Yıldızı Parlayan Türkiye

Aylardır salgın tehdidi altındaki dünya yavaş da olsa yeni normaline ayak uydurmaya çalışıyor. Yeni normalimize alışırken salgın haricindeki meseleleri de artık daha fazla konuşmaya başladık. Küresel gündemde konu çeşitliliği bir hayli arttı. Hem de ne artış...

Aylardır salgın tehdidi altındaki dünya yavaş da olsa yeni normaline ayak uydurmaya çalışıyor. Yeni normalimize alışırken salgın haricindeki meseleleri de artık daha fazla konuşmaya başladık. Küresel gündemde konu çeşitliliği bir hayli arttı.  Hem de ne artış...

Doğusundan batısına hemen her coğrafya fokur fokur kaynıyor. Korona günlerinde de gündemden düşmeyen Doğu Akdeniz’deki yüksek tansiyon yine gündemin en sıcak başlığı olmayı sürdürüyor. Türkiye’nin müdahalesi ile dengelerin değiştiği Libya yine bölgesel ve küresel güçlerin mücadele alanı ve kavga sürüyor.

-Ortadoğu’da, ABD bir taraftan Esed rejimini ekonomik yaptırımlar üzerinden sıkıştırırken öte yandan Fransa ile birlikte terör örgütü YPG’yi inatla yeni Suriye’nin parçası haline getirmek için yoğun bir mesai harcıyor. Türkiye ise bir taraftan olup biteni yakından takip ederken sınır hattı boyunca terör örgütü yuvalarına Pençe-Kaplan harekâtı ile bölgede bir garnizon devleti kurmaya çalışan ABD ve Fransa’ya adeta “çevirdiğiniz dolapların farkındayım” mesajı veriyor.

-Türkiye öte yandan Doğu Akdeniz’de hava ve deniz sahasını kapatarak gerçekleştirdiği tatbikatlar ile Türkiye’yi Akdeniz’e hapsetme niyetinde olanlara askeri kapasitesinin sınırlarını da gösterdi.

-Libya’da Türklerden Osmanlı tokadı yiyen darbeci Hafter’in arkasından ağlayan Mısır’ın diktatörü Sisi ise bir taraftan Türkiye’ye kurusıkı tehditler savururken öte yandan, yaptığı devasa baraj ile Mısır’ı susuz bırakacak Etiyopya’ya karşı bir şey yapamamanın sancısı ile kıvranmakta.

-Asya’da ise bölgenin iki nükleer gücü Hindistan ile Çin’in sınır anlaşmazlığı sebebiyle birbirlerine elense çekmelerinin bir savaşa dönüşüp dönüşmeyeceği merakla gözlerle takip ediliyor.

Gündemdeki yoğunluğa bakar mısınız!

Daha ateş çemberindeki Amerika’da yaşananları saymadık bile. Afro-Amerikalı George Floyd’un ırkçı bir polis tarafından öldürülmesi sonrası Amerika’da önü bir türlü alınamayan protestoların sınırları aşıp Avrupa başkentlerine ulaşmasının ortaya çıkardığı kaotik ortam başlı başına konuşulması gereken bir gündem maddesi aslında…

Görüldüğü gibi dünyanın hemen her coğrafyasının sancılı bir meselesi var. Tüm bu gündemin detaylarını ve muhtemel sonuçlarına bize tahsis edilen sayfalar kapsamında değinmek mümkün değil. Biz, bizi daha yakından ilgilenen meselelere bakalım.

Geçen ayki yazılarımızda dünyayı tehdit eden Korona-19 salgınında Türkiye’nin pozitif anlamda ayrışan ülkelerden biri olduğunu söylemiştik. Aslında bu ayrışma sadece salgınla mücadelede gösterilen başarıyla sınırlı değil. Salgın öncesi ve sonraki süreçte Türkiye jeostratejik hamleleriyle de ayrışan, ön plana çıkan bir başka ifadeyle de yıldızı parlayan bir ülke oldu. 

Mesela, Suriye’de bir garnizon devlet kurulmasının önüne geçtikten sonra bölgesel ve küresel aktörlerin güç mücadelesine sahne olan Libya’da Türkiye hamleleriyle bütün dengeleri değiştirdi. Bu o kadar net ki, Libya’da rekabet içerisinde olduğumuz Batılı ülkelerin yayın organları bile bu gerçeği kabul etmiş vaziyetteler. Günlerdir Türkiye’nin Libya’da dengeleri nasıl değiştirdiğini yazıyorlar. Fransız,  Le Figaro Gazetesi Libya’daki tabloyu “Libya’nın Sultanı Erdoğan!” manşetiyle özetledi mesela.

Velhasıl, Batılı emperyalist devletlerle, bölgenin demokrasi karşıtı kimi Arap rejimlerinin yatırım yaptığı darbeci General Hafter, Türkiye’nin hamleleriyle Libya siyasi arenasında artık devre dışı bırakılmış savaş baronu bir figür artık.

Libya’nın Sisi’si yapılmak istenilen Hafter’in kaybetmesiyle Libya ve Doğu Akdeniz’de oyunları bozulan Yunanistan ve Fransa Türkiye’ye karşı amiyane ifadeyle en çok höyküren ülkeler olarak ön plana çıkıyorlar. Ama nafile bu höykürmelerinin sahadaki ve masadaki dengeleri değiştirmesi mümkün gözükmüyor. Çünkü eski Türkiye yok karşılarında. Onlar da bunun farkındalar. Yunan gazeteci Andreas Andrianopoulos, makalesinde: “Türkiye artık küçük bir ülke değil, Yunanistan’ın Türkiye karşısında taktik değiştirmesi gerekiyor.” ifadesini kullanıyor.

Tek başına Türkiye ile baş edemeyeceğini bilen Atina yönetimi, bölgesel ve küresel aktörlerle Türkiye’ye karşı ortak bir cephe oluşturmaya çalışıyor ama olmuyor.

Türkiye’nin gerek Suriye’de gerekse Libya ve Doğu Akdeniz’deki hamleleriyle hesapları bozulan ve bu durumdan en çok rahatsızlık duyan ülkelerden bir diğeri olan Fransa da ortaya çıkan yeni denklemi kabul etmekte bir hayli zorlanıyor. Onun da yapabileceği bir şey yok. Koca Fransa, “Türkiye, Doğu Akdeniz’de gemilerimizi vurmakla tehdit etti” şeklindeki yalanlarla NATO’ya ağlıyor… 

İsrail, Libya ve Doğu Akdeniz’deki yeni denklemden rahatsız olan ülkelerden bir diğeri. İsrail Ulusal Güvenlik Araştırmaları Enstitüsü: “Türkiye’nin Libya’daki kazanımları Tel Aviv’in çıkarlarını tehdit ediyor.” diyerek bu rahatsızlığı net ifadelerle izhar etti.

ABD’li düşünce kuruluşu Jamestown Foundation’ın Başkanı Glen Howard ise; ‘’Türkiye’nin Doğu Akdeniz’in geleceğinde rol almak konusundaki kararlılığını kabul etmeli ve ABD olarak Doğu Akdeniz’deki rolümüzü yeniden gözden geçirmeliyiz.’’ diyerek acı gelse de bu gerçeği kabul etmeye çağırdı ABD yönetimini.

Rusya da Libya’daki çıkarlarını Türkiye’ye rağmen tahkim edemeyeceğini gördü ve ona göre manevralar gerçekleştiriyor.

Sonuç olarak Türkiye, karşısındaki bölgesel ve küresel aktörlere rağmen sahada ortaya koyduğu etki ile hem Libya’ya çöreklenmek isteyen emperyalistlerin hem de Körfez’in darbe sevicilerinin emellerini kursaklarında bıraktı. Daha da önemlisi kendisini Akdeniz’e hapsetmeye yönelik çabaları boşa çıkarttı.

Gerek Kuzey Irak’ta terör hedeflerine yönelik operasyon ile gerekse de Doğu Akdeniz’deki kapsamlı tatbikat ile bundan sonra da bölgesel çıkarlarını hedef alan her türlü girişimi durdurmaya muktedir olduğu mesajını vermiş oldu cümle âleme. Türkiye’nin bu etkiyi ortaya koymasındaki en önemli amil, güçlü liderlik, risk alma ve savunma sanayiindeki kendi kendine yeterlilik olsa gerek.

Atalarımız boşa dememişler; “hazır ol ceng ü cidale istersen sulh u salah” diye. En temel dış politika kavramını bir kez daha vurgulayalım: Sahada kazanılmadan masada kazanılmıyor. Sahada kazanmak için de her anlamda güçlü olmak gerekiyor. Güçlendik daha da güçleneceğiz inşallah.

 

Arap Birliği’nin Türkiye Alerjisi

-Yemen’in harabe çevrilmesi, bölünmeye çalışılması,

-Suriye’de binlerce insanın katli, milyonlarcasının evinden yurdundan edilmesi,

-Irak’ın, İran ve ABD tarafından sömürülmesi,

-Lübnan’ın ekonomisinin çökertilmesi,

-İsrail’in Batı Şeria’yı ilhak kararı,

-Mısır’da seçilmiş bir cumhurbaşkanın hapishanede öldürülmesi,

Bunların hiçbiri Arap Birliği’nce olağanüstü toplanma nedeni yapılmadı.

Ama darbeci General Hafter’in Türkiye destekli UMH karşısındaki hezimeti Arap Birliği’ne göre olağanüstü toplanmayı gerekli kılan oldukça önemli bir gelişme olarak görüldü.

 

“ABD’yi Sovyetler’in Kaderi Bekliyor”

Önce Korona virüs ile mücadelede verilen çok kötü bir sınav ardından ise Afro-Amerikalı George Floyd’un ırkçı bir polis tarafından öldürülmesi sonrası önü bir türlü alınamayan protestolar silsilesi… Amerika durulmuyor. Açıkçası ülkeyi ateş çemberine çeviren öfkenin Kasım ayındaki seçimlere kadar durulması beklenmiyor. Gelmiş geçmiş en ırkçı ABD Başkanı Trump’ın memleketinde huzursuzluk ve gerilim tavan yapmış durumda.

Bu yüzden artık “Amerikan rüyasından” uyanma vaktinin geldiğine ilişkin yorumların ardı arkası kesilmiyor. Amerikalılar bile artık ülkeleri ile gurur da duymuyorlar.  (Son Gallup anketi Amerikalıların ülkeleri ile gurur duyma oranı 20 yılda yüzde 87’den yüzde 63’e düştüğünü gösterdi.)  Fransız Le Figaro gazetesi; “ABD’yi Sovyetler Birliği’nin kaderi bekliyor.” ifadeleriyle ABD’nin geleceğine ilişkin daha karamsar tahminlerde bulunuyor. Sovyetler Birliği’nin çöküşünden 30 yıl sonra ABD’yi de benzer bir kaderin beklediğini ileri süren gazete, bunun nedenini ise ABD Başkanı Donald Trump’ın ülkeyi ‘iç savaş’ atmosferine sürükleyen bir ‘intihar politikası’ gütmesine bağlıyor.

Kasım ayında yapılacak başkanlık seçimlerinden Trump ya yine zaferle çıkarsa, ne olur peki? ABD’li siyaset bilimci Francis Fukuyama, Amerika’daki ırkçılık karşıtı gösterilerin hedefi haline gelen Trump’ın yeniden kazanması halinde ABD’deki derin kutuplaşmanın devam edeceğini söylüyor. Haydi hayırlısı…

 

İslam Düşmanlarından Rol Çalanlar

Batılı bir televizyon kanalında sunucu soruyor: “Fransa Cumhurbaşkanı, Fransa’da siyasal İslam’a yer yok dedi, ne diyorsunuz?” Râbıtatu’l-Âlemi’l-İslâmî’nin Genel Sekreteri ve aynı zamanda Kral Selman’ın Müsteşarı olan, geçen aylarda Nazilerin eski toplama kampı Auschwitz’i ziyaret edip tüm insanlık için dua ve niyazda bulunan, hoşgörünün tüm insanlar arasında yayılmasından dem vuran din adamı Dr. Muhammed Îsâ cevaplıyor:

“Çok doğru, aslında sadece Fransa’da değil dünyanın hiçbir ülkesinde “Siyasal İslam’a” yer olmamalı.” Haber sosyal medya mecralarına yansıyınca bir okuyucu şöyle bir yorumda bulunmuş; “Müslümanlarla uğraştıkları kadar kâfirlerle uğraşmıyor bu sözüm ona din adamları.”

Gerçekten de ve üzülerek ifade etmek gerekirse Ortadoğu’nun kimi din adamlarının verdiği fotoğraf bu. Kul köle oldukları despotik rejimlerine meşruluk kazandırmak ve onların koltuklarını korumak adına, ülkelerinin yönetimine talip inançlı insanları “Siyasal İslamcılar” diye şeytanlaştırma görevinde üstlerine düşeni yapıyorlar. Batılılara, bütün din mensuplarına hoşgörü göstermenin gerekliliğinden bahsedip, o hoşgörüyü, anlayışı, kendi insanına, kendi din kardeşine göstermekten imtina ediyorlar. 

Yemenli aktivist, bu ironik durumu şöyle özetliyor: “Suudi Arabistan’da Hıristiyanlara ya da Yahudilere kardeşim diyebilirsiniz. Ama Müslüman Kardeşlerden birine, Türklere ya da bir Katarlılara kardeşim derseniz hapse boylayabilirsiniz hatta idamla bile yargılanabilirsiniz!”

 

 

 

Siyonist İsrail’i İkna Edemiyorlar

BAE, Suudi Arabistan ve Mısır yönetimleri Arap dünyasında artık, “Sahayinetül Arab- Siyonist Araplar” ya da  “Likutcu Araplar” diye anılıyor. BAE’nin veliaht prensi Muhammed Bin Zayid’in muhalif medyadaki lâkabı ise “Arapların Şeytanı”. Söz konusu ülkeler iyiden iyiye İsrail’e yaslanmaları sebebiyle yoğun eleştiri altındalar. Bu eleştiriler sebebiyle zevahiri kurtarmak için, BAE’nin ABD büyükelçisi Yusuf Utebey geçen ay şaşırtan bir açıklamada bulundu. Uteybe, “İsrail’in Batı Şeria’yı ilhak kararı normalleşmeye zarar veriyor” dedi. Ama bu konuda samimi olduklarına dair kimseyi inandıramadı.

BAE’nin ABD büyükelçisinin samimi bulunmayan bu açıklamasının basına yansıdığı günlerde İsrail’in Yediot Ahronot gazetesinde Netenyahu’nun eski danışmanı Carolin Glick’in bir makalesi çıktı. Diyor ki Glick söz konusu makalesinde;

Körfez ülkeleri, güçlü taraf olduğu için İsrail’e yanaşıyorlar. İsrail-Körfez ilişkisi sadece çıkar ilişkisidir. İsrail’in bu ülkelerle normalleşmeye ihtiyacı yoktur. Arap turistlerin Kudüs’e uçuşmasını kim ister? Sonra kadınlarına eşya gibi davranan bu adamlarla ilişkileri normalleştirmesinin İsrail’e kazandıracağı ne olabilir ki?” 

Yani, onca yanaşmaya ve tavize rağmen Siyonistlerin, Araplara genel anlamda Müslümanlara bakış açısı bu. Aslında bu bakış açısı hiç değişmedi, hiçbir zaman da değişmeyecek. İsrail’e bu denli yanaşmaları sebebiyle “Siyonist Araplar” olarak anılsalar bile, Siyonist İsrail’i razı etmeleri mümkün değil. Kullanıldıklarını onlar da anlayacaklar ama iş işten geçmiş olacak.

 

Yürek Burkan Bir Fotonun Söyledikleri…

İsrail gazeteci David Barak diyor ki;

-“BAE veliaht prensi Muhammed bin Zayid 25 yıldır İsrail ile gizli ittifak içerisinde.”

Bir başka İsrail gazeteci Edy Cohen’in, geçen ay Mısır’ın seçilmiş ilk Cumhurbaşkanı Muhammed Mursi’nin hapishanede katledilişinin yıl dönümünde yaptığı sosyal medya paylaşımına da bakalım bir de:

Sisi’nin darbesi olmasaydı Muhammed Mursi İsrail açısından tam bir felaket olacaktı.”

-Bir başka İsrailli askeri analist ve gazeteci Alon Ben David de diyor ki; “İsrail’in Arap Birliği içerisindeki dostları, Avrupa Birliği içindeki dostlarından çok daha fazla.”

- İsrailli analistlerin bu açıklamaları Müslümanlar açısından yürek burkan bu fotoğrafın gerekçesini de de açıklıyor aynı zamanda. Ortadoğu’nun kimi rejimlerinin ihaneti ve işbirliği olması işgal askerlerinin bu fotoğrafı vermesi mümkün olabilir miydi? Ne dersiniz?

PAYLAŞ:                

Beytullah Demircioğlu

1967 İstanbul’da doğdu. Ortaöğretimini Üsküdar İ.H. Lisesi’nde tamamladı. Mısır El-Ezher Üniversitesi / Usul-ud Din Fakültesi’nden 1991 yılında mezun oldu. 1991 yılında Altınoluk Dergisi’nin yazı iş

YORUMLAR

İlk yorumu yapan siz olun!

Yorum Ekle