Uzlaşma Ufku

0
Sayı: Şubat 1999

Kamu yöneticilerinin toplumun büyük bir kesimini yok sayma eğilimi, siyasî deneme yazılarının etki alanını kendiliğinden daraltmaktadır. En tabiî insan hak ve özgürlükleri sürekli zedelenirken, idareciler bu tahribata duyulan tepkileri adeta yok saymaktadırlar. Böylece kamu vicdanına atom halindeki parçaları sayılabilecek fert vicdanlarıyla başbaşa, bir iç durum muhasebesi yapmak konumunda kalınmaktadır.

Siyasî iktidarın kendiliğinden talip olunacak bir şey olmadığı, onun ancak ilâhî bir bahşedişle lütûf olarak sunulabileceği konusunu ele alalım. Siyasî iktidar oluşumunun kaidelerine oyunun kuralları dersek, şimdi sorulacak soru şudur: Acaba oyunun kurallarını biliyor muyuz? Basitleştirirsek; iki takımlı bir oyun var, bir takım sahada rakibini bekliyor. Diğer takım ise oyunun kurallarını öğrenmekten istiğna ediyor; oyunu da rakibini de küçümsüyor. Ya ne yapıyor? Takımı çalıştırması gereken entellektüel elit, rejimin halkı için ilâhî gazap tezahürleriyle dolu olmasını ibretle seyretmekte; fakat bunun arkasından bir ilâhî hibe döneminin gelebileceğini hiç hesaba katmamaktadır. Bu sebeple de yüksek seviyede bilgi üreten bir araştırma alt-yapısının anayasal, hukukî, siyasî iktisadî, ve malî unsurlarına ve daha önemlisi, iman-yoğun bir gençlik kesiminin bunlarla yetiştirilmesi ve yönlendirilmesine ilgisiz kalmaktadır. Halbuki bu eğitim, gelecekteki ilâhî hibe dönemi için emanete ehliyet kazanma eğitimidir.  Ayrıca:

"Sen bizi çobansız bırakma Allah'ım" heyecanının şuur haline gelmesi için, sebeplerini hazırlamak suretiyle bir çoban halk edilmesine liyakat kazanılmalıdır. Bu yaklaşım benimsendiği zaman, yukarıda sözü edilen istiğna, oyundan uzak durma hali, gerçek ehliyet sahibi bir zatın emanetten uzak durması inceliği gibi yorumlanamaz.

Takımın oyuncularına yani siyasetin profesyonellerine bakıldığında ise, çalıştırıcısı, dolayısıyla taktiği ve stratejisi olmayan bir takımın dağınıklığı görülüyor. Bunun, sanıldığı gibi bir siyasî liderin etkisiz hale getirilmesiyle ilgisi yoktur. Oyunun kurallarının taklit edilmesine dayalı bir teşkilatlanma performansı ile zahirî bir başarıya ulaşılmış. Fakat arkası getirilmeden sahadan çıkarılma yaşanmıştır. Oyunun kurallarına tahkikî hakimiyet iradesi gösterilememiştir.

Basitleştirilmiş örneğimizi oyunun seyircilerinin takındığı tavırla tamamlıyalım. Seyircilerin büyük bir bölümü de medyanın her türlü meşgul edici yönlendirme ve şartlandırmalarına amade durumdadır ve bu sebeple, tarihte bir diktatörün halkını boğa güreşleriyle meşgul ederek diktatörlüğünün sürdürmesi örneğindeki tuzağa düşmektedir. Eğer böyle değillerse iki gruba ayrılabilirler: Birincisi satrancın bundan sonraki hamlelerini hesaplama hazırlığı içinde olan grup; ikincisi sahadan çıkarılmışlığa karşı protestocu tavırlar geliştiren grup... Şüphesiz bu ikinci grubun da ecirleri niyetlerine göredir ve karşı takımın dayatmacılık kılıfı olan irtica kavramıyla ilgileri yoktur. Sonuç olarak uzayda yürüme anlamına gelmeyecek, ayağın yere bastığından emin olunacak bir yaklaşımda bulunmak gerekmektedir. Medeniyet tarihimizden örnekler vererek, aynı zamanda denendiğini göstererek, bu yaklaşımı geliştirelim.

"Bilim tarihinde öncü bir araştırma merkezi olarak Beytü'l Hikme" 9'uncu ve 10'uncu asırlarda medeniyet iklimimize yeni dehalar kazandıran, vahy eksenli başlangıcın sonraki çağlara taşınmasında, ondan önceki ve ondan sonraki kültürlerle dinamik temaslar içinde girmesinde etkili bir rol üstlenen örnek bir kurumdu.(1) Yüksek seviyede bilgi üretimi için bu kuruma verilen devlet desteğini bugün bulamadığımıza göre, ayrı ayrı noktalardan başlatılan eğitim platformlarının, devlet ve militarizm dışı bir buluşma noktasına doğru ilerletilmesinden başka çare görünmemektedir. Sözgelimi ilâhî hibe döneminin başlamasıyla, her darbeyi takib eden güdümlü, anayasa yapıcı kurucu meclis devri kapanacaktır. Bunun yerine mevcud anayasa ve anayasal müesselerde gerekli iyileştirmeleri yapacak sivil bir inisiyatife çağrıda bulunulacak, buna ihtiyaç duyulacaktır. O zaman, değil ilim meclislerine çok çeşitli kültürlerin mensuplarını almak, topluluk taassubu göstererek birbirlerine yaklaşmak dahi istemeyen, birbirlerini kıyasıya eleştiren ilmi çevreler bu çağrıya ne cevap vereceklerdir?

Yakın tarihimizde Ahıskalı Ali Haydar Efendi'den nakledilen ve Talât Paşa'nın Sadrazamlığı zamanına rastlayan şöyle bir hukukun güncelleştirilmesi tecrübesi vardır: Talât Paşa şunları söylüyor:

"Demek ki dinimizde her konu varmış. Avrupa kanunlarına ihtiyaç yokmuş. Şu halde... Mecelle içinde bulunduğumuz yüzyılın ihtiyaçlarını karşılayacak hale getirilmelidir. "Bu amaçla Ali Haydar Efendi başkanlığında dokuz kişilik bir komisyon görevlendiriliyor ve istedikleri kitaplar ile tahsisat temin ediliyor. "Mesai bu şekilde devam ederken, inkılabın ortaya çıkmasıyla bu eser olduğu yerde kalmıştır."(2)

Birinci Dünya Savaşı yılları gibi muhataralı bir dönemde merkezî otorite bu ihtiyacı öngörebiliyorsa, dış ve iç siyasî şartları o günleri aratmayan bugünkü ortamda da dirayetli bir merkezî otorite, her türlü hukuksuzluk anaforundan kurtulmanın yolunu, böyle bir sivil otoriteye, mevcud mevzuatın sivilleştirilmesi ve güncelleştirilmesi görevini vermekte bulacaktır.

Geçen bölümde derin şirki, tevhid inancının devletin işlerine karışmamasını dayatan, buna karşılık kendisi toplumun anayasal güçlerinin varlığına rağmen, bunların dışına çıkan bir çok başlılıkla ve medya desteğinde devletin ve ferdin bütün işlerine karışan totaliter güç yapılanması olarak sunmuştuk. Derin şirk nereye kadar derin sorusunun da sorulması gerekiyor.

Gözle görünür semboller ve vakıalar Türkiye gündemindeki şirkin derinliğinin çok büyük olduğunu gösteriyor. İslâm alemi için Kudüs'ü kilitleyen irade, Türkiye için de Ayasofya'yı kilitlemiştir. Olaylar Türkiye'de mevcut sistemin kurulmasına sanki izin veren uluslararası bir iradenin bulunduğu; bu iradenin sanki Osmanlı mirasına sahip çıkmamak, dış Türklerle ilgilenmemek ve hilâfet konusuna eğilmemek şartlarıyla bu izni verdiğini doğrulamaktadır.

Peki bugün gelinen noktada ne olmuştur? Dünya siyasî konjonktüründeki hava muhalefeti evvela dış Türklere anayurdun varlığını ve sevgisini hatırlatmış, anayurt da bu sevgiye mukabele edince, hem Osmanlı kültür mirasının canlanması, hem de adına hilâfet denmese de, çok geniş bir coğrafyada Türkiye'nin önderliği gündeme gelmiştir. Oysa bu, kuruluşumuza sanki izin veren irade için tehlikeli bir gelişmedir. O halde Tek Parti döneminin milletiyle kavgalı devlet görüntüsünden çekinilmemeli, inançlara karşı saldırgan ve sindirici uygulamalar tekrar sahnelenmelidir. Bugün yapılan da budur.

Tasavvur edilebilecek en geniş çapta teşkilatlanmış şirk, uluslararası ve ulusal plânda bütün hukukî, siyasî ve iktisadî güvencelerle kendisini korumaya almış olarak karşımıza çıkarken, hiçbir ayrıntıyı ihmal etmemektedir. Eğitimi, yaptıklarının doğruluğunu benimsetme vasıtası olarak kullanmakta; aslında şirkin doğruları bir yanlışlar serisi olduğu için, bunları kabul ettirmede kolaylık olsun diye eğitim kalitesini kasden düşürmektedir.

İnancına karşı topyekün savaş ilân edilen milletimiz ise büyüklüğünü bir kere daha göstermekte, amme vicdanında sabrın Kurtuluş Savaşı yıllarındaki tarifini bugün tekrar yaşamaktadır. "Sabır unutmak değildir. Bir işin gününü, saatini, olma anını bilmek, bulmak, beklemektir. Sabır acı duymamakda değildir. Acıya dayanıklı olmaktır." Amme vicdanının bu sabrı her türlü takdirin üzerindedir ama, kendisine yönelen açık tehdidlere karşı sadece lehine sonuçlar doğuracak hava muhalefeti beklememeli, bir metod belirleme sıkıntısı duymalıdır. Bu metod az önce anlatılan sebeplerle eğitim ve okuma ağırlıklı olmak zorundadır. Yalın bir iradeyle okuma kulaçları atan insan, sorularının cevaplarını kendiliğinden bulur hale gelebilir. Ancak bunun bir şartı var: Daha önce hiç okumadığını, daha sonra da başka bir kaynaktan okumayacağını, yegane menbaından okursa bu böyle olur. Geleceğe inanç ve ümitle bakabilmek, vahy eksenli bir kültür birikimi kazanmakla ve onu yaşanan günlük hayat haline getirmekle mümkündür. Raflardan indirilen ve manâsı üzerinde tefekkür edilen bir Kur'ân-ı Kerim her seviyedeki insanımızı ruhen gıdalandırdığı zaman, bütün bu unsurların dünyaya bakışı değişecektir. Bu anlamda bir iç inkılâb yaşamayanlar, iradeleri ve tercihleri dışında bir hayat tarzına mahkûmdurlar.

Okuma faaliyetine en temele inmeyi esas alan seçici bir gözle yaklaşılırsa, bu temel kaynaklarda hem toplumumuzun hem de insanlık ailesinin geleceğiyle ilgili önemli ipuçları bulunabilir. Toplumumuzla ilgili önemli bir ipucunu, yukarıda kendisinden sözettiğimiz, Osmanlı Ulemasının son temsilcisinin bayrağı bıraktığı noktada buluyoruz:

Ahıskalı Ali Haydar Efendi'nin hukukun günün ihtiyaçlarına uygun hale getirilmesi mesaisi için getirdiği istisna şuydu: "İçtihada mesağ olmayan ve nass-ı kat'î ile sabit bulunun ahkâmdır."(3) Şirk madem ki, toplumumuzun bu temel taşlarının safdışı edilmesiyle düzenini kurmuştur; tevhid de eğitim ve siyaset platformlarında aynı temel taşlarını yerli yerine koymakla işe başlıyacaktır. Bunu yine yukarıda örneğini verdiğimiz sivil platformlar yapabilir. Fakat başarılı olmaları, evvela düzenleyicilerin ve katılanların ulemaya teslimiyetle saygı duymalarına ve ortamın güdümlü olmamasına bağlıdır. Güdümlülükle kastedilen, eğitim platformunun finansmanının söz gelimi uluslararası kaynağı şüpheli bir krediye dayanmaması veya yine kaynağı şüpheli bir şartlı bağışa dayanmaması gerekliliğidir.

İnsanımız raflardan indirdiği kültürümüzün temel kaynaklarıyla ruhunu gıdalandırdığı zaman, batının ütopik gelecekçi akımlarına ihtiyacı olmadığını görecek; kurulu sistem bağımlılığı olmayan, dolayısıyla kurulu sistemi rahatça eleştiren gerçek bir din ve vicdan hürriyetini iliklerinde duyacaktır.


Düzeltme ve Açıklama

-Aralık 98 sayısının 36. sayfasındaki "anayasal tanımlar içine alınması" ibaresinin doğrusu "anayasal tanımlar içinde kalınması"dır. Düzeltir, özür dileriz.

-Yazarın dergimizin muhtelif sayılarında yayınlanan denemeleri küçük bir kitapçık haline getirilmiştir. Kitap basıldığında okuyucularımıza ayrıca bilgi verilecetir.



DİPNOTLAR: (1) Demirci Mustafa, "Beytü'l Hikme", İzlenim, Kasım 96, Sayı 39, s. 11.(2) Gürlek Dursun, "Ahıskalı Ali Haydar Efendi", Kültür Dünyası, Haziran 98/say. 14, s.64 (3) Adı Geçen Kaynak.
Yorum Yazın

Arşiv

TÜM YILLARI GÖR

Facebook