YABANCI DÜŞMANLIĞI, İSLAMOFOBİ VE TÜRKİYE-AVRUPA İLİŞKİLERİNDEKİ SANCI

0

Türkiye 16 Nisanda önemli bir referanduma gidiyor.  Parlamenter sisteme devam mı yoksa Cumhurbaşkanlığı sistemine dönüş mü? 17 Nisanın sabahında bu sorunun cevabını almış olacağız.

Referandum öncesi Türkiye’de siyasi tansiyon bir hayli yüksek. İçerideki yüksek tansiyona paralel dış politikada da yüksek tansiyonlu günler yaşıyoruz. Özellikle de Avrupa ülkeleri ile.

Türkiye ile Avrupa Birliği ilişkileri malum uzun zamandır bir hayli gergin. Özellikle 15 Temmuz başarısız darbe girişimi sonrası Avrupa’nın ikircikli politikaları sebebiyle bozulmaya başlayan, mülteciler konusuyla derinleşen görüş ayrılığı giderek daha da derinleşti, hatta krize dönüştü.

Görüş ayrılığının krize dönüşmesinin birçok sebebi var elbette. Bunlardan biri Avrupa genelinde gerçekleşen ve gerçekleşecek olan seçimlerde aşırı sağcı partilerin yabancı düşmanlığını ve İslamofobiyi siyasi ranta dönüştürme gayretleri… Bunu da özellikle Türkiye üzerinden yapma eğilimleri… Tıpkı İngiltere’nin Avrupa Birliği’nden ayrılma sürecinde yaşananlar gibi…

Hollanda’da geçen ay gerçekleşen seçimlerde de benzer şeyler yaşandı. Seçim öncesinde aşırı sağcı partiler yabancı düşmanlığı ve İslamofobi üzerinden oylarını artırmaya çalıştılar.

Yabancı düşmanlığı ve İslam karşıtlığının oy getirdiğini gören diğer partiler de aşırı sağ ile bu anlamda yarışa girdiler ve bunu Türkiye ve siyasileri üzerinden yaptılar.

Hollanda’da aşırı sağcı, İslam düşmanı, neofaşist Özgürlük Partisi (PVV) lideri Geert Wilders neredeyse tüm politikasını Türk ve İslam düşmanlığı üzerine kurup sert söylemlerle Türkiye’ye saldırırken,  iktidardaki Özgürlük ve Demokrasi için Halk Partisi’nden Başbakan Mark Rutte  ise Türkiye düşmanlığında Wilders ile yarışa tutuştu.  Türk bakanların Hollanda’da Türk vatandaşlarla buluşmasının engellemesi, Hollanda polisinin bakanlara destek için toplanan Türklere yönelik son derece sert ve kaba müdahalesi yabancı düşmanlığını oya dönüştürme yarışının bir parçası oldu.

Türkiye düşmanlığı üzerinden yapılan bu yarış Başbakan Mark Rutte’un seçimleri kazanmasında önemli bir rol oynadı. Ama Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın ifadesiyle “Başbakan Rutte seçimi kazandı ama Türkiye’yi gibi bir ülkeyi kaybetti.”

Cumhurbaşkanı Erdoğan,  bu süreç içerisinde Hollandalı muhataplarına çok ağır ifadelerle yüklendi. “Nazi kalıntısı”,  “Faşist” gibi oldukça sert ifadeler kullandı ve Türkiye-Hollanda ilişkileri kopma noktasına geldi…

***

Benzer bir durum Türkiye ile Almanya ilişkilerinde de yaşanıyor. Almanya ile ilişkiler en az Türkiye-Hollanda ilişkileri kadar gergin. Hatta Ankara ile Berlin arasındaki tansiyonun hiçbir zaman bu denli yükselmediğini söylemek mümkün.

Evet, Almanya da seçime gidiyor. Tüm Avrupa’yı etkisi altına alan yabancı ve İslam düşmanlığı Almanya siyasi kamuoyunu da esir almış vaziyette.

Ve yine Almanya’da da yabancı düşmanlığı Türkiye ve siyasileri üzerinden yürüyor ne yazık ki. Almanya, siyasileriyle, medyasıyla Türkiye’ye ve onun siyasi kadrolarına yönelik düşmanca denebilecek bir yaklaşım içerisinde.

Politika yapıcılarıyla, yayın organlarıyla Almanya’nın Türkiye’ye yönelik bu yaklaşımını, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ı, “Diktatör” gibi benzetmelerle karalamalarını sadece  yaklaşmakta olan seçim süreciyle izah etmek mümkün mü peki?  Elbette mümkün değil. Almanya’nın Türkiye karşıtlığının arka planına ilişkin yapılan analizlerde pek çok iddia dillendiriliyor.

-Ekonomi en önemli sebeplerden biri. Ekonomik değerlendirmelere yansıdığı kadarıyla küresel anlamda güç dengeleri bozuluyor artık. Ekonomik güç dengesi Batı’dan Doğu’ya kayıyor.  Dünyanın ağırlık merkezi değişiyor bir başka deyişle. Bu anlamda gelecek vaat eden Türk ekonomisi pek çok alanda Almanların rakibi olma yolunda önemli adımlar atıyor. Başta inşaat ve savunma sanayi olmak üzere Türkiye, Afrika’da, Ortadoğu’da ve Asya’da sanayi devi Almanya ile yarışıyor. Ekonomik ve siyasi anlamda güçlenen bir Türkiye, Almanya’nın ve genel anlamda Batı’nın ekonomik çıkarlarını tehdit ediyor.

-Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın dominant siyasi kimliğinin Almanya’daki vatandaşlarımız üzerindeki etkisi, onları, Alman toplumuna entegre olurken asıllarını unutmamalarını telkin etmesi ve bunun karşılık bulması, ülkesindeki Türkleri bir türlü asimile edemeyen Almanları son derece rahatsız ediyor.

-FETÖ ve PKK terör örgütlerinin lobilerinin Almanya’da Türkiye aleyhinde yürüttükleri çalışmalar, Almanya’nın Türkiye’ye yönelik politikalarını derinden etkiliyor. FETÖ ve PKK, ilişkili oldukları medya organlarıyla ve kurdukları derneklerle Alman siyasetçileri Türkiye aleyhinde kışkırtıyor.

- Almanya hükümeti zaman zaman siyasi mülahazalarla Türkiye’ye karşı bu örgütleri kullanıyor. Nitekim, Almanya’ya kaçan FETÖ’cülerden neredeyse kendine istihbarat ağı kuran, Alman İstihbarat Servisi’nin (BND) Şefi, Bruno Kahl, darbe girişiminin arkasında Fethullah Gülen’in bulunduğuna dair delil olmadığını ileri sürerek, FETÖ’yü dinî ve seküler eğitim için çalışan sivil bir cemaat olarak nitelendirebiliyor.

***

İkili ilişkileri zehirleyen tüm bu olumsuzluklara rağmen “Türkiye-Almanya ve genel anlamda Türkiye-AB ilişkileri nereye evrilecek?” sorusu oldukça önem arz ediyor.

Türkiye’de referandum ve Avrupa genelindeki seçim süreçleri atlatıldıktan sonra ilişkiler tekrardan makul bir zemine oturur mu?

Yoksa Avrupa’da yükselen yabancı düşmanlığı, İslamofobi ve aşırı sağcıların nefret söylemi ilişkileri zehirlemeye devam eder mi? Nihayetin de ilişkiler kopar mı? İlişkilerin kopması Türkiye ve Avrupa ülkeleri açısından, ekonomik ve siyasi anlamda ne gibi sonuçlar doğurur?  İlişkilerin kopması kimin işine gelir?

Tüm bu soruların cevapları oldukça önemli. Malum, Türkiye’nin Avrupa Birliği’nde yeri olmadığı dillendiren çevreler Türkiye ile üyelik müzakerelerinin sonlandırılması gerektiğini ısrarla dillendiriyor. İlişkilerin kopmasından bu çevrelerin son derece memnuniyet duyacağı muhakkak. Terör örgütleri PKK ve FETÖ’nün de memnuniyet duyacağından kuşku yok.

AB Bakanı Ömer Çelik “Türkiye’nin milli gururunu, onurunu inciten her yaklaşıma karşı gereken cevabı vereceğiz ama milli çıkarımızla ilgili dengeyi de gözeteceğiz” diyor.  Çelik, “Türkiye’nin bazı rakipleri var. Bu rakiplerin bazıları krizleri Türkiye için bir kopuşa çevirmeye çalışıyor. Biz Avrupa’daki aşırı sağcıların da bunu kopuşa çevirmeye çalıştıklarını biliyoruz. Avrupa’da olmayan bazı rakiplerimizin de bunu yapmaya çalıştığını biliyoruz. Bu krizleri bizim aşırı sağın egemen olduğu bir kopuşa çevirmememiz lazım” diye ekliyor.

 “Terör örgütlerinin Türkiye’nin Avrupa Birliği ve Avrupa’daki bazı ülkelerle arasındaki ilişkilerin bozulmasını istiyor. Terör örgütlerinin beklentilerini gerçekleştirmeyeceğiz.” şeklindeki açıklamalarda Ekonomi Bakanı Nihat Zeybekci’ye ait.

Sonuç olarak hem Türkiye hem de Avrupa Birliği ülkeleri ilişkilerin nasıl sürdürüleceği noktasında ciddi bir yol ayrımında. Bundan sonra ilişkilerin nereye evrileceğini önemli ölçüde Avrupalı siyasetçilerin Türkiye’ye yönelik tutumlarını değiştirip değiştirmeyeceği belirleyecek.  Cumhurbaşkanı Erdoğan; “16 Nisan bittikten sonra masaya oturacağız, konuşacağız. Bu devran böyle yürümez” diyerek tamda bunu kastediyordu.

Avrupa’da Müslümanları Bekleyen Tehlike…

Trump’ın ABD’deki seçim zaferinin ardından Trumpizmin Avrupa’da da etkili olacağı bekleniyordu. Son dönemde Avrupa’da yaşananlara bakılacak olursa bu etkinin tahmin edilenden çok daha büyük olacağını söylemek mümkün.

Yabancı düşmanlığı ve İslamofobi artık Avrupa siyaset arenasında en geçerli siyasi akçe haline gelmiş vaziyette.  “Yabancı ve İslam düşmanlığı oy getiriyor” kanaati her geçen gün biraz daha yayılıyor Avrupa siyaset arenasında. Buna merkezdeki partiler de katılıyor.

Yabancı ve İslam düşmanlığının revaç bulduğu bir süreçte Avrupa Birliği Adalet Divanı, “İşverenlerin, çalışanlara başörtüsü yasağı getirebileceği” yönünde bir karara imza attı. “Bu yasağın dini özgürlüklerin kısıtlanması olarak görülmeyeceği” gerekçesiyle birlikte. AB bünyesindeki en yüksek mahkemenin bu gerekçesine istinaden başörtüsü yasağını ilk uygulayan Avusturya’daki bir okul oldu…

Bundan sonra Avrupa’da bu türden kararların arkasının geleceğini öngörmek hiç de zor değil. Nitekim Fransa’da cumhurbaşkanı adaylarından aşırı sağcı Le Pen başörtüsünü sokakta dahi yasaklayacağı vaadini sürdürüyor…

Danimarka’daki aşırı sağcı partiler Danimarka kültürünün güçlendirilmesi için okul kantinlerinde ‘domuz eti’ yenilmesi gerektiğini dillendiriyor…

Hollanda’da pek çok siyasi parti yabancı ve İslam düşmanlığı konusunda, Kur’an’ı yasaklayacağını söyleyen neofaşist Özgürlükler Partisi lideri Geert Wilders ile yarış halinde...

Ve daha nice endişe verici durum söz konusu hemen hemen tüm Avrupa ülkeleri genelinde… Sözün özü Avrupa, ikinci dünya savaşı öncesindeki konjonktüre doğru hızla yol alıyor. Avrupa’daki yabancılar ve özellikle de Müslümanlar açısından çok sıkıntılı geçecek bir dönemin kapısının aralandığını söylemek mümkün.

Yedinci Yılına Girerken Suriye İç Savaşı

15 Mart 2011’de başlayan Suriye savaşı yedinci yılına girdi. Taş üstünde taşın kalmadığı Suriye’de geride kalan 6 yıl boyunca büyük insanlık dramları yaşandı. Arap baharı ile başlayan ancak Suriye’de sonbahara dönüşen özgürlük talepleri, Suriye halkına ağır faturalar ödetmeye devam ediyor.

Dış ülkelerin de desteğiyle kısa sürede iç savaşa dönüşen olaylarda 12 milyondan fazla insanı evlerinden edildi, 6 milyon civarında Suriyeli ise ülkelerini terk etmek zorunda kaldı.

Birleşmiş Milletlerin dahi savaşın üçüncü yılından itibaren ölümleri saymadığı çatışmalarda şu ana kadar resmi olmayan rakamlara göre 600 binden fazla insan hayatını kaybetti.

Rusya ve başta İran olmak üzere Şii cephesinin desteğini arkasına alan Beşar Esad rejimi başta DEAŞ, PKK ve El Kaide olmak üzere dünyadaki bir çok terör örgütünün de Suriye’de yuvalanmasına neden olan bir faciaya kapı araladı.

Altı yılı geride bırakan iç savaşı sona erdirebilmek için uluslararası çabalar devam ediyor. Ama umutlar son derece zayıf. Küresel ve bölgesel güçlerin Suriye üzerindeki güç ve paylaşım kavgası son sürat devam ediyor çünkü.

Suriye coğrafyasının hemen her metrekaresinde farklı bir savaş yürüyor. Suriye’deki küresel güç mücadelesindeki en kritik noktalardan biri şimdilerde Suriye’nin kuzeyinde cereyan ediyor.

DAİŞ’in elindeki Rakka’yı kimler kurtaracak?

Rakka, Türkiye ve ÖSO desteğiyle mi DAİŞ’den temizlenecek yoksa ABD ve Rusya, Türkiye’ye rağmen bir terör örgütünü diğer terör örgütü eliyle mi bölgeden uzaklaştıracak?

Trump yönetimi neden Rakka stratejisini bir türlü netleştiremiyor?

Türkiye, ABD ve Rusya’ya rağmen Münbiç’teki PYD terör unsurlarına yönelik bir operasyon başlatacak mı? Bu durumda ABD’nin, Rusya’nın tavrı ne olur?

ABD ve Rusya neden PYD/PKK kartını bırakmak istemiyor?

Terör örgütü PYD’nin ABD tarafından silahlandırılmasının tek nedeni DAİŞ’e karşı savaşacak olması mı yoksa onun ardında ABD’nin başka gizli bir ajandası söz konusu mu?

Mesela terör örgütü PYD ABD’nin kendisine verdiği oldukça sofistike silahlar daha sonra kime doğrultacak?

Rusya’nın Suriye’nin Afrin şehri yakınlarında PKK’nın Suriye kolu YPG’ye üs kuracağı iddialarını Moskova yalanladı.  Ancak, bu yalanlamayı pek inandırıcı bulmuş değil. Rusya yönetiminin PYD konusunda tavrı çok da net değil ve Türkiye bundan rahatsız.  Dolayısıyla Türkiye’nin, ilişkilerini düzelttiği Rusya’ya ve onun Suriye stratejisine ne kadar güvenebileceği sorgulanıyor haklı olarak.?

PKK’nın konuşlandığı tüm bölgelerde İran’ın Şii Hilali projesi için açılan koridorun güvenliğini sağlayacak iddiaları, PKK’nın bölgede tutunabilmek için Şiilerden hem askeri hem de mali yardım aldığı iddialarını nasıl okumak gerekiyor?

Evet Suriye’deki iç savaşta altı yıl geride kaldı ama hâlâ önümüzü görebiliyor değiliz. Suriye’nin ve bölgenin geleceğine ilişkin pek çok kritik soru gündemdeki yerini koruyor.  Bu, Suriye’yi ve bölgeyi daha çok konuşacağımız anlamına da geliyor…

Yorum Yazın

Facebook