Dumanlı Gönüllere Pencere Açmak

İrfan ve hikmet geleneğimizin besleyici pınarlarından Şeyh Sa’dî-i Şîrâzî’in insanla ilgili şöyle güzel bir sözü vardır: “İnsan, yek katre-i hûnest, sâd hezârân endîşe” yani “İnsan dediğin, bir tek damla kan, yüzbinlerce havatır ve endişeden ibaret bir varlıktır”.

İrfan ve hikmet geleneğimizin besleyici pınarlarından Şeyh Sa’dî-i Şîrâzî’in insanla ilgili şöyle güzel bir sözü vardır: “İnsan, yek katre-i hûnest, sâd hezârân endîşe” yani “İnsan dediğin, bir tek damla kan, yüzbinlerce havatır ve endişeden ibaret bir varlıktır”. Evet, insan gibi mükerrem bir varlığa, iç içe geçmiş imtihan odalarında, huzur ve saâdet pencereleri açılmasına vesile olmak ve gönüllerini bunaltan nice gam ve keder bulutlarının dağılmasına sa’y ü gayret edebilmek, bir kul için ne büyük bir rahmet kapısıdır.

Anadolu erenlerimizin pirlerinden Mevlânâ Celâleddin Rûmî’nin şu cümleleri bu büyük hayra ne güzel bir ışık tutar:

“Fakr u zarûret içinde boğulan gönüller, dumanla dolu bir eve benzer. Sen onların derdini dinlemek sûretiyle o dumanlı eve bir pencere aç ki, onun dumanı çekilsin, senin de kalbin yumuşayıp rûhun incelsin.”

Allah’ın kullarına zorluk çıkaranlar değil, kolaylık gösterenler makbul kullardır. Âişe radıyallahu anhâ validemiz şöyle anlatırlar:

Benim şu evimde, Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’in şöyle buyurduğunu işittim:

“Allahım! Ümmetimin yönetimini üstlenip de onlara zorluk çıkaran kimseye sen de zorluk çıkar. Ümmetimin yönetimini üstlenip de onlara yumuşak davrananlara sen de yumuşaklık göster” (Müslim, İmâre 19).

Âiz İbni Amr radıyallahu anh’den rivayet edildiğine göre, kendisi Ubeydullah İbni Ziyâd’ın yanına girer ve kendisine şöyle söyler:

– Oğlum! Ben Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’i “Yöneticilerin en kötüsü insafsız ve katı kalpli olanlardır” buyururken dinledim. Sakın sen o yöneticilerden olma! (Müslim, İmâre 23).

Aile reisi, aile efrâdına; patron işçisine; her seviyedeki idareci de elinin altındaki çalışanlarına karşı ne kadar anlayışlı, merhametli ve rıfk sahibi olursa, âlemlerin Rabbi olan Mevlâmız da kendisine aynı şekilde muamelede bulunacak demektir.

Devletimizin özellikle şu salgın günlerinde fakiri, kimsesizi ve işsizi koruyan ve hatta işverenlere, “Biz devlet olarak yardım edelim de siz de kimseyi işinden etmeyin” tavsiyesi, ne güzel bir davranıştır. Kim bilir belki de böylesi merhamet tezâhürleri, Hakk’ın rahmetini ülkemiz üzerine çekecek ve bu ibtilâdan da Rabbimizin inayetiyle daha fazla bir zayiat vermeden kurtulmuş olacağız.

Huzeyfe radıyallahu anh’den şöyle rivayet edilmiştir:

Allah’ın kendisine mal ihsân ettiği kullarından biri Cenâb–ı Hakk’ın huzuruna getirildi. Allah Teâlâ ona:

– Dünyada ne yaptın? diye sordu. Bu adam da:

– Ey Rabbim! Bana malını verdin; ben de insanlarla alışveriş yapardım. Alışverişte kolaylık göstermek benim huyumdu. Zengine kolaylık gösterir, fakire mühlet verirdim, dedi. Bunun üzerine Allah Teâlâ:

– “Ben buna senden daha lâyıkım” dedi. (Meleklere de) “Kulumu affediniz” buyurdu.

Ukbe İbni Âmir ve Ebû Mes’ûd el–Ensârî radıyallahu anhümâ der ki:

– Biz bunu Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’in ağzından böylece işittik. (Müslim, Müsâkât 29)

Evet, borçluya, darda kalmışa imdat etmek, özellikle içinden geçtiğimiz böylesi zor zamanlarda, imkânı olan kimselerin Hakk’ın kullarına kolaylık göstermesi, nice rahmet kapılarının açılmasına vesile olacak ve kim bilir belki de kendisi için cennet anahtarına dönüşecektir. Zira Rabbimiz bu hassas konuya şöyle dikkat çeker ve âdeta imkânı olan kullarına büyük kazanç kapısını gösterir:

“Eğer eli darda olan birisi borçlu ise eli genişleyene kadar beklemek gerekir. Şu da var ki, bağışlamanız, eğer bilirseniz sizin için daha hayırlıdır.” (Bakara; 280)

Ebû Hüreyre radıyallahu anh’den rivayet edildiğine göre, Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu:

“İnsanlara borç para veren bir adam vardı. O hizmetçisine şöyle derdi:

– Darda kalmış bir fakire vardığında onu affediver; umulur ki Allah da bizim günahlarımızı affeder. Nihayet o kişi Allah’a kavuştu ve Allah da onu affetti.” (Buhârî, Enbiyâ 54; Müslim, Müsâkât 31)

İnsanların hassasiyetlerinin ve kırılganlıklarının arttığı dönemler olur. Bir yakını vefat ettiğinde, amansız bir derde tutulduğunda, varlıklı iken muhtaç bir hale düştüğünde, itibarlı bir statü sahibi iken bu konumunu kaybettiğinde ve daha bunun gibi nice zamanlar vardır ki kalp dünyası böylesi anlarda son derece kırılgandır. Yanındaki ve yakınındaki kimselerin, dostlarının, imkân ve iktidar sahiplerinin böylesi durumlarda ilgi ve alakalarını artırmaları, imkanları nispetinde yardımcı olmaları çok büyük hayırlardır. Ümidi tükenene ümit aşılamak, morali bozuk olana moral vermek, güzel sözlerle sabr-ı cemil tavsiyesinde bulunmak ve belki çok daha önemlisi halini anladığımızı gösteren ciddi dinlemelerin ve duaların ne büyük güzellikler olduğunu, böylesi hallere düşenler çok iyi bileceklerdir. “Farzlardan sonra en önemli ibadetlerden birinin insanların gönlüne sürur vermek” (Taberânî, Kebîr, XI, 71/11079) olduğu hakikati böylesi zamanlarda çok daha iyi anlaşılacaktır.

Gönüllere bürûdet, kin ve düşmanlık eken değil, nice gönüllerden dua alabilecek bir davranış kalitesi gösterebilmek, kemâl (olgunluk) nişanıdır. Zor zamanlar imkân ve iktidar sahipleri için âhiretleri namına bereketli hasat mevsimleridir.

Dua alma deyince hatırıma gelen ve fakiri çok etkileyen bir hadiseden bahsetmek isterim. Sâhibu’l-vefâ Mûsâ Efendinin kardeşi Hacı Muammer Topbaş merhum, sehâvetli bir şahsiyettir. Hatta Mûsâ Efendi Hazretlerinin “Ailede en sehavetlimiz Muammer’dir” iltifatına mazhar olacak kadar cömert biridir. Ali Ulvi Kurucu Beyin anlattığına göre, Muammer Beyin 1975 yılında işi bozulduğunda, İlim Yayma Cemiyeti’nden arkadaşı olan Fehmi Bilge Beyin kendisi hakkında söyledikleri, onun gönülleri gözeten ve hayırlara koşan bir güzel insan olduğuna şahitlik etmektedir. Fehmi Bey, vefatına yakın felç olmuştu. Oğlu Mustafa Bilge anlatıyor:

Bir akşam eve geldim. Babamı ağlar buldum. Üzüldüm.

- “Babacığım, ağrıların, acıların çok mu arttı?” diye sordum. Babam dedi ki:

-“Hayır oğlum, kendime ve acılarıma ağlamıyorum. Muammer Beyin işi bozulmuş ona ağlıyorum. Çünkü analar bir Muammer daha doğuramaz. Biz onunla yirmi yıldan fazla İlim-Yayma’da çalıştık. O en çok verenimizdi, en az konuşanımızdı ve kapıya en yakın oturanımızdı. Böylesi bulunur mu?”

Evet, bunalmış gönüllere huzur ve nefes alma penceresi açan kimselere, ötelere açılan nice pencereler açılır. Yüce Rabbimizden niyazımız şu rahmet ayı Ramazan-ı Şerifte merhametimize merhamet katacak ilâhî rahmetler niyaz ederiz.

PAYLAŞ:                

Adem Ergül

1965 yılında Konya’da doğdu. İlk ve Orta öğrenimini burada tamamladı. 1985-1989 yılları arasında Marmara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi’nde lisans eğitimi aldı. Aynı fakültede lisansüstü eğitimine de

YORUMLAR

İlk yorumu yapan siz olun!

Yorum Ekle