HAK SİGORTA

0

Yanlıştan selâmı kesip doğruda edince sebat,
Sebatında sâbit ol ki haktan dönmek berbat! Berbat!

Vaktiyle kıymetli akrabalarım, kendilerine yeterince vakit ayıramadığım için sitem eder, özellikle halalarım, biraz da endişeyle sorardı:

-Kızım, neler yapıyorsun, nerede çalışıyor, ne kazanıyorsun? Maaşın var mı? Sigortan var mı?

Onlara:

-Sâbit bir yerim yok. Devamlı bir işim yok. Maaşım da yok. Hem maaş ve sigorta bana ne lâzım halacığım?! Beyim var ya! Allah ona hayırlı uzun ömür versin. Benim sigortam beyim, derdim.

Bu sözün ardından çok geçmedi, sigortalar attı! Beyefendi hiç dönmemek üzere gitti. Öyle birden bire, orta yerde bir çocukla kalakaldım. Faturaları kim ödeyecekti? Ekmeği kim getirecekti? İhtiyaçlarımızı kim giderecekti? Her yanımı büyük bir korku sardı. Muhtaçlığımı arz etmeyi çocukluğumdan beri sevmezdim. Bana göre, yük olmak değil yük hafifletmek gerekirdi. İyi de koca bir sıfır gibi orta yerde kalmışken, kendi yükümü nasıl kaldıracağımı bile bilmezken, başkasının yükünü nasıl hafifletecektim?

Aylar buhran içinde, tek başına bir çocuğun ve bir hayâtın yükünü omuzlamaya çalışarak geçerken, çeşit çeşit insanla karşılaştım da “Ekmeğin var mı? Ne yer ne içersin?” diye soran biriyle hiç karşılaşmadım. O demlerde çok net idrak ettiğim hakîkat şuydu: Allah, bir fânîyi güvence olarak görmemden kesinlikle hoşnut olmamıştı. İki cihanda da güvenilecek ve sığınılacak tek mercî, sadece Allah’tı!

Bu fark edişin ardından, maaşımı ve sigortamı soranlara şu cevabı vermeye başladım: Hâlâ maaşım yok; fakat artık en iyi sigorta şirketiyle çalışıyorum. O kadar ki Dünya’nın bütün ülkeleri de o şirkete bağlı. Mükemmel çalışıyor. İhtiyaçlarımı düzenli karşılıyor. Geçimim ve güvenliğimle ilgili gereken ne varsa üstleniyor. Hatta yaptığım tüm görüşmeleri görüntülü ve sesli kayıt sistemiyle arşivleyerek herhangi bir iftirâya uğrama ihtimâlimi bile ortadan kaldırıyor.

Ben böyle anlatınca, herkes merakla sordu: Hangi şirket?

Kendimden çok emin cevap verdim: Hak Sigorta!

&

İşte o yıllardan îtibâren, zaten fıtratıma da çok uygun olan bir davranış biçimini benimsedim: İstisnâsız herkesten bağımsız, herkese karşı müstağni olmak. Rızkıma kefil olan yüceler yücesi Allah varken, kullardan bir şey istemek son derece anlamsızdı. Hem insan, isteyeni değil ikram edeni seviyordu. Veren el alan elden üstündü ve bu kâide kıyâmete dek değişmeyecekti. Zaten insanoğlu bunu her fırsatta hatırlatıyor, bir şey istemek zorunda kalanlara, yüzü ve sözleriyle rahatsızlığını belirtiyordu. Hasbel kader bir şey verdiğinde de muhatabını tepe tepe kullanarak küçülmeyi seçiyordu. Karar kıldım: Ne benim karşımda küçülmeliydi biri, ne de ben birileri karşısında eğilmeliydim.

Tüm bunların ardından, “Almayı Seven İnsan” dan uzak, “Vermeyi Seven Rabbim” e yakın olmak ve güç yetirebildiğim kadar, “Karşılıksız Veren” ler kervanına katılmak azmiyle doldum. Neden karşılıksız? Çünkü Allah, karşılığını sadece kendisinden bekleyen kullarını seviyordu. Çünkü borç verdiğimde bile alacaklı oluyordum ve nefsimin “Ben alacaklıyım!” deyip kabarmasını istemiyordum. Çünkü karşımda hiç kimse borçluluk hissetmemeliydi. Vermeli ve geri almayı düşünmemeliydim. Hem hibe etmek iki cihanda da en kârlısıydı hem de zaten ne kadar versem, Rabbime olan borcumu ödeyemezdim. Artık hayat bir oyuna dönüşmüştü. O’nun bana verdiği her şeyi, ben de O’nun rızâsı için verecektim. Para, elbise, mal, fikir, duygu, ilim, zaman…

İnsana bel bağlamak gibi büyük bir yanlıştan dönünce, bereket adlı kavramla tanıştım. Azıcık parayla ne kadar çok iş yapılabildiğini sadece görmedim, doya doya “Yaşadım!”. Yeni sloganım şuydu: Duâ büyüktür paradan! Bu sloganı tekrarladıkça, fikrim, zikrim, duygularım, gönlüm sanki daha da büyüdü. İşin ilginç yanı, bu eğlenceli oyunda kaçtıklarım peşime düşüyordu. Eşyadan kaçtıkça daha çok eşya, elbiseden kaçtıkça daha fazla elbise beni buluyordu. İkram ettikçe daha çok param, dertleştikçe daha derin düşüncelerim, ümmetin derdini dert ettikçe de daha yeni fikirlerim oldu.

Lâkin insan nefsi çok garipti. Hem vermeyi istemiyor hem de kendisinden bir şey istemeyen müstağni kimseden tuhaf bir rahatsızlık duyuyordu. Acaba bu insanlar, “En güçlü benim!” duygusunu seviyor ve bunun nefse verdiği hazdan mı vazgeçemiyordu? Ya da birileri, kendilerinden istemeyince, üstün olma duygularının zedelendiğini mi hissediyordu? Neden güçlü olanlar, bağımsız olanlardan hoşlanmıyordu? Allah, sadece kendisinden istememizi isterken, bazı insanlar neden, sanki kapıların ve hazinelerin sahibi kendileriymiş gibi davranıyordu? Allah “Yürü!” dediği vakit çelme atabilecek, Allah dilediği vakit geri çevirebilecek bir kuvvet mi vardı? İslâm’ın kabul etmediği, affetmediği tek günah şirk iken, neden bu insanlar, ancak birer vesile olduklarını bu kadar kolay unutuyordu?

Kendi kendime, belki de kedilere nankör sıfatını yakıştıranlar bunlardır, dedim. İcâbında pek yırtıcı, icâbında pek sevecen olan kedilerin, kendilerine ikram eden insanlara karşı gözlerini yumma huyları vardır. Bence bu tavrıyla kediler, kendisini hep yüceltmek isteyen insan nefsine, hiç çekinmeden şunu haykırır: “Ey insan! Sen sadece bir sebepsin. Oysa ben müsebbibe bakarım! Ona bakmak için baş gözümü kapatır, gönül gözümü açarım! Ey hep teşekkürü arzu eden! Ey onca kusuruna ve günahına rağmen hep yüceltilmeyi bekleyen! Ey biraz yetki verilince, havası alınmaya muhtaç bir balon gibi şişiveren! Ben bir kediyim! Sense insansın! Bana yakıştırdığın nankörlük, şüphesiz asıl sendedir. Eğer bana inanmıyorsan, inandığın Kur’ân’a bak. Kaç âyette nankörlüğün tekrar tekrar söylenmektedir!”

Kedinin bu haykırışını duyunca, teşekkür de beklemeden verip gitmenin tadını keşfettim. Mâdem ki kedi, perdelerin ardını seyretmek için gözlerini kapatıyordu, ben de “Değil mi ki veren Hak!” deyip, teşekkür de beklemeden sunmanın, daha doğrusu vesîle olmanın lezzetini duydum.

Karşılıksız veremeyen insanlardan uzaklaştım. Bir de Allah’tan korkusu kıt kimilerinin, cömertliği bir olta gibi kullanıp insan avlamaya çalıştıklarına şâhit oldum. Ağır bir tecrübeydi; fakat yaşadım. Böyleleri, saf gönüllüleri avlarken, cömertmiş gibi yapıyor. Hangi muhtâca bir somun ekmek verseniz müteşekkir olur. Lâkin Allah hiçbir muhtâcı, münafığın ağına düşürmeye. Sadece namertlerden değil, mertlerden bile istetmeye! Kendi göre, kendi bile, kendi vere…

Hak’tan başkasına dönmek marazdır; lâkin bir insan, “Kul” sıfatına yaraşır hâle gelmiş de Hakk’a dost olmuşsa, yani Allah ile ayrısı gayrısı kalmamışsa, o da candır! İnsan hiç canına yük mü yükler? Mü’mine, o güzel Allah dostlarının yükünü hafifletmeye çalışmak düşer.

Yanlıştan selâmı kesip doğruda edince sebat, sebâtında sâbit ol ki Hak’tan dönmek berbat, berbat! Bunca kelâmın peşine, hâlâ Hak Sigorta’dan gayrı güvence arayan varsa, ona da ne demek düşer: Heyhât!

Yorum Yazın

Facebook