Son Nefese Kadar Dinlenme Yok!

0
Son Nefese Kadar Dinlenme Yok! - Y. Selman Tan
- Sayfa : 42

Dursun Aksoy Ağabey ile vefatından önce...
Zorlukla nefes alıp veriyordu ve şöyle dedi;
Gırtlağı alındığı için diyafram nefesinin sesiyle konuşuyordu. Haliyle zor konuşuyordu. Bir cümleyi normal bir kişinin sarfedeceği zamanın 4-5 katı bir sürede ancak ifade edebiliyordu. Bu konuşmayı yaptığımız 2005 yılında 86 yaşındaydı. 5 saat boyunca bütün enerjisiyle nefes tüketti. Heyecanı zerrece eksilmemiş bir aksiyon insanı vardı karşımızda.
Şu sözleri o yaşında söylüyordu; "Efendi! Madem nefes alıp veriyoruz, madem canımız vücudumuzda, o zaman dinlenmek diye bir şey yoktur. En son nefese kadar çalışmak vardır. Sonrasında mezarda çok dinleneceğiz inşallah."
Doktor albaydı ama mukaddesata dair birçok kültür faaliyetinin öncüsüydü. İzmir ve civar illerdeki hayır faaliyetlerinin muharrik gücüydü. Fedakar bir hizmet gönüllüsüydü. Yorulmaz bir abid, teslimiyet ehli bir derviş, İslam'ı aşkla yaşayan bir mümin, sır ehli bir arifti. Az yiyen, az uyuyan ama az yorulan, ruhen ve zihnen çok güçlü bir Allah eriydi.
Zengin hayat hikayesinden çok güzel bilgiler ve aynı zamanda ölçüler derleyeceğinizi tahmin ediyorum. Bir Allah dostunun maneviyat aleminden ruhanî esintiler gelecek gönül dünyamıza.
"Nasıl yaşarsanız öyle ölürsünüz" Hadis-i şerifinin örneği olarak cuma günü iftar saati öncesi vefat edip Kadir Gecesi sabah namazında Medine'de Cennetül Baki'ye defnedildi. Peygamber Efendi'sinin ve çok sevdiği mürşidi Mahmut Sami Ramazanoğlu Hazretleri'nin yanına. Takvim 26 Eylül 2008'i göstermekteydi. Allah rahmet eylesin ve bizleri ahirette sevdiklerimizle beraber eylesin.

Y. Selman TAN: Efendim sizi tanımak istiyoruz, nasıl arzu ederseniz öyle başlayabilirsiniz buyru-nuz...
Dursun AKSOY: Bugün tarihi bir misyon ifâsı için burada toplanmış bulunuyoruz. Hem Altınoluk Dergisi okuyucuları hem ihvan için faydalı bir konuşma olur inşallah.
Pederim muvazzaf olarak 8 sene askerlik yapmışlar. 1919 yılında memleketlerinden çıkıp Sivas'ın Yıldızeli Kasabası'na gelip yerleşiyorlar. Ben o yıl, iki kardeşim de orada doğuyorlar. Sonra memleket hasreti galip geliyor ve 40 gün kağnı arabalarıyla Erzurum'a dönüyorlar.
Muhacir olarak giderlerken hizmetkarlar yolda dağ armudu toplayarak ailemize ikram ediyorlar. Babam farkına varınca onları döktürüyor. "Bunların önceden bir sahibi vardı belki harplerde öldü de bu armutlara bakamadı ve dağ armudu oldular. Onunla helalleşmeden bunlar yenilemez" diyor.
Babam çok muttekî ve kavî bir insandı. Çocuklarını kendisi yetiştirmek ve yanlış eğitimden korumak için Sarıkamış'a bile yerleşmiyor, Yağbasan köyünü tesbit edip oraya yerleşiyorlar.
İlkokulun ilk 3 sınıfını Yağbasan'da, 4. sınıfını Sarıka­mış'ta okudum. Öğretmenlerim beni çok seviyorlardı. Babama "Bu çocuğu mutlaka okutun ileride büyük adam olur" demişler. Köyümüzden 3 kişi Erzurum Muallim Mektebi'nde okuyorlardı. Yazın köye geldiklerinde Allah'ın yokluğundan, tabittan filan bahsedip milletin inancını idlâl etmek istiyorlardı.
Babam beni mektebe kaydettirmek için götürüyordu. Kendisi atın eğerinde ben de terkisindeydim. Köyden 7 km ayrıldıktan sonra babam atı birden durdurdu. O üç kişiyi örnek göstererek bana dedi ki; "Seni okutmak istiyordum ama köyümüzdeki okuyanların gavur olduğunu görünce seni okutmayacağım. Cahil ol müslüman kal." Ben de kendisine "Babacığım, sen beni okut ben onlar gibi olmam, dinime bağlı ve sadık olurum inşaallah" dedim. Bana "Söz veriyor musun?" dedi. Ben de "Buradaki kayalar ve dağlar şahit olsun ki söz veriyorum" dedim.
Kars'ta ortaokula başladım. Bir pansiyonda 3-4 kişilik bir odada kalıyordum.
Bir ay sonra babam un çuvalı, peynir gibi erzaklarla ziyaretime geldi. Getirdiği unu bir fırına verdik karşılığında ekmek alıyorduk. Bu ziyaret onu son görüşüm oldu. Babam döndükten bir ay sonra vefat etmiş. Ben yazın eve gelince öğrendim, bana bildirmemişler. Sonra bütün iş benim üzerime yıkıldı 1100 kadar koyunumuz 40 kadar sığırımız ve tarlalarımız vardı. Birkaç hizmetli tutuyorduk ama mesuliyet benim üzerimdeydi. Ortaokul ve liseyi bitirinceye kadar hem okula, hem de bu işlerimizi yürütmeye devam ettim.
Okula bir ay sonra 29 Ekim Cumhuriyet Bayramı'nda başlardım. Hocalarım ve arkadaşlarım, 'Dursun yeter ki okula gelsin sınıfa sahip olsun' derlerdi. Sınıfın mümessilliğini yapar, öğretmen yardımcısı gibi çalışırdım. Elhamdülillah Cenab-ı Hak yüksek bir zeka ve güç ihsan buyurmuştu. Eğitim hayatımın başından sonuna kadar okuduğum okulların hepsini birinci olarak bitirdim.
Kardeşim ortaokulu bitirdikten sonra bana, "Ağabey sen lisenin birincisisin okuluna devam et, ben memuriyete geçeyim ve ailenin yükünü alayım" dedi. Sağolsun dediği gibi yaptı, annemi de yanına aldı.
ÖMER KİRAZOĞLU İLE TANIŞMA VE ZİYARETLER
Üniversitede tıbbiyeye kaydoldum. Askeri tıbbiyede okuyordum ama o zaman askeri tıbbiye diye bir okul yoktu normal tıp fakültesinde okuyorduk. Mustafa Pirinçoğlu vasıtasıyla Kayseri mebusu Mehmet Kirazoğlu'nun oğlu Ömer Kirazoğlu ile tanıştım. O zamanlar Ömer ağabey mimarlık fakültesi son sınıftaydı. İstanbul'daki bütün ulemayı, meşayihi, hafızları tanırdı. Ömer ağabey üniversitedeki dindar olan gençleri biraraya getirmek suretiyle her hafta sonu bir hocaefendiye veya fikir adamına veya bir mürşide götürürdü. 3 sene böyle devam ettik. O zamanın meşayihinden Celvetî, Melamî, Rufaî, Nakşî, Kadirî, Halvetî ne kadar şeyh varsa hepsini defalarca ziyaret ettik.
Ayrıca haftada bir gün İstanbul Müftü Yardımcısı Bekir Hâki Efendi'nin Şehzadebaşı Camii'ndeki hadis derslerine devam ederdik. O zaman Müftü Ömer Nasuhi Bilmen'di. Ömer ağabey bir gün Pir Efendimizin yani Esad Erbili Hazretleri'nin Mektubat kitabını bulmuş, Bekir Hâki Efendiye getirdi. Bekir Hâki Efendi bir hafta sonra derse geldiği zaman dedi ki; "Evladım kitabı tetkik ettim hem edebi hem dini bakımdan muhteşem bir mektubat. Yalnız kitabın içindeki 134. mektup kendi yerine geçecek olan mürşidi ilan etmek için yazılmış ve o mürşit de Sami Efendiymiş."
ADANA'DA SAMİ EFENDİ'Yİ ZİYARET
Tıp fakültesi dördüncü sınıfa geçtiğim sene Ömer ağabey "Esad Erbilî Hazretleri'nin Mektubat'ında ismi geçen Adana'daki Mahmut Sami Ramazanoğlu Hazretlerini ziyarete gidelim mi?" dedi. Mustafa Mıhçıoğlu ile birlikte Adana Ekspresi'nden tren biletlerimizi aldık. Tren Kayseri istasyonuna girince Ömer ağabey tanıdığı bir gençle karşılaştı, ona da Adana bileti aldırdı. Ömer ağabeye Fatih isimli bu hafız gence niye bilet aldırdığını sordum. Ömer ağabey de; "Bizim Kayseri'ye kadar geldiğimiz halde inmediğimiz burada duyulur ise merak konusu olur buna mani olmak istedim" dedi.
Adana'da eski buğday pazarında tatlıcı Cumali Efendi'yi bulduk ve randevu talep ettik. Ertesi gün bir kereste fabrikasının yazıhanesinde Efendi bizi kabul etti. Sami Efendi Ramazanoğlu sülalesinden kendisine kalan mirası istememişti. Hukuk fakültesini birincilikle bitirmiş olmasına rağmen o meslekten de rızkını temin etmiyordu. Adana'da bir kereste fabrikasının defterlerini tutarak oradan aldığı maaş ile ailesini geçindiriyordu. Her birimiz önce Ömer ağabey, sonra ben, sonra diğer arkadaşlar teker teker huzuruna girdik.
Efendi Hazretleri'ni görünce kendisi gönlümde taht kurdu. Bir anda farklı bir kişi olmuştum. Efendi birkaç normal kelamdan başka birşey söylemiyordu ama bir anda dünyaya farklı bir şekilde bakmaya başladığımı hissettim. İçimi bir mutluluk, huzur hali kapladı. Sami Efendi sanki ruhuma nüfuz etti. Sonnraki hayatımda İslam'ın her rüknünü yaşamaktan ayrı bir zevk alır oldum. Elhamdülillah Efendiye böylece kavuşma nimetine erdik.
Dönüşte memlekete geldim ve teyzemin kızı Ulviye hanımla nişanlandık. Evvela ma'nevi nişanı sonra maddi nişanı tamamlamış olduk. Malumunuz Ömer ağabey de Sami Efendi Hazretleri'nin damadı oldu.
Tıbbiye tahsilim üç yıl daha devam etti. Okul biterken Ankara'ya tıp fakültesi açıldı. Ankara'da Cebeci Hastanesi'nde staja başladım.
Ankara'da doktorluk başlayınca serbestlik var diye herkes bıyık bıraktı, ben de bıraktım. Staj bitirme imtihanına sıra gelince "İmtihanı yapacak hoca bıyık sevmiyormuş bıyık bırakanları geçirmiyormuş" dediler. Herkes bıyığını kesti yalnız ben kesmedim. İmtihanda size ilk önce bir hasta veriyorlar muayene edip teşhisi koyuyorsunuz. Sonra arkasından bir bir sualler geliyor, bilemezseniz bir başka stajyere geçiyorlar. Soruların hepsine verdiğim cevaplar üzerine üstün başarı ile geçmiştir deyip bir de alanımızla ilgili kitap hediye ettiler. 'Bıyığın var mı yok mu' diye sormadılar.
Sonra Bursa 5. kolorduya tayin oldum. Oraya gelince dediler ki "Hasan Atakan Paşa bıyıklıları sevmez, sen bıyıklarını kes onun huzuruna öyle çık." Ben de "Doktor olmamayı göze alarak bu bıyıkları kesmedim, burada da kesmem" dedim. Hasan Atakan Paşa'ya çıktık. Paşa beni görünce hiçbir şey demedi. Sonradan kendisi ile o kadar samimi olduk ki evi Bursa Hastanesi'nin yanında olmasına rağmen kendisinin ve çocuklarının muayenesini ve tedavisini ben yapardım.
İSLAMÎ HİZMETLERİN İÇİNDE...
Y. S. TAN: Efendim o dönemlerde Ömer Kirazoğlu Bey'le birlikte İslamî hizmetlerin, İslamî mücadelenin içinde olmuşsunuz. Bildiğimiz kadarıyla İslam'ın Nuru Mecmuası'nı çıkartmışsınız.
D. AKSOY: Elimizden geldiği kadar. Talebelik döneminde Ömer Kirazoğlu ağabey ve Ali Kemal Belviranlı Bey ile İslam'ın Nuru mecmuasını çıkarttık. İki sene sonra yardım eden olmayınca ara verdik.
Ankara'ya gelince İslam mecmuasını Mehmet Şevket Eygi Bey ile birlikte çıkarttık. Kemalettin Şenocak Bey'i derginin müdürü yaptık. Mecmua çıkınca muayenehaneme gelir ondan sonra gidecek yerlere postalanırdı. Hamâliye işleri de hep sırtımdan geçerdi elhamdülillah.
Yine üniversite yıllarında bir gün Ömer ağabeyle birlikte konuşurken dedik ki; "Mehmet Âkif'in ölüm yıl dönümü geldi. Milli şairimiz olmasına rağmen, aynı zamanda büyük bir mücahit ve şahsiyet olmasına rağmen Mehmet Akif ölüm yıldönümünde niye kutlanmaz?" Orada Mehmet Akif için bir anma programı yapma kararı aldık.
Mehmet Âkif'in damadı muhaddis Ömer Rıza Doğrul Cumhuriyet gazetesinde çalışıyordu. Gazeteye gittik ve kendisine; "Bu sene üniversite gençliği Mehmet Âkif'in ölüm yıldönümünü kutlama kararı aldı. Gazetenizde üç gün ilan eder misiniz?" dedik. Sonra Tasvir Gazetesine gittik onlara da aynı şeyleri söyledik. Üniversite talebesi diye bahsettiğimiz üç kişiydik; Ömer Kirazoğlu ben ve Mustafa Mıhçıoğlu. Sonra hâfızlara ve Mehmet Akif'i anlatabileceklere gittik "Böyle bir program yapılacak, gelir misiniz ama şekerimiz de yok, paramız da yok" dedik. Geldiler, Mihrimah Sultan Cami'nin içi dışı lebalep doldu. Kürsüye çıkan Mehmet Âkif'in arkadaşlarını ve hâfızları ben çıkarıp indiriyordum. Merasim bittikten sonra kabrinin başına gidip fatihalar okuduk. Muhaddis Naim Efendi ile yan yana yatıyorlar. Mehmet Akif'i anma programlarının başlangıcı böyle oldu. Sonra elhamdülillah devam etti gitti. Bu dava hangi şartlardan gelmektedir yeni nesiller bilsin.
Mimar Sinan'ı anma programı Türkiye'de yine böyle ilk defa bizim girişimimizle başlamış oldu.
Fatih'in gününü de tesîd edelim dedik, ilan ettik zamanın Valisinin de geldiği bir merasim oldu hamdolsun.
Piri ekmel Efendimiz Esat Erbilî Hazretleri malumunuz büyük bir mazlumdur. Menemen hadisesinden sonra askeri hastanede şüpheli bir şekilde vefat ediyorlar. Mezarının yeri ise bilinmiyor. Sami Efendi Hazretleri İzmir'e gelip mezarlıktaki yerini keşfen tespit ediyorlar. Daha sonra askeri kaynaklara müracaat ederek yerin orası olduğunu teyit ettim. Belediye 1954 yılında mezarlığı satışa çıkarıyor. Sami Efendi de parasını vererek mezarlığı satın aldırıyorlar. Sonra mezarlığın bir bölümüne cami yaptırılıyor. Mezarın yerleştirilmesini ve caminin yapımını Ahmet Dayhan ağabeyin oğullarından öğrenebilirsiniz. Esat Erbilī Hazretleri'nin medfun olduğu mezarın üstü kapalı bir kitaplık haline getiriliyor. Pir Efendimiz kitaplıktaki masanın altında medfundur.
Turgut Özal Milli Selamet Partisi'nden İzmir adayı olarak ilan edilince aynı devrede ben de İzmir'den birinci derecede Senatör adayı olarak iştirak ettim. Bazen beraber bazen ayrı ayrı bir ay birlikte çalıştık. O zaman yeni bir Anadol marka araba almıştım, çalışmamız esnasında hurdaya çıktı. Bütün kasabalara köylere kadar dolaştık. Seçilemeyince Turgut Bey Amerika'ya gitti.
Çalışma Bakanlığı Müsteşarı iken yardımcısı ile birlikte evime gelip çalışma hayatı ve iktisadi tedbirlerle ilgili düşüncelerimi, tavsiyelerimi alıp not ettiler.
Efendi! Madem nefes alıp veriyoruz, madem canımız vücudumuzda o zaman dinlenmek diye bir şey yoktur. En son nefese kadar çalışmak vardır. Sonrasında mezarda çok dinleneceğimiz inşallah.
DOKTORLUK... AMERİKA'YA GİDİŞ
Y. S. TAN: Meslek hayatınızda kalmıştık Efendim, lutfederseniz oradan devam edelim.
D. AKSOY: Mütehassıs olarak Ankara Askeri Hastanesi'ne tayin olduktan sonra başhekime dedim ki "Efendim klinik çalışması isterim laboratuvarlar beni tatmin etmez." Otuzar yataklı iki kulübe verildi, orada intaniye kliniğini kurmuş oldum. Hiç unutmam o 60 yataktan 58'i tifo olmuş jandarma erleri ile doldurulmuştu. Alelusul tuvaletler kazılmış ve lağımın içme sularına karışması neticesinde tifo olmuşlardı. Ayrıca bağırsağı delinmiş iki ümitsiz vakayı da bizim servise yatırmışlardı. Allah'ın izniyle fire vermeden elhamdülillah hepsinin iyileşmesini sağladık.
O zamanlar antibiyotikler yeni çıkmıştı. Antibiyotik üzerine bir seminer hazırladım ve hastanedeki doktorlara bu semineri sundum. Başhekim dinledikten sonra "Bu semineri Ankara Gülhane Tıp Akademisi'nin doktorlarına ve profesörlerine de sunar mısın?" dedi. "Hazırlıklarımı yapayım efendim" dedim. Elhamdülillah bu seminerler sonucunda Gülhane Askeri Tıp Akademisi'nde ve Ankara'daki diğer tıp çevrelerinde mümtaz bir yere sahip oldum.
Bu arada % 80 ini kandan %20 sini gaitadan alarak tifo mikrobunu ürettim ve enteresan neticeleri ulaştım. O sırada bir kurs için Amerika'ya gitmek icabetti. Elde ettiğim neticeleri götürüp oradaki ehline takdim ettim. Onlar "Bizim burada yıllardır tifo hastalığına rastlamadık onun için sizin araştırmalarınız Avrupa'daki Kaffman Enstitüsü'ne götürülebilir. Biz onunla uğraşmıyoruz" deyince öylece kaldı.
AMERİKA'DA SAMİ EFENDİ'Yİ GÖRDÜM
Y. S. TAN: Amerika'ya gidişiniz nasıl olmuştu anlatır mısınız efendim?
D. AKSOY: O tarihte Amerika Türkiye'den medical advance için iki doktor istiyor. Sınav açılıyor ve sınava iştirak edenlerin içinde yalnız fakir kazanmışım. Personel Daire Başkanı Ali Erkan Bey beni Kara Kuvvetleri Komutanı Cemal Gürsel Paşa'ya götürdü ve dedi ki "Efendim açılan sınavı kazanan sadece Dr. Dursun Aksoy Bey oldu. Fakat Amerika'dan iki kişi istiyorlar ben de daha önce oraya kurs için gitmiştim, izniniz olursa ikinci kişi de ben olarak gideyim." Cemal Paşa müsaade edince 1959 yılının son ayında gemiyle Amerika'ya ulaştık.
Odalarımıza yerleştiğimizin ertesi günü şahsımıza yazılmış birer davetiye mektubu geldi. Davetiye mektubu Baptist kilisesinden geliyordu. "Mazeretiniz yok ise pazar günü bulunduğunuz yerden alınacaksınız" diyordu. Arkadaşım gidelim deyince kiliseye gittik. Oturduğumuz masalarda herkesin önünde birer İncil ve ilahi kitabı vardı. Karşımızda 7-8 papaz, sol tarafımızda 25-30 rahibe, sağ tarafımız yine aynı rakamda rahip adayı vardı. Papaz "İncil'in şu bölümünü okuyorum isteyen takip etsin" diyordu biz de takip ediyorduk. Takip ederken içime bir hüzün çöktü. 'Bir müslüman olarak sen Türkiye'den kalk gel ve bir muvahhit olarak Baptist kilisesinde ayin dinle bu ne haldir' diyordum kendi kendime. Tam o sırada rahiplerin üstünden bir manzara açıldı gözümün önüne. Çam ağaçlarından oluşan çok güzel bir orman ve ortasından akan bir ırmak vardı. Irmağın başında Sami Efendi Hazretleri'nin suretinin temessül ettiğini gördüm. Heybetiyle duruyordu.
Merasime 22 ayrı devletten insan gelmişti. Ayinden sonra bizi bir başka salona alıp yemek ikram ettiler. Yemeğe başlamadan önce bir rahibe yemek duası yaptı ve yemeğe herkes öyle başladı. Daha sonra arzu edenleri gezmeye götürüp orada ikramlarda bulunuyorlar. Sonradan anladım ki bunların hepsi kilise tarafından finanse ediliyor ve içinde boşluk olan insanları kendilerine çekmek istiyorlar. Nitekim bağlananlar da oldu.
İKİNCİ KOCA YUSUF AMERİKA'YA GELDİ
Amerika'daki eğitimimiz dokuz ay devam etti. Oradayken üçaylar başlayınca elhamdülillah üçaylar orucumu hayatım boyunca tuttuğum gibi orada da aksatmadım. Bayramı yaptıktan sonra ertesi gün Şevval orucuna başladım. Personel Daire Başkanımız Ali Erkan Bey bana "Gel bir çay içelim" dedi, ben de kendisine "Oruçluyum" deyince, "Yav geldiğinden beri oruç tutuyorsun, seninle geldiğime bin pişman oldum, açlıktan gebereceksin başıma da bela olacaksın" dedi. Onu böyle hakaretâmiz konuşur görünce ben de kendisine "Oruç tuttuğum için kuvvetim eksilmedi, üstelik arttı. İstediğin kişiyle güç yarışı yapmaya hazırım" dedim.
Eğitimi üç sınıf halinde görüyoruz ve her sınıfta 75'er kişi var. Ali Erkan Bey bütün kursiyerlere "Dursun ile güç yarışı yapmak isteyenler çıksın" diye ilanda bulundu. Karşıma 35 kişi kadar çıktı. Karşı karşıya geldiğimiz kişiyle bileklerimizden tutuyoruz kim diğerini arka tarafına atarsa o kuvvetini ispat etmiş oluyor. Rabıtamı yaptım ve Rabbime niyazda bulundum. Sonra arka arkaya 35 kişiyi arka tarafıma attım. Bazılarını o kadar kuvvetle çekiyordum ki 3- 5 metre gidip yere kapaklanıyorlardı. İçlerinde benim iki katım irilikte olanlar vardı. Bendeki heyecan azami dereceye çıkınca en sonuncuyu da bacaklarından ve kollarından tutup başımın üstüne kaldırdım ve yere bıraktım. Bunun üzerine "Smith'i de kaldırabilir misin?" dediler. Smith 130 kiloluk bir Amerikan yüzbaşısıydı. Elhamdülillah tuttum onu da kaldırdım.
Yenilen güreşe doymazmış derler. Bana "Bilek güreşine var mısın?" dediler. Bu sefer taliplim daha çok çıktı. Tahminen 10 kişiyi devirdikten sonra karşıma Arjantinli bir yarbay çıktı. Parmakları benim bileğim kadar bir adam azmanı. Elinden tutunca dirseğim masaya yetişmiyor. Onun elini de masaya vurunca adam "Türk tiger" diye bağırarak masadan fırladı. Arkasından kimse gelmedi ve o işte öylece bitti.
Durumu okul komutanına anlatınca komutan benim için bir resepsiyon düzenledi ve orada "İkinci Koca Yusuf Amerika'ya geldi" dediler. Resepsiyonda hanımlar, erkekler bana bakıyorlar ve "Bu adamın boyu bu, kilosu bu, nasıl oluyor da bu kadar adamı deviriyor" diyorlardı. Hadise gazetelere kadar intikal etti. Rabbimin dininin şerefini yükseltmek istediğimden dolayı Cenabı Hak böyle bir gücü ve başarıyı verdi elhamdülillah. Hazreti Ali nasıl Hayber Kalesi'nin kapısını tutup kaldırdıysa o sırada bana önüme ne gelirse tutup kaldırma hissi geliyordu. Hatta deselerdi ki 'Amerikan kıtasını tut japonya'ya at' bunu yapabilecek bir hissiyat vardı içimde.
Fakat bu hadiseden sonra başım belaya girdi. Hanımlar görüşmek istiyor çeşitli taleplerde bulunuyorlardı. "Kursum var, dersim var" diyerek atlatıyordum. Bir gece saat 2:00'de odamın kapısı çalındı açtım 25 yaşlarında sarışın Amerikalı bir hanım. "Ne istiyorsunuz?" dedim. "Seninle görüşmek istiyorum" dedi. Ben de kendisine "Hanımefendi, ben evliyim beş tane çocuğum var ve bizim dinimizde zina haramdır" dedim. "Cüzdanımı unutmuşum geri dönemem burada kalayım" dedi. Aşağıya indim bir taksi çağırıp ücretini ödedim o imtihandan da öylece kurtuldum.
SAMİ EFENDİ HAZRETLERİ İLE 8 HAC
Y. S. TAN: Efendim rabıtayı yaptığınızda her zaman yanınızda Sami Efendi Hazretleri tecessüm ediyor muydu?
D. AKSOY: Bazen daraldığım zamanlarda tecessüm ediyordu ama yaptığım her rabıtada mutlaka feyzini hissediyordum.
Y. S. TAN: Sami Efendi Hazretleri ile yolculuklarınız, çeşitli hatıralarınız olmuştur. Bunlardan hatırladıklarınızı paylaşabilir misiniz?
D. AKSOY: Amerika'dan döndükten sonra İzmir'de iki yıl kadar Sıhhi Hizmet Okulunda öğretmenlik yaptım. İzmir'e yerleşmemiz öyle oldu.
Bayramları İzmir'de yaptıktan sonra birinci günü akşam otobüse biner İstanbul'a gelir ve Sami Efendi Hazretleri'nin ziyaretinde bulunurdum. Kendileri İstanbul'da bulunan ulema ve sulehayı bayram ziyaretinde bulunurlardı. Musa Bey Hazretleri ile birlikte yanlarında bulunurdum.
1966 yılında emekli oldum. O seneden sonra 8 yıl Sami Efendi Hazretleri ile her sene birlikte hac yapma şerefine nail oldum. Kafilemizde bulunan herkes Müzdelife'de şeytana atılacak taşları toplarken belki Sami Efendi Hazretleri vekalet verir diye fazladan taş toplarlardı. Sami Efendi Hazretleri 7 sene taş vekaletini bana verdiler. Dördüncü gün her taraf sakinleşince Sami Efendi Hazretleri tek tek taşlarını atarlardı.
Hac ibadeti bitince Sami Efendi'nin saç tıraşını da bendeniz yapardım. Saç traşını alnının üstünden başladığım zaman "Tıraşa sağ şakağımın kenarından başla arka tarafa doğru bir daire çizip sol şakağımın kenarından bitir sonra başımın üstüne traş et" buyurmuşlardı.
Tırnak kesme adabıyla ilgili de şöyle buyurmuşlardır; "Tırnak kesmeye sağ elin işaret parmağından başlanır, serçe parmağına doğru devam edilir sonra sol elin serçe parmağından baş parmağa kadar gelinir, en son olarak ta sağ elin baş parmağının tırnağı kesilir. Bu, İmam Nevevi'nin usulüdür"
İzmir'e yerleştikten sonra Sami Efendi Hazretleri İzmir ve civarındaki 8 vilayetin ihvanı ile ilgilenme vazifesini fakire verdiler. Sohbetleri düzenlemek, dersleri kontrol etmek ve ihvanın hizmeti için 8 vilayeti devamlı dolaşırdım. Daha sonra yardımcı olarak İlhan Armutçuoğlu Bey'i verdiler. Onunla birlikte bereketli seyahatlerimiz, feyizli sohbetlerimiz oldu. Seyahatlere teheccüt vakti çıkar kazalardan köylere kadar gidilmesi gereken her yere giderdik. Elhamdülillah bu hizmet senelerce devam etti.
Gelecek Ay:  Manevi Yoldan İstifade İçin...

 

Yorum Yazın

Facebook