İltica Âdâbı

640 senesinde Kudüs’ü fetheden Amr ibni As radıyallâhu anh, Bizans’ın bölgedeki hâkimiyetinin sona ermesi için sıradaki hedefin Mısır olduğunu düşünüyordu. Halife Hz. Ömer radıyallâhu anh’a durumu bildirdi ve ilerlemek için müsaade istedi.

640 senesinde Kudüs’ü fetheden Amr ibni As radıyallâhu anh, Bizans’ın bölgedeki hâkimiyetinin sona ermesi için sıradaki hedefin Mısır olduğunu düşünüyordu. Halife Hz. Ömer radıyallâhu anh’a durumu bildirdi ve ilerlemek için müsaade istedi. Onay gelince 4000 kişilik ordusuyla harekete geçti ve Mısır’a girdi. Bizans idaresinden iyice bunalmış yerli halk Müslümanların gelişini coşku ile karşıladı. Ancak ilerleyiş bir müddet sonra durdu. Amr radıyallahu anh fethin çabuk müyesser olması için merkezden takviye kuvvet gelmesi gerektiğini bildirince Hz. Ömer, Amr’a beş bin kişilik ilave kuvvetle beraber bir de mektup gönderdi. Bu mektupta Halife, ilâhî yardımın erişmesi için yapılması gereken bir takım tavsiyeler sıralıyordu.

Hz. Ömer’in şahsiyet çizgilerini yansıtan bu mektubun muhtevası, görülmeyen bir virüse teslim olmuş insanoğlunun gözlerini göklere çevirdiği şu hengâmede oldukça mühimdir. Hz. Ömer, ilâhî yardımın hangi şartlarda müyesser olacağını ve bunun için beşer planında ne yapılmasını gerektiğini Fâruk vasfını öne çıkartan bir ferasetle ortaya koymuş ve muhteşem bir liderlik örneği sergilemiştir. Yine bu mektup, hayattaki en büyük isteğini “bir oda dolusu Ubeyde bin Cerrah” diye ifade edecek şekilde yetişmiş insan iştiyakı içindeki Halife’nin birim insan kalitesinin esas belirleyiciliğini vurgulayan duruşunu gösteren ilginç bir vesikadır. Okuyalım:

“Ey Amr! Mısır’ı hâlâ ele geçiremeyişinize çok şaşıyorum. Onlarla nice zamandır savaşıyorsunuz. Bana kalırsa başarıya ulaşamamanızın sebebi onlar gibi dünyayı sevmeye başlamanız ve birtakım bidatler icat etmenizdir. Allah Teâlâ ancak niyeti halis olan kişilere yardım eder. Ben sana yardımcı olmaları için dört kişi gönderiyorum. Bu kişiler, Zübeyr b. Avvam, Mikdad b. Esved b. Amr, Übâde b. Sâbit ve Mesleme b. Muhalled’dir. Başkalarını aldatan dünya onları da aldatmamışsa bu kişilerin her biri bin kişiye bedeldir. Mektubum eline geçtiğinde bir hutbe irat et ve askerlerini düşmanla halis niyetle hareket ederek savaşmaya, bunu yaparken de sabır ve metanet göstermeye teşvik et. Onlara sanki bir tek kişiymişler gibi yekvücut olarak savaşmalarını söyle! O dört kişiyi de askerlerine takdim et! Ordunu cuma günü zevalden hemen sonra harekete geçir! Çünkü o saatte rahmet iner ve dualar kabul olunur. Hep birlikte yüksek sesle Allah’a yalvarınız ve O’ndan düşmanlarınıza karşı size yardım etmesini isteyiniz.”

Bir virüsün hayatımızı durma noktasına getirdiği bu vasatta Allah’ın yardımına muhtaç bizler bu mektuptaki ifadelerin tam da muhatabı değil miyiz? Dünyayı kâfirler gibi sevmeye başladık, bidatler icat ettik ve niyetimizi bozduk. O zaman Allah, nezdinde sineğin kanadından değersiz şu dünyayı hepimize daralttı. Alışageldiğimiz tertip üzere yaşayamamak yüreğimizi sıkıştırdı. Enine boyuna yayılıp döşenmiş şu arz, oturaklı dağlar, ırmaklar, bitkiler, meyveler, hayvanlar, gece ve gündüzün birbiri ardına gelişinin gönlümüzü neşelendiren cümbüşü bir anda gözümüzden siliniverdi. Hepsi ibret almamız gereken ayetlerdi, ibret almadık. O zaman başka bir ayet bütün azametiyle beliriverdi: “Görmüyorlar mı ki, biz yeri etrafından eksiltip duruyoruz. Allah öyle hükmeder ki, O’nun hükmünü engelleyecek kimse yoktur. O çok hızlı hesap görür.” (Rad, 41)

Yeryüzü nasıl eksilir? İşte virüs bize bunu gösterdi. Her şeyi genişleten ve daraltan O Yüce Kudret Sahibi bir anda öyle bir hükmetti ki yeryüzü bütün genişliğine rağmen hepimize dar gelmeye başladı. Başları döndüren güç, ezikliğe dönüştü. Kimse olanı biteni geri çeviremedi, çeviremiyor. Allah Teâlâ ve Tekaddes Hazretleri; bir anda, bir hamlede, hem de ne hızda, işini gördü. İstedi oldu, şimdi istemezse bizi eski halimize kim döndürebilir?

Bizi eski halimize yine O döndürebilir. Başkasından fayda yok. Geçilip, gidilen bu menzilde insanın başına ne türlü sıkıntı gelirse gelsin hepsi ve bu sıkıntılardan kurtuluş çareleri ancak O’ndandır. İnsanın ilâhî yardımsız yaşaması muhaldir. İlâhî yardımın ise bir takım şartları vardır. Feraset ve basiret keskinliği ile bilinen Hz. Ömer radıyallahu anh’ın yukarıdaki mektubundaki ifadelere göre bunlar; niyeti düzeltmek, sabır ve metanet göstermek, yekvücut olmak ve tazarru ile Allah’a iltica etmektir.

Allah’a ilticanın belli vakitleri vardır. Mektup bunu, Cuma günü zeval sonrası olarak tarif ediyor. Bu vakitte rahmet inmekte ve dualar kabul olunmaktadır. Bir diğer şart da ilticanın yüksek sesle yapılması gerekliliğidir. Yüksek sesle yapılan dualar, getirilen tekbirler ve zikirler rahmeti celbeder. Hususiyle tekbir, istenen yardımın gelmesi açısından önemli bir imkândır. Bu imkân daha önce hiçbir ümmete verilmemiştir. Bu, Sad bin Ebi Vakkas radıyallâhu anh’ın bir savaş öncesi askerlerine söylediği şu sözleri ile bellidir:

“Yerlerinizden ayrılmayınız ve öğle namazını kılıncaya kadar da asla hareket etmeyiniz. Öğle namazını kıldıktan sonra ben bir tekbir getireceğim; siz de benim arkamdan tekbir getiriniz. Biliniz ki bu tekbir sizden önce hiç bir kimseye ve hiç bir ümmete verilmemiştir. Bu tekbir size takviye için verilmiştir. Sonra ikinci bir tekbir daha getireceğim. Siz de tekbir getiriniz ve hazırlıklarınızı tamamlayınız. Üçüncü kere tekbir getirdiğimde de yine tekbir getiriniz. O zaman süvariler, diğerlerini savaşmak ve düşmanı püskürtmek için teşvik etsinler. Dördüncü tekbirimde hep birlikte saldırıya geçiniz ve bu sırada da ‘Lâ havle velâ kuvvete illâ billah’ deyiniz!”

Yardım Allah’tan istenir. Zâhirî şartları sağlamak, tedbir almak ve üzerimize düşeni yapmak fiîlî duadır, ancak iltica da gerekir. Hz. Ömer, Hz. Amr’a, halis niyet, dünyadan ve bidatlerden temizlenmiş bir kalp ve yüksek sesle yapılacak iltica tavsiye ederken esas yardımın kimden istenmesi gerektiğini de göstermekteydi. Tıpkı Yermük’te kendisinden yardım isteyenlere Hz. Ebubekir radıyallâhu anh’ın verdiği cevap gibi: “Mektubunuzda benden takviye göndermemi istiyorsunuz. Size bol ve her zaman hazır askerlere sahip ve herkesten daha kuvvetli olan Allah’tan yardım istemenizi tavsiye ediyorum. Bildiğiniz gibi Rasûlullah sallâllâhu aleyhi ve sellem Bedir gününde sizden daha az sayıda bir kuvvetle gâlip gelmiştir.”

Hz. Ömer, “size her biri bin kişiye bedel dört kişi gönderdim” demişti. O dört kişi, her biri birbirinden kıymetli, Allah Rasûlü sallallahu aleyhi ve sellem Efendimizle maiyet şerefi kazanmış, kâfirlere karşı şiddetli, kendi aralarında merhametli, insanların kendilerini çoğu zaman rükû ve secdede gördüğü, Allah’ın fazlını talep ederek yaşayan has adamlardı. İlticanın makbul olmasının bir şartı da, herkesi aldatan dünyanın kendilerini aldatamadığı bu “adamlar”ın varlığıdır. Bunlar toplumun sigortası hükmündedirler. Hz. Ömer’in 5000 kişilik ordu ile gönderdiği o dört Peygamber dostu; niyetleri, dünyaya karşı tavırları ve bidatlerden uzak duruşları ile örnek insanlardı. Halis niyet sahibi olmanın, kâfire benzememenin ve bidatlerden uzak durmanın müşahhas misalleri işte bu adam gibi adamlardır. Malazgirt Fatihi Alparslan’ın tarifi ile “bidat nedir bilmeyen temiz Müslümanlar” Allah’ın yeryüzündeki muradının şahitleridir. Onların sergilediği şahsiyet ve karakter, mizanın teminatıdır. Duruşu bizatihi iltica olan bu zatların eksilmesi veya gönül kırıklıkları mizanın bozulmasına sebep olabilir. 

Gözlerini göklere çevirip “Allah’ın yardımı ne zaman” diye soranların yapacakları bellidir: niyet tashih edilmeli ve dünyaya karşı tavır gözden geçirilmelidir. Kalbin temizliği, niyetin sahihliği ve dinin saflığı dünyaya karşı tavrın işaret noktalarıdır. Dünya, dünyanın kendilerini aldatamadığı salih ve sadıklar ve onların gönülden ilticası olmadan normale dönmez. Bize düşen o insanları bulmak, varsa gönüllerinin kırıklığını tamir etmek ve en önemlisi de sürekli iltica hali ile yaşayan, sahabe kıvamı ve duruşunda insanlar olmaya gayret etmektir.

Zor zamanlar yaşıyoruz; nefislerimize dönmemiz gerekiyor. Bu zamanların ahlâkı, merhameti celbedecek bir duruşa sahip olmaktır. İbrahim aleyhisselam kavminin putlarını yerle bir edip de baltayı en büyüğünün boynuna astığında, “bunu kim yaptı” diye soranlara o büyük putu işaret etmişti: “Belki de bu işi şu büyükleri yapmıştır. Hadi eğer konuşuyorlarsa onlara sorun!» dedi. Bunun üzerine, kendi vicdanlarına dönüp (kendi kendilerine) «–Zâlimler, sizlersiniz sizler!»  dediler.” (Enbiya, 64) Vicdanlarımıza dönüp, nerede ve nasıl bir yanlış yaptığımızı bulmamız gerekiyor. Kulluğu ihmal ettik, hâlbuki onun için gönderilmiştik. Yapıp ettiklerimizin bedelini yeryüzünün ve gönüllerimizin daralması ile ödüyoruz.

Zor zamanların ahlâkı dendiğinde ilk akla gelen istiğfar olmalıdır. Allah’tan başka sığınacağımız kapımız olmadığına göre bize tövbe nasibi lâzımdır. Tebük Seferi’nde 52 günlük bir tecride tabi tutulan o üç sahabenin girdikleri ruh halleri şöyle anlatılmıştı: “…bütün genişliğine rağmen yeryüzü onlara dar gelmeye başlamış, vicdanları kendilerini sıkıştırmış ve Allah’a karşı O’ndan başka sığınılacak kimse olmadığını anlamışlardı. Bunun üzerine O da eski durumlarına dönmeleri için onlara tövbe nasip etti. Hiç şüphesiz Allah, tövbe kapısını alabildiğine açık tutmakta ve rahmetiyle kuşatmaktadır.” (Tevbe, 118)

Mevcut halimizi, öncekilerle kıyaslayalım; eğer tazarru ve niyazımız artmışsa necatın da tez zamanda erişmesi muhtemeldir. Rabbimizin hep açık tuttuğu tövbe kapısı, bizi çepeçevre kuşatan merhametinin iktizasıdır. O kapıdan girmeye muvaffak olana merhamet erişecek, yeryüzü ve gönüllerimiz yine ve yeniden genişleyecek demektir. Son tahlilde genişleten de daraltan da O’dur, yaşatan da öldüren de O…

PAYLAŞ:                

Mehmet Lütfi Arslan

1972 yılında Vezirköprü’de doğdu. İlk ve orta öğrenimini Merzifon’da tamamladı. 1995 yılında Marmara Üniversitesi İngilizce İşletme bölümünden mezun oldu. Aynı üniversitenin Sosyal Bilimler Enstitüsü’

YORUMLAR

İlk yorumu yapan siz olun!

Yorum Ekle