Kudüs’ün Sahibi Allah’tır!

0
Kudüs’ün Sahibi Allah’tır!
Kudüs’ün Sahibi Allah’tır! - Ulya Cebeci
Sayı : 391 - Eylül 2018 - Sayfa : 55


Dünya, ilk insan Hz. Adem (a.s.)’den günümüze kadar hak ile batılın mücadelesine sahne olmuştur. Bugüne kadar böyle idi, Bugün de böyle. Kıyamete kadar da böyle devam edecek. O halde günümüz dünyasında bizi hayrete düşüren, batılın temsilcisi olan küffarın yaptıkları değil, hakkı temsil etmesi gereken iman edenlerin yap(a)madıkları olmalı değil midir?
Küffarın vazifesi ve ona yakışan İslam’a ve müslümanlara saldırmak, hakaret etmek, alay etmek, karalamaktır. Mü’mine yakışan ise imanını muhafaza etmek, İslam’ı Allah’ın emrettiği şekilde yaşamak ve gücü yettiğince, kabiliyetli olduğu sahalarda cehdetmektir.
Ancak biz müslümanlar, bugünün şartlarında Allah’ın pek çok emrini ve yasağını göz ardı etmeyi kendimize yakıştırabiliyorken, küffar küffarlığını yapıp zulmettiğinde, bunu ona yakıştıramıyoruz. Şaşırıp kalıyoruz? Küffarın, aslında kendi haklarını garanti altına almak için uydurduğu “insan hakları” ve benzeri uygulamaları gözümüzü boyadığı için belki, onlardan hep “medeni” olmalarını bekliyoruz. Kibarlığı, zerafeti, adaleti yakıştırıyoruz onlara. Halbuki batı dünyası dilinden düşürmediği “insan haklarını” gerçekten, samimi olarak hayata geçirmek niyetinde olsaydı eğer, bugün Afrika bu halde olur muydu? Suriye bu halde olur muydu? Filistin bu halde olur muydu?
Her fırsatta, insan haklarını ihlal ettiği gerekçesi ile başka ülkelere haddini bildirmeyi kendine vazife edinmiş olan batı medeniyeti, söz konusu kendi menfaatleri olduğunda üç maymunu oynamaktan başka bir şey yapmamaktadırlar. Zira küfür şemsiyesi altında toplanmış milletlerin ortak gayesi insan hakları değildir! Müslüman hakları hiç değildir! Onlar için önemli olan kendi menfaatlerini korumak ve dünyayı hakimiyetleri altında tutabilmektir. Bu uğurda (her zaman açıkça söylemeseler ve işi kılıfına uydurmaya çalışsalar bile) her yolu mübah sayarlar.
Son yıllarda yaşadığımız hadiseler ve bilhassa Kudüs meselesi tarih boyunca devam edegelmiş hak-batıl mücadelesinin vardığı son noktayı sergilemektedir. Bugün Kudüs, tüm dünya Müslümanlarının halini yansıtan bir aynadır. Halimizin izahıdır. Aczimizin acıklı bir itirafıdır.
Niyetim asla bir umutsuzluk tablosu çizmek değildir böyle söylerken. Bilakis, Kudüs Allah’ındır! Kimin işgali altında olursa olsun mühim değil, O dilerse elbet fetholunacaktır! Ancak asıl meselemiz Kudüs’ün fethi değildir. Bir duvarın tuğlaları misali ümmeti meydana getiren her bir fert olarak, kişisel ve günlük hayatlarımızda İslam’ı ne kadar yaşayıp yaşayamadığımızdır asıl mesele! İslam’dan kopuşlarımızdır, kayışlarımızdır. Zira mü’min, zaferden ziyade süreçten mesuldür.
Tarih sahnesine göz gezdirdiğimizde zaferlerin, toplum olarak İslam’ın titizlikle yaşandığı dönemlerde nasib olduğunu, hezimetlerin ise inançtaki çözülmelerin ardından geldiğini görmekteyiz. Endülüs ve Osmanlı’nın son devirleri bunun hazin misallerindendir. Kur-an’ı yücelten toplumları Allah da yüceltmiştir. Aksine Kur-an ve sünnete aykırı hayat tarzlarına yönelen Müslüman toplumlar ise muvaffakiyetlerini kaybetmişlerdir. Ümmet olarak bugün en büyük problemimiz, İslam’ı Allah’ın emrettiği şekilde yaşayamamaktır. Belki bilgisizlikten yahut eksik ya da yanlış bilgiden; belki nefislerimize ağır geldiğindendir bu yaşayamamak. Ancak şu bir gerçek ki bu hal, bizleri zayıf mü’minler kılmakta; dolayısıyla zayıf bir ümmet durumuna düşürmektedir.
Kıymetli bir hocam, “Hiçbir bedel ödemeden Müslüman olduk” der ve bize müslümanlığımızın bedelini ödemek için gayret göstermemizi tavsiye ederdi. Kudüs’ün bedelini ödemek için de çaba sarfetmemiz gerekiyor ki tekrar nasibimiz olsun. Filistinli kardeşlerimiz bizzat canları ile, özgürlükleri ile ağır bedeller ödemektedirler zaten. Asıl, Filistinin dışında yaşayan müslümanlar olarak bizler, Kudüs’ün bedelini ödemek için ne kadar çaba sarfediyoruz? Ne kadar müslümanca yaşıyor ve Kudüs’ü ne kadar hakediyoruz? Bu soruları kendimize sormak ve cevabı üzerinde tefekkür etmek mecburiyetindeyiz. İslam dünyasını meydana getiren bizler, “Müslüman” kimliğimizi hakettiğimiz gün, Kudüs’ü de hakedeceğiz inşallah!
O halde, bırakalım Yahudi’ye kızmayı, kafire söylenmeyi. Bırakalım twitter’da facebook’da ona buna ağzının payını vermeyi, laf yetiştirmeyi. Biraz ara verelim sosyal medya cengaverliğine. İçimize dönelim ve samimiyetle soralım kendimize; “yüzde kaç müslümansın?!” diye.
Sosyal medyada okkalı cümleler savurmak yetmez! Kudüs etkinlikleri düzenlemek, Kudüs mitinglerinde slogan atmak yetmez!
Hatta Kudüs’ü ziyaret etmek dahi yetmez! Zira Kudüs’ü bizim için kıymetli yapan değerleri kendi evlerimize, fert fert hayatlarımıza taşımadıkça bütün bu gayretler hep eksik kalacaktır. Bu gayretleri elbette küçümsemiyorum ancak bu gibi faaliyetlerde bulunmak vicdanımızda Kudüs’e karşı sorumluluğumuzu yerine getirdiğimiz duygusuna ve rehavete sebep olmamalı.
Kudüs ilk kıblemizdir bizim. Efendimiz’in miraca yükseldiği yerdir. Kudüs’ü gerçekten istiyorsak eğer miracımız olacak namazlar kılmanın derdinde olmalıyız evvela.
Kudüs’ün fethi, her şeyden önce kendimizi fethetmekle başlar. Namazlarımızdan, tesettürümüzden, yeyip içtiklerimizden, giyinip kuşandıklarımızdan, izleyip dinlediklerimizden, düşünüp dert edindiklerimizden başlar.
Zaman Kur’an ve sünnet rehberliğinde, birlik beraberlik içerisinde yol alma zamanıdır. Zaman duaya sımsıkı tutunma ve ümitvâr olma zamanıdır!
Kudüs Allah’ındır. Tüm diğer dünya ülkeleri gibi. O hakimiyeti kime dilerse ona verir. O zaferleri milletler arasında dolaştırır durur. Bugün Yahudilerin söz sahibi olması bizi asla ümitsizliğe sevk etmesin, yarın kimin Kudüs’e sahip olacağını ancak Allah bilir!

 

Yorum Yazın

Facebook