Hakk’ın Murâdı Muradımızdır Diyebilmek

0
Sayı: Ocak 2020
Hakk’ın Murâdı Muradımızdır Diyebilmek

İmam-ı Rabbânî -kuddise sirruh-’un oğlu Muhammed Mâsum bir mektubunda der ki:
“Seyr u sülûkte kemâlât-ı nübüvvetin hasıl olmasının alâmeti Allah Resûlünün şu beyanlarıdır: ‘Nefsinin arzuları getirdiğim şer-i şerife tabi olmayan kimse, tam olarak iman etmiş olmaz.’1 Yani İslâm’ın ahkâmı olan emir ve yasaklara uymayı, nefs isteyecek, sevecek ve kendi isteklerine uygun bulacak kıvama gelmeden imanın kemâli zuhur etmez.”2 Diğer bir ifadeyle Hakk’ın sevdiği nefsin de sevdiği, O’nun sevip razı olmadığı nefsin de hoşnut olmadığı şeyler olmadıkça  İslâm’dan razı olunmuş ve gerçekten mümin-i kâmil seviyesine erişilmiş sayılamaz.
Rabbimiz din olarak İslâm’dan razı olduğunu Kur’ân’ı Kerim’de açıkça beyan etmiştir. Ne var ki daima kötülüğü emreden nefs-i emmârenin İslâm’dan razı olması tam bir tezkiye yani arınma olmadan gerçekleşmez. Bu kıvam gerçekleşmeyince imanın tadı da hissedilmez. Peygamber Efendimiz’in amcası Hz. Abbas’dan rivayet edildiğine göre, imanın tadı ile ilgili olarak, Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur:
“Allah’ı Rab, İslâm’ı din, Muhammed’i peygamber olarak benimseyip onlardan râzı olan kimse imanın tadını tatmıştır” (Müslim, İmân 56)
Nefsin arzularının İslâm’ın getirdiği hakikatlere tabi olması, başlangıçta zorlanarak yerine getirilir. İlâhî ahkâma iman ve itaat, mü’min olmak için gerek şart ise de kâmil îman için yeterli değildir. İmân kalpte kökleşip de Hakk’a teslimiyet ve rıza ile buluşunca, işte o zaman mü’min-i kâmil kıvamı gerçekleşir. Âyet-i kerimede şöyle buyurulur:
“Hayır, asla! Rabbine yemin ederim ki, aralarındaki anlaşmazlıklarda seni hakem kabul edip, sonra da verdiğin hükümden kalplerinde hiç bir sıkıntı duymaksızın, tam anlamıyla teslim olmadıkça, iman etmiş sayılmazlar.” (Nisâ sûresi: 4/65) 
Evet, içinde sıkıntı ve isteksizlik hissetmeksizin tam bir teslimiyet hali zuhur edinceye kadar imanda mesafe katetmek gerekecektir. Mesela beş vakit namaz, bir yük gibi algılanan bir mükellefiyet değil, gönlü rahatlatacak, huzur verecek ve göz nuru olabilecek, Rabbimizle mülakatın gerçekleştiği aşk ve şevkle ifa edilen bir ibadet haline dönüşecektir. Allah yolunda infak, nefse zor gelmeyecek, severek gerçekleşen bir ameliye olacaktır.
Alanın da verenin de Allah olduğunu bilen bir mü’minin hadiseler karşısında duruşu da tam bir itmi’nân halinde olmalıdır. İbn Atâullah el-İskenderî der ki:
“Sana bir şey verildiğinde, bu ihsan seni ferahlatıp sürura garkediyor, verilmediğinde içini daraltıyorsa, bu durum, senin mü’min-i kâmil olma yolunda henüz daha çocuk olduğunun ve kullukta sıdk ehli olmadığının bir delili sayılır.”
Rab olarak Allah’tan, din olarak İslâm’dan razı olmak demek, Allah’ın tasarruf ve tecellilerinin nazarında hep en güzel olması anlamına geldiği gibi ilâhî ahkâmın da gönülde rahatsızlık duymadan severek icrasına say ü gayret edebilmek manasına gelir.
Düşmanlara karşı savaş izni verilmesini isteyip de sonra da bundan hoşlanmayanları Rabbimiz şöyle haber verir:
“Daha önce kendilerine, ‘(savaşmaktan) ellerinizi çekin, namazı kılın, zekâtı verin’ denilenleri görmedin mi? Üzerlerine savaş farz kılınınca hemen içlerinden bir kısmı; insanlardan, Allah’tan korkar gibi, hatta daha çok korkarlar ve ‘Rabbimiz! Niçin bize savaş yazdın? Bizi yakın bir zamana kadar erteleseydin ya!’ derler. De ki: “Dünya geçimliği azdır. Ahiret, Allah’a karşı gelmekten sakınan kimse için daha hayırlıdır. Size kıl kadar haksızlık edilmez.” (Nisâ: 4/77)

................

 

Yazının Devamını Altınoluk Dergisinden Okuyabilirsiniz.

Yorum Yazın

Arşiv

TÜM YILLARI GÖR

Facebook