyi buldum meramımı anlattım bana “Görüşme yok” dedi. Döndüm bir ay sonra geldiğimde tekrar gittim yine “Görüşme yok” dedi. İki ay sonra tekrar gelip bir daha müracaat ettim. Herhalde bendeki ısrar görünce “Yukarı çık görüşebilirsin” dedi. Huzuruna çıktığımız zaman Sami Efendi Hazretleri bana nereli olduğumu, ne iş yaptığımı, pederimi sorduktan sonra “Dini kitaplar okumayı artıralım. Aksaray’daki Saatçi Osman Efendi’yi ziyaret edip selamımı söyleyin, onunla görüşürseniz çok istifade edersiniz” dedi.
Saatçi Osman Efendi bizim evin yukarısında otururdu. Karşılaştığımız zaman selam veririz, selamımızı alır, yoluna devam eder, kimseyle fazla ünsiyet etmezdi. Döndükten sonra Saatçi Osman Efendi’yi bulup selam verdim. Selamımı aldıktan sonra bizi yavaşça sepetleyecek idi. Kendisine Sami Efendi Hazretleri’nden selam getirdiğimi söylediğim anda yerinden hopladı. Onun gibi ağır bir zatın bu şekilde yerinden hoplayacağı hiç aklıma gelmezdi.
Bana görüşmenin teferruatını anlattırdıktan sonra “Peki sen niye ders istemedin?” dedi. Ben de “Kendisi verir diye istemedim” dedim. “Talep olmayınca vermezler” dedi.
Aradan bir iki ay geçince yine İstanbul’a gidip ziyaretine gittim ve “Efendim ben ders istiyorum” dedim. Bir müddet murakabe yaptıktan sonra “Evladım terbiyeniz Kayseri’de gözüküyor. Kayseri’de Hacı Şaban Efendi size ders verecek” dedi. Ben de “Efendim Kayseri bize çok ters üstelik ben Kayseri’yi hiç bilmem” dedim. Olsun bir bilene gidersin dedi. Üç defa tekrar ettim üçünde de Kayseri’ye gideceksiniz dedi. Ve şunu ilave etti “Konya’da da Adana’da da sana yakın yolu olan yerler de var ama biz Kayseri’ye gideceğiz” dedi. “Peki efendim başüstüne” dedim.
Sonradan anlıyorum ki biz kitaplar okuyoruz, biraz mollalık var, kendisine rabıta yapmayı tarif etmemek için böyle söylediği kanaatine ulaştım.
Dönünce hemen Kayseri’ye gittim. Kayseri’ye o zaman Aksaray’dan ulaşmak çok zordu bir giderken bir de gelirken iki gece Nevşehirde yatmak mecburiyeti vardı.
İkindin namazından sonra Hacı Şaban Efendi’nin bulunduğu yere ulaştım. Ben Aksaray’da başka yolların hatmi hâcelerinde bulunmuş idim. Yolda giderken ‘acaba bizim bu yolda da hatmi hâce var mı ki?’ diye düşünüyordum.
Kendisini ilk defa görüyordum. Haşyetullahtan iki büklüm olmuş, üzerinde Allah dostu vasfı olan bir zattı. Bir salonda sedirde oturuyorlardı, ben de kapının girişinde bir yere oturdum. Beni kimse getirmemişti, talebimi de kendim aktarmam gerekiyor idi. Aklımdan ‘acaba ne için geldiğimi nasıl söylesem?’ diye geçirirken beni görünce bana hitaben “Ahmet efendi siz şöyle yanıma gelin oturun, size ders vereceğiz” dedi.
Esat Efendi zamanında tevbe, salavat, kelime-i tevhit 25’er adet idi. Onu babamın ders kâğıtlarının içinden bulup okumuş idim ve kendi kendime bu tesbihatı çekerdim.
Bana o meclisin huzurunda tesbihini çıkarıp dersimi tarif etti. Hatta rabıtayı anlatırken oradan birisi “Efendim bunun duası filan yok mu”? dedi. Hacı Şaban Efendi güldü ve “Rabıtanın duası muhabbettir” dedi. Sonra Mustafa Eliboyalı ağabeye dönüp; “Bu kardeş hatmi hâceyi çok sever akşamki hatmi hâceye getir, Ahmet Efendi de bulunsun” dedi.
Aksaray’a döndüm eve varır varmaz annem bana dedi ki “Oğlum bu gece sen ne yaptın, bizim eve öyle bir ışık girdi ki perdeyle uğraştım kapatamadım bu manevi bir nurdu” dedi. Ben de kendi kendime “Elhamdülillah sağlam bir kulpa yapışmışım” dedim.
Bir ay geçtikten sonra Buharalı zatın kabrine gittim ve fatihamı gönderdikten sonra kabrine seslenerek “Bana söylediğini yerine getirdim” dedim. Ertesi gün rüyama geldi ve bana direkt olarak şöyle dedi; “Seni başka bir yolda görmüş olsaydım boğazını sıkıp gidecektim. Yolunda kıl kadar kusur bulunabilecek bir şey yok fakat sen istifade edemezsin” dedi. “Niye efendim?” diye sordum. Benim yanımda oturan iki kişiyi göstererek “Bunlar senin yolunu kesiyorlar” dedi. Ben de başımı döndürüp bakınca iki bankanın müdürünü yanımda gördüm. Kendim kredi kullanmazdım ama abim benim adıma kredi kullanmış. Ertesi gün bankaya giderek kredileri kapattırdım.
Y. S. TAN: Sonra Sami Efendi ile teşriki mesaileriniz nasıl devam etti?
A. PEREK: İstanbul’a geldikçe Sami Efendi Hazretlerini ziyaret ederdim. Bu görüşmelerimizde kendisi lüzum gördüğü tembihatlarda bulunurdu. Bir gün dedi ki “Ahmet efendi İstanbul’a kimle geldin?” Yalnız geldim efendim deyince “Önce refik sonra tarik” buyurdu. Yani önce yanında arkadaş olacak sonra yolculuğa çıkacaksın dedi.
Beş yıl Kayseri’ye gidip geldim. Sonra Hacı Şaban Efendi bana “Bundan sonra sizi Sami Efendi Hazretleri istiyor oğlum” dedi. Ondan sonra her geldiğimizde dersimizi kendisiyle görüşürdük. Başbaşa kaldığımız zaman söyleyeceğini birkaç cümle ile söyler, çoğunlukla sükut eder, murakabe ederdi, bizi o şekilde yetiştirdi.
Yüzsüzlük yapar her gelişimde mutlaka yanına uğrar cuma namazını birlikte kılacak şekilde program yapardım. Çoğunlukla Böcekli Camii’nde cumayı birlikte kılardık. Camiye o girdiği zaman caminin havası da, kokusu da değişirdi.
Y. S. TAN: Efendim iki ayda bir İstanbul’a gidiyorsunuz, görüşmek için uğraşıyorsunuz. Manevi anlamda nasıl bir istifade durumu olurdu ki böyle bir iştiyak duyardınız?
A. PEREK: İştiyak olmadan gelinir mi? Bazen görüşebilmek için günlerce beklerdik. Sirkeci’de Selamet Oteli’nde kalırdık. Biz onun tarafından çekilirdik öyle hissederdim. Biz de gıdaya muhtaç bir çocuk gibi veya aç bir delikanlı gibi ona koşardık. Cazibesi çok kuvvetliydi. Gönlümüzde bir doluluk, doygunluk meydana gelirdi. Bu çok hoş bir duyguydu. Sanki gelmeden önce içimiz boş idi, onun yanına geldiğimiz zaman dolardı. Kesinlikle yanına girmeden önceki halimizle yanından çıktığımız zamanki halimiz bir olmazdı. Bu öyle bir zevk idi ki dünyevi zevklerle anlatılamaz.
Işığın etrafındaki pervane gibi olmuştuk. Fırsatını buldukça hiç kaçırmazdık.
İşin gücün var, memlekette çoluk çocuk var. Normalde böyle bir cazibe olmazsa elbette memleketine dönersin. Biz dönemezdikk fakat hiçbir şeyden de geri kalmadık. Allah ticaretimize de bir bereket ihsan etti. Ailelerimize de ayrı bir huzur verdi.
Y. S. TAN: Bu İstanbul’a geliş gidişlerinizde yaşadıklarınızdan bazı şeyleri bizimle paylaşır mısınız?
A. PEREK: Bir gün Sami Efendi ile ikimiz otururken ellerini kaldırdı ve “Dua edeceğiz” dedi. Sonra bana “Dua nedir bilir misin? Dua kemiğin içindeki ilik gibidir. İlik olmazsa kemiğin ne özelliği kalır?” dedi.
Bir gün öğle vakti Fatih’teki Hüseyin Efendi’ye ziyarete gidiyormuş, beni de götürdü. Orada abdest alacaktı fakir hemen pardesesünü alıp bağrıma bastım. Abdest alırken beklemeye başladım. Abdest alırken musluktan ihtiyacı kadar su alıp musluğu kapatıyordu. Ben o zamana kadar Hadisi şerif’de ifade edilen “Bir nehrin yanında abdest alsanız bile suyu israf etmeyin” ifadesini anlayamamıştım o gün anladım.
Musa Efendi de bizim eve geldiği zaman abdest alırken leğen ve iprikle aynı şekilde alırdı. Küçük yaşlardan itibaren şiarım büyüklere hep hizmet etmekti.
Hüseyin Efendi’nin evindeki sohbette Hazreti Yusuf kitabını yazıyormuş defterinden bize onu okumuştu.
Kitapları basılmadan önce kendisi elyazısı ile yazar Nevşehirli bir kardeşimiz tarafından elle çoğaltılır oradan Anadolu’nun farklı vilayetlerine ulaştırılırdı. Şam’da ilk baskısı yapıldığı zaman kendi eliyle hediye etmişti.
Bir de Dualar ve Zikirler kitabını açıp oradaki salavat bölümünü göstererek “Bunu her gün okuyun, bunda çok sırlar vardır” buyurmuşlardı.
Gelecek Ay
"Zevcene Rıfk ile Muamele Et"


Doktor Var! Doktor Var...
1977 yılında eniştelerimden biri hastalandı. 70 kiloluk adam sabun kalıbı gibi eridi 35 kiloya düştü. Bana bir miktar para da vermişti kendi cenaze masraflarını harcamam için. Artık son günleri olarak bakılıyordu.. “Konya’da iyi bir doktor var dediler, seni ona götürelim” dedim. Doktor bana “Bu durumdaki adam buraya getirilir mi kardeşim ama yine de kendisine moral olsun bir şurup verelim” dedi.
Doktorun yanından çıktıktan sonra enişteme “Burada Sami Efendi’nin halifelerinden Dişçi Mehmet Efendi isimli mübarek bir zat var onu ziyaret edelim mi?” diye sordum. “Götürürseniz gidelim” dedi. Bir oğlu bir koluna ben de bir koluna girdim ve Mehmet Efendi’ye ziyarete gittik. Mehmet Efendi herhalde o zamanlar 100 yaşlarında vardı. Dükkanında oturmuş, kendinden geçmiş bir başka alemde yaşıyordu. “Hoşgeldin evlat nerden geldin?” dedi. “Aksaray’dan geldim” dedim. “Aksaray’da bir Ahmet efendi var, evinde hatmi hâcegan yapmıştık” dedi. “O benim efendim” dedim. “Niye geldin?” dedi. Eniştemin durumunu anlattım. Önünde karpuz vardı onu alıp enişteme uzattı ve “Bunu ye” dedi. Eniştemin boğazından su geçmiyordu. Enişteme uğraşarak karpuzu yedirdik. Bir müddet oturduktan sonra izin aldık. Konya’dan çıkarken eniştem “Bana ekmek, peynir, üzüm alın acıktım” dedi. Bir hafta sonra camiye gelmeye başladı. Akabinde hacca gitti. Bir müddet sonra cenazesine harcamam için verdiği parayı geri istedi. Ben de “Enişte öleydin, o parayı niye veriyim sana” dedim gülüştük. Bu hadiseden sonra bir hayli ömrü oldu.

Ömer Kirazoğlu Anlatıyor:
37 Yıl Sonra Gerçekleşen Dua
Sami Efendi’nin damadı Ömer Kirazoğlu ağabeyden nakille bir hatıra anlatayım. Ömer ağabey anlatıyor:
Ben Cami-ül Ezher’e, dini tahsil yapmak için Mısır’a gidecektim. Bunun için Kayseri’den İstanbul’a geldim. Vize işlemleriyle meşgulken Mısır’dan gelen birisi bize dedi ki: “Kardeşim orada eski Camiül Ezher yok, itikatlar bozulmaya başladı. Giderseniz zararlı çıkarsınz.” Bunun üzerine Kayseri’ye bir mektup yazdım ve babam Kirazzade İbrahim Efendi’ye durumu aktardım. Babam cevaben “Oğlum madem öyle diyorsun İstanbul’da mühendis mektebine kayıt ol, Rabbim sana Peygamber Efendimiz’e hizmet nasip etsin” dedi.
Aradan 37 sene geçti, kayınpederim ve üstadım Mahmut Sami Ramazanoğlu Hazretleri Medine’ye hicret edince biz de onunla birlikte Medine’ye gittik. Bir sabah kayınvalidem bir çift beyaz çorap getirdi ve “Sami Efendi bunu giymenizi istiyor” dedi. Ben de giydim.
Gün içinde iki asker yanıma gelerek “Sizi Medine’nin emiri istiyor” dediler.
Gidince Emir bana dedi ki: “Ömer Bey siz İstanbul’da camiler yaptırıyormuşsunuz, mimarmışsınız. Osmanlı, zamanında bu Kubbeyi hadrâ’yı yaptırmış. Fakat bugün elimizde buranın ölçüleri yok. Siz buraya çıksanız tadilat için neler yapılması lazımsa belirleseniz, ayrıca boyatmak istiyoruz, bunun için neler yapmamız gerektiğini bize söyler misiniz?”
Kubbeyi hadrâ’nın üstüne çıktığım zaman babamın 37 sene evvelki yaptığı dua aklıma geldi, o anda sanki başım semâya değdi. O gün Kubbeyi hadrâ’da çalışırken beyaz çorap tozlandı, boya oldu. Akşam üzeri eve gelince Sami Efendi’nin huzuruna çıktım ben çorapları unutmuştum. Sami Efendi Hazretleri bana “Ömer Beybu çorapları bana verir misiniz?” deyip Peygamber Efendimize muhabbetinden dolayı çorapları yüzüne sürüyordu. Halbuki Sami Efendi Hazretleri’nde böyle haller hiç görülmezdi.

 

Yorum Yazın

Facebook