Hak Dostlarından Hikmetler Yunus Emre (r. aleyh) - 6

0
Sayı: Mart 2020
Hak Dostlarından Hikmetler  Yunus Emre (r. aleyh) - 6

Yunus Emre Hazretleri buyurur:
Karga ile bülbülü bir kafese koysalar,
Birbiri sohbetinden dâim melûl değil mi?
Öyle ki karga diler bülbülden ayrılmayı,
Bülbülün de gönlünde maksûdu şol değil mi?
[Bir bülbüle:
“–Öt!” demişler, ötmemiş. Yine;
“–Öt!” demişler, ötmemiş. Nihayet:
“–Bak eğer ötmezsen, seni altın bir kafese kapatırız; lâkin yanına da bir karga koyarız!..” tehdidinde bulunmuşlar. Bunu duyan bülbül, kafesin altın olmasına rağmen, karga ile beraberliğin ıztırâbından korkarak, başlamış ötmeye...
Bülbül de karga da, sayısız türden hayvanat içinde birer kuştur. Lâkin fıtrat ve istîdatları, zevk ve hazları çok farklıdır. Her ikisinin de kuş olması, mizaç ve fıtratlarındaki ayrılığı bertaraf edemez.
İnsanlar da böyledir. Maddî bedenleri itibâriyle hepsi de -neredeyse- aynıdır. Lâkin iç dünyaları, hâlet-i rûhiyeleri, zarâfet ölçüleri, bediî duyguları, velhâsıl mânevî keyfiyetlerine göre, bambaşka âlemlerin insanları olabilmektedirler.
Hâfız-ı Şîrâzî der ki:
“İnsan; birkaç damla kan, binbir endişeden ibarettir.”
Yani maddî bakımdan neredeyse aynı olan insanların gönül âlemleri bambaşkadır. İç dünyaları itibâriyle ikiz olan iki insan yoktur. İnsan da kalbinin mânevî keyfiyetine göre bir uhrevî mevkîde bulunacaktır. Kalp âlemi Cennet sıfatlarıyla dolu olan Cennet’e gidecek, Cehennemî vasıflarla dolu olansa Cehennem yolcusu olacaktır.
Diğer taraftan dostluk, ülfet ve muhabbet; müştereklikten kaynaklanır. İnsan, muhâtabında ne kadar kendisiyle ortak vasıflar görürse, o kadar muhabbet duymaya başlar. Bunun aksine muhâtabında, kendi vasıflarının ne kadar zıddını görürse, o kadar buğz ve nefret hisleriyle dolar. O kimseyle bir arada bulunmaktan hazzetmediği gibi, bilâkis büyük bir rûhî ıztırap duyar.
Yani her kuş kendi cinsiyle uçtuğu gibi, her mizaç da kendi mizâcıyla huzur bulur. Bu sebeple ünsiyet edilecek kimseler arasındaki gönül denkliği ve kalbî beraberlik, maddî denklikten ve zâhirî yakınlıktan çok daha öncelikli olarak bulunmalıdır.
Nitekim bir kelâm-ı kibarda şöyle buyrulur:
“Üç kişiye daha çok acımak gerekir:
 Zenginlikten sonra fakirliğe düşene,
 Hatırlı iken îtibârını kaybedip zelil olana,
 Câhiller arasında kalan (ve kadr u kıymeti bilinmeyen) âlime.”
Bir atom parçalandığında, müthiş bir enerji açığa çıkıyor. Bu enerji -iki uçlu bir bıçak gibi- hayra da kullanılabiliyor, şerre de. Bunun gibi insanın kalbinden de -radyasyon gibi- gözle görülmeyen fakat tesiri muhakkak olan bir enerji çıkar. Bunun müsbet olanına “feyz” ve “rûhâniyet” diyoruz, menfî olanına ise “gaflet” ve “kasvet” diyoruz.
Mahmud Sâmi Ramazanoğlu (r. aleyh) birçok sohbetinde şu hâdiseyi naklederdi:
“Beylerbeyi’nde oturan Âdil Bey isminde, mânevî hâl sahibi ve keşfi açık bir zât vardı. Zaman zaman ziyaret ederdim. Bir gün bana şu tavsiyede bulundu:
«Gâfillerden kendini koru! Onlarla oturup sohbet etme! Zira kalpten kalbe in’ikâs olur. Karşındakinin günah hâli sana da sirâyet eder. Sirke küpünden sirke sızar, bal küpünden bal sızar.»
Daha sonra başından geçen bir hâdiseyi anlattı:
«Hicrî 1340 senesinde İstanbul’da Ayasofya Câmii’nde mevlid okundu. Câmi, mahfillerine kadar doluydu. Âlimler ve talebeler hep sarıklı olarak câmide yerlerini almışlardı. O zamanki cemaatin ekserîsi ilim ehli olduğundan, muhtelif hâlleri topluluğa başka bir heybet verirdi. Zamanın güzîde hâfızları Kur’ân-ı Kerîm ve mevlid-i şerîf okumaya başladılar.
Fakir de kürsüye yakın bir yerde oturmuş, dinliyordum. Biraz sonra bir kabz hâli geldi. Sıkıldım, bunaldım, daraldım… Hâlbuki Ayasofya gibi bir câmide, cemaat-i müslimîn içinde, Kur’ân ve mevlid okunurken böyle bir kabz ve sıkılma hâli olmaması gerekirdi.
Merakla sebebini araştırdım. Bir de ne göreyim; karşımda kasvet-i kalbe müptelâ olmuş bir adam var! Göğsü göğsüme karşı gelmiş… Oradan akis alarak sıkıldığımı anladım ve yerimi değiştirdim. Biraz ferahladım. Fakat bunun tesirini bir hafta kadar üzerimden atamadım…»
Böyle hâller birçok mü’minin başından geçmiştir. Binâenaleyh insan, yanında veya karşısında oturanların sâlih, sâdık ve kalbi saf kimseler olmasına dikkat etmelidir.”1
Yine, küfür ehli ve fâsık kimselerle dostluğun menfî bir hâl transferine sebep olup kalbe kasvet ve zulmet vermesi hususunda İmâm-ı Rabbânî Hazretleri’nin bir mektubunda naklettiği şu hâdise ne kadar ibretlidir:

....

 

 

Yazının Devamını Altınoluk Dergisinden Okuyabilirsiniz.

Yorum Yazın

Arşiv

TÜM YILLARI GÖR

Facebook