Abdulvâsi Mirzataş

0
Sayı: Mayıs 1988

1985 yılı Ramazan'ında Fatihliler bir gönül dostunu uğurladılar Rahmet-i Rahman'a. Abdülvasi Mirzataş Özbekî hazretleri idi bu. Türkistan'dan, manevi bir ışığın arkasından Anadolu'ya hicret eden bu gönül erini de bir fatiha ile analım bu kutlu günlerde...

1907 yılında Özbekistan'ın Fergana eyaletinin başşehri Hokant'da dünyaya gelmişlerdi. Babası Abdülkadir Bey'di. Abdülvasi nezih bir aile ortamında yetişti.

İlk ve orta tahsilini Hokant'ta yaptı. Lise tahsili için Taşkent'e gitti. Orada ayrıca bir sene de öğretmenlik yaptı.

"NASİBİN TÜRKİYE'DE"

Daha o yaşlarda içinde bir mürşid arayıcının canlandığını hissetti. Ağabeysi ile birlikte. Özbekistan'da ziyaret ettiği bir Allah dostu, onu sükunetle dinledikten sonra "Senin manevi nasibin burada değil. Türkiye'de" deyince Abdülvasi bir yandan sevindi, bir yandan da ümidinin dağlar arkasında olduğunu düşündü. "Kısmet" dedi.

1925'te yüksek tahsil için Moskova Üniversitesi Tıp Fakültesine kaydoldu. Bir yandan derslerine devam ediyor, diğer yandan da. yüreğinde kıpır kıpır yaşayan Türkiye'deki ışığın hayallerini kuruyordu. Bu sırada. Türkiye'den, içerisinde Prof. Fuat Köprülü'nünde bulunduğu bir heyet gelmişti. Bu bir fırsattı. Abdülvasi Fuat Köprülü ile temas kurup. Türkiye'ye gitmek istediğini bildirdi. Köprülü, onun arzusunu makul buldu. Hatta tıp tahsilini Türkiye'de sürdürebilmesi için Milli Eğitim Bakanı Hamdullah Suphi Bey'e hitaben bir de mektup yazdı.

HİCRET YOLUNDA

Abdülvasi, annesi ve kız kardeşi ile, derhal hicret hazırlıklarını yapıp yola koluydu. Önce Batum'a, oradan Gürcistan'a geçti. Bu sırada çevrede Ermeni ve Gürcü çeteler dehşet saçıyorlardı. Bin bir tehlike içinde yol alarak, Allah'ın lütfü keremi ile Artvin sınırından Türkiye sınırlarına girdiler. Orada Özbekistan'daki Allah dostunun işaretleri istikametinde gönlündeki ışığa doğru yol almakta olduğunu bir kere daha hatırlayarak şükran secdesinde bulundular. Sonra doğruca Artvin il merkezine gelip, resmi muameleleri tamamladılar. Oradan da vapurla İstanbul'a hareket ettiler. İstanbul'da haklarında sıkı bir tahkikat yapıldı. Tahkikat süresince nezarette tutuldular. Sonra tahkikat müsbet neticelendi ve Nuruosmaniye Medresesi misafirhanesine yerleştirildiler. Orada yedi ay kaldılar. Bunlar zor geçen aylardı. Çünkü, yol boyunca neleri var neleri yoksa bitirmişlerdi.

IŞIĞI BULUŞU VE HİZMET GÜNLERİ

Misafirhanede kaldıkları süre içinde Hamdullah Suphi Bey'le görüşme imkanı elde etti ve tıp tahsiline devam imkanı aradı. Buldu da. Askeri Tıbbiyede altı sene tahsil gördü. Mezun olunca ilk görev yeri olarak Adana Topçu Alayını çekti, tek çocuğu (Prof. Dr. Çolpan Mirzataş) burada dünyaya geldi. Özbekistan'dan heri peşinden yol aldığı manevi ışığı da burada buldu.

27 Mayıs 1960'ta emekli olunca Fatih Sarıgüzel'deki mütevazi evine yerleşti. Burada bir yandan doktorluk yaparken, diğer yandan da dost ve muhibbanı ile sohbet meclisleri kurdu. Bir müddet sonra muayenehanesini kapattı ve kendisini tamamen manevi hizmetlere vakfetti. Fakirin fukaranın, müşkili olanın dert ortağı oldu.

Öte yandan müslüman bir neslin yetişmesinde müslüman annelere olan büyük ihtiyacı herkes görüyordu. Ama. bu anneler nasıl yetişecekti? Genç annelere Kur'an'ın ışığı nasıl ulaşacaktı? Bunları dost ve ahbablarıyla konuşurken, bir Kız Kur'an Kursu kurma düşüncesi doğdu. 1974 yılında Fatih İlim ve Kültür Vakfı, bunun öncülüğünde de Tuba Kız Kur'an Kursu teessüs etti. Bu irfan ocağının kalıcı bir müessese haline gelmesi yolundaki çabaları vefatlarına kadar sürdü.

18 Ramazan 1405 Perşembe günü Rahmet-i Rahman'a kavuştu. (6 Haziran 1985) Son nefeslerine, gönül dostlarının okuduğu Yasin, Fetih ve Rahman Surelerinden ayetler refakat etti. Fatih Camiinden kaldırılan cenazeleri Eyüp'teki mezarına defnedildi.

GÖNÜL DÜNYALARI

Güzel ahlak sahibi, halim selim, yumuşak huylu olmakla beraber yerine göre celadet sahibi idi. Vekarlı bir zat olup temiz giyinir, temizliğe çok dikkat ederlerdi. Sessizliği sever, malayaniden sakınırdı. Büyüklerine karşı hürmetli ve itaatkar, küçüklerine karşı şefkatli ve merhametli idi. İnsanların kötülüğünü istemez, daima iyi ve doğru yolda olmalarım isterdi. Emri-bil Ma'ruf Nehy an'il münkeri kendilerine rehber edinmişlerdi, sadık dost ve ahbablarınm da böyle olmalarını arzu ederlerdi. Allah için sever, Allah için buğzederdi. Yüce Rabbimizin Cemal ismi şerifinin tecelliyatına sahip idiler. Nefsi için kimseye kızmazlar, dünya nimetleri için kimseye haset etmezler idi. Hamiyet sahibi, hakikat ehli, daima tefekkür ve zikir halinde idi. İbadet ve tesbihattan sonra mübarek yüzleri bir ay gibi parlardı. Dini mübîne hizmette çalışkan, gayretli, bıkmak ve usanmak bilmeyen bir azme sahipti, üzerine tevdi edilen vazifeleri yılmadan, bıkmadan en iyi şekilde yapmaya çalışırdı. Kendilerini kayıtsız şartsız Allahı rızasına vakfetmişlerdi. Tedbirli, tertipli, temiz ve tevekkül sahibi idiler. Özbekistan'ın kendine has şivesi ile gayet düzgün konuşur, muhataplarına Allah'ın emirlerini ve Rasülullah'ın sünnetlerim büyük bir aşk ve şevkle anlatırlardı. Sadık dost ve ahbabları ile buluşacağı vere mutlaka zamanında giderler, hava şartları nasıl olursa olsun onları bekletmezlerdi. Bu gayretleri hastalığı ağırlaşıp yatağa düşünceye kadar devam etti.

Cesur, azimli, gayretli, hadiseler karşısında gerilemeden doğru bildiği yolda yürürdü. Bütün davranışlarında, yemede, içmede, oturmada, kalkmada, temizlikte, sadelikte, muhatapları ile konuşmalarında, her hususta Sünneti Rasülullah'a (s.a.) uymakta azami gayret sarf ederler ve çok dikkat ederlerdi. Her gün muntazam olarak Kur'an-ı Kerim okurlardı. Güzel ahlak sahibi bir hakikat eri muhterem bir zatı şerif idiler. Mevla rahmet eyleye. Ruhuna fatiha....

Yorum Yazın

Arşiv

TÜM YILLARI GÖR

Facebook