Gül Ülkesi

0
Sayı: Mart 2000

1. Anadolu insanı "bakarsan bağ, bakmazsan dağ olur" der, atalarından kalma bir özdeyiş olarak. Bu bakımdan bir "Gül Ülkesi" varsa veya olacaksa, bu gül ülkesinin bahçevanı, ya da bahçevanları olmalıdır elbette. Kim, ya da kimler olacaktır, ya da kimler olmalıdır bu "Gül Ülkesi"nin bahçevanları? Bir er kişi arama kolaycılığına veya açık gözlülüğüne düşmeyen herkes bu "Gül Ülkesi'nin bahçevanı olabilir. Elbette kolay şey değildir bahçevan olmak, hele de bir Gül ülkesine... Fakat bir Gül Ülkesinin, ya da bir Gül Ülkesinde yaşamanın hasretini çekenler, isteseler de, istemeseler de, gerçekten çok zor da olsa, Gül ülkesinin bahçevanı olmaya soyunmak zorundadılar. Çünkü birileri yapacaktır, ya da birileri yapmalıdır bu azîm görevi. Bu en azından, insanlarımızın gönül bağlarında yetişen rengarenk güllerinin gün yüzüne çıkması bakımından gereklidir. Aksi halde kim bilecektir veya kimler yetiştirecektir onların hayallerini süsleyen ve düşlerine konuk olan güllerini? Hep bir başkası, hep bir başkası, hep bir başkası mı? Bu, erlik iddiasında olana, olanlara yakışır mı hiç?

"Er"lik, yani "er kişi"lik kesinlikle fizyolojik bir olgu değildir. Bu bakımdan sakın "er oluş"la, "erkek oluş" karıştırılmaya. Bunu şunun için söylüyorum ki; kadınıyla erkeğiyle, bu ülkenin ve bu milletin her ferdi, birer er kişi olarak, Gül Ülkesinin bahçevanı olmaya aday olmalı ve gönüllerindeki güllerin yetiştiği Gül Ülkesini mutlaka kurmalı, ya da en azından bu uğurda uykusuz geceler geçirmeli ve domur domur ter dökmelidirler. Şunu öncelikle bilmek ve hiç ama hiç unutmamak gerekir ki; başkalarının emekleriyle yetişen ve terleriyle boylanan güllerin ne renkleri, ne de kokuları benzemez, herbirimizin gönül bağlarını süsleyen güllere. Bu bakımdan diyorum, "herkese kendi gülünü kendi yetiştirmelidir" diye. Bu tıpkı Ferhat'ın, Şirin'e giden yolu kendi açması gibi bir şeydir aslında. Başka türlüsü olmaz çünkü... Daha doğrusu, başka türlüsü er olana hiç mi hiç yakışmaz.

2. "El elin eşeğini türkü çağırarak arar" diye uyarır bizi bu konuda, atalarımızdan günümüze kadar gelmeyi beceren bir özdeyişimiz. Bunu anlamak istemeyip, illa da kendi eşeğini başkalarına aratıp, kendi işini başkalarına gördürme hayaline kapılanlara karşı "kelin merhemi olsa başına sürer" diye yineler uyarısını. Bu bakımdan hiçbir şekilde kaçışımız olamaz. Gül Ülkesinin bahçevanı olma görevinden. İşte bunun içindir ki, bu görevi üstlenmek ve kelimenin tam anlamıyla yerine getirmek, her birimizin boynunun borcu olmalıdır diyorum.

Gül yetiştiricisi olmak, böylece gül yetiştiren er kişiler arasına katılmak, gelecek nesillerimize bırakabileceğimiz en hayırlı ve en onurlu bir mirasdır, aynı zamanda. Böyle bir mirasın bırakıcısı olmalı değil miyiz? Yoksa gelecek nesillerimize çakır dikenleri, ya da deve dikenleri mi kalmalı? Öyle ya, bahçevanı olmayan bağın dağ olacağını, dağda ise dikenden başka bir şeyler yetişmeyeceğini bilmiyor değiliz şüphesiz ki.

Gül yetiştiricisi olup, Gül Ülkesinin kurucuları arasına katılabilmek erdemi dururken, "adam sen de" vurdum duymazlığına düşebilir miyiz. "Kıyametin kopacağını da bilseniz, elinizdeki fidanı dikiniz" biçimindeki Nebevi öğüt dururken; herşeyi bir yana bırakıp, "İşte geldim, işte gidiyorum" boşvermişliğine sarılabilir miyiz? Hele hele, "benden sonra tufan" egoizmini savunabilir miyiz? Çünkü biz bir milletiz; hem de tarihe nizamat vermiş, insanlığa insanlık öğretmiş bir milletiz. Bu bakımdan, tıpkı bir beden gibi olmak ve bizden sonra gelecek nesillerimizi de en azından kendimiz kadar düşünmek durumundayız. Kabirlerimizin üzerinde deve dikenleri yerine, rengarenk güllerin yetişmesini istiyorsak eğer, bunu mutlaka yapmalıyız. Bu konuda üzerimize düşeni yapmaktan kaçınıp, "bizim için hiç farketmez" diyebilir ve kendi ördüğümüz surlarımızın içine çekilebilir miyiz?

Oysa biz biliyor ve kesinlikle inanıyoruz ki, "nasıl yaşarsak, öyle öleceğiz ve nasıl ölürsek, öyle haşrolacağız". Böyle anlatılmadı mı; böyle söylenmedi mi ve böyle duyurulmadı mı bize? Ne çabuk unuttuk bütün bunları? Elest bezminde ne söz vermiştik Yaratıcımıza, "evet, Sen bizim Rabbimizsin" derken. Neydi bu ikrarın, bu söz verişin anlamı, bizce? Biz O Ulu yaratıcının buyruklarına uyacak ve günü gelince, hem de hiç ölmemecesine, gözlerin görmediği, gönüllerin ise tahayyül dahi edemediği gül bahçelerinde ağırlanacak değil miydik? Acaba hiç düşündük mü, o kavuşma gününe birer diken yetiştiricisi olarak gitmek, elest bezminde yapılan sözleşmenin neresinde vardır?

Öyleyse, "adam sen de" diyemeyiz. "İşte geldim, işte gidiyorum" diyemeyiz. "Benden sonra tufan" ise hiç diyemeyiz. Anlaşılacağı gibi, gül yetiştiricisi olmak, "Gül Ülkesi"nin birer bahçevanı olarak yaşamak zorundayız, o kavuşma gününde sözünde durmayanlar safında yer almamak ve yiyenlerin boğazını kavuran zakkumları yeme bedbahtlığına düşmemek için.

3. Biz bilir ve inanırız ki, bu evrende herşey insan için yaratıldı. Bu evrenin sembolü olmaları bakımından, bir çerağ ve bir nur olarak, ay ve güneş insanın hizmetine amade kılındı. Kâbe insana kıble olmadan çok çok önce, insanın atası meleklere kıble oldu. Eşyanın isimleri insana öğretildi ve böylece meleklerle yapılan o ilk sınav, insana kazandırıldı. Yeryüzünün halifeliği, o ilk sınavı kazanan ve Halık-ı Zülcelal nezdinde çok önemli bir ayrıcalığa sahip olan insana verildi. Bu görevi kendisine verilmesi, insanın yeryüzünde Halık (c.c) adına tasarruf sahibi olması demekti. Bu ise onun, yani insanın herşeyden önce, ama herşeyden önce ve kesinlikle "hür" olmasını gerektiriyordu. Evet insan hür olmalı ve mutlaka hür kalmalıydı. Çünkü özgün ürünler vermesi; her konuda ve her hususta mükemmel bir üretici olması buna bağlıydı.

Siz hiç, bir kölenin, yani hürriyetini bir başkasının eline veren bir kişinin, yani bir başkasına bağımlı olanın, özgün fikirlerin sahibi olduğunu ve özgün ürünlerin altında imzasının bulunduğunu gördünüz mü? Acaba hiç düşündünüz mü, bu milletin fertleri neden asırları aşkındır ciddi bir ürünün altına imzalarını atıp ta, diğer milletlere parmak ısırtamamışlardır? Öyleyse öncelikle bu hususu düşünün ve sonra da sayın bakalım, sayabilirseniz eğer, bu milletin fertlerini bağlayan düğümleri?

Düğümlerle kuşatılmış bir insan özgün fikirlerin ve özgün ürünlerin altına imza atabilir mi hiç? Hani nerede o özgün ürünler?

Yeryüzü halifeliği kendisine verilen insanın bu tasarrufunun çerçevesi, O'nun (cc) tarafından, işlerin "adaletle yürütülmesi ve uygulamanın adalet esas alınarak yapılması" şeklinde çizilmiştir, bilindiği gibi. Şüphesiz ki bu "adaletle muamele" gerekliliği, canlı olsun, cansız olsun, yeryüzündeki herşey için geçerlidir. Aksi halde denge bozulur, düzen bozulur ve bunun doğal bir uzantısı olarak güç, yani devlet elden gider. Çünkü adalet, "her şeyi yerli yerinde yapmak ve hak sahibine hakkını vermek" demektir. İnsan bunun için yaratılmıştır ve işte bunun için yeryüzünün halifesi kılınmıştır. Öyleyse halife olmanın gereğini yerine getirmeli; herşeyi yerli yerinde tutmalı ve kendisine emanet olarak verilen ilahi düzeni olduğu gibi korumalıdır... İşte bu bağlamda, "gül yetiştiren kişi olmak" da insanın halifelik görevleri cümlesindendir.

Bu bakımdan ister istemez gül yetiştirmek ve Gül ülkesinin bahçevanı olmak zorundaydı insan. Çevresinde er kişi aramayı bırakmalı ve Gül ülkesinin usta bir bahçevanı olmaya soyunmalıydı, hiç vakit kaybetmeden. Bunun için erkenden yola çıkmalı, hemen işe koyulmalı ve gül yetiştiren bahçevanlar kervanının ilk üyelerinden olma erdemini yakalamaya gayret göstermeliydi. Aynaya bakmalı ve sormalıydı kendine: Başkalarından neyi eksikti ki? Öyleyse neden endişe dolu, korku dolu, çaresizlik dolu gözlerle er kişi arıyordu uzak ve yakın çevresinde? Gül yetiştirme görevini üstlense, yapabilir miydi gerçekten de? Yapamayacak olsa, halife kılınır mıydı hiç? Çünkü O (cc) hiç kimseye gücünün üstünde yük yüklememişti ki, yapamayacağı şeyi insana yüklemiş olsun.

Öyleyse yapabilirdi ve Gül Ülkesinin bahçevanlarından birisi de kendisi olabilirdi. Böylece o kaçınılmaz olan "Kavuşma Günü"ne kendi bahçesinden derdiği güllerle gidebilirdi, hem de yüzünün akıyla.

Yorum Yazın

Arşiv

TÜM YILLARI GÖR

Facebook