İyi Eğitimin Temeli Yüksek Bir Dil!

0
Sayı: Ekim 2002

“Siz ne kadar bilirseniz bilin, söyledikleriniz muhatabınızın anladığı kadardır!” diyor Mevlânâ Celâleddin-i Rûmî hazretleri... Ne veciz bir ifade! Demek ki bilmek yetmiyor, bu bilgiyi aktarabilmek için kudretli bir dil gerekiyor. Üstelik böyle kudretli bir dile “öğreten” kadar “öğrenen”in de hâkim olması gerekiyor. Meselenin en sıkıntılı tarafı da zaten bu değil mi?..

Derin düşünce ve fikirler ihtiva eden bazı metinleri dost meclislerinde mütalâa ederken umûmiyetle kullanılan dilin ağırlığından, eskiliğinden bahis açılır ve anlaşılamadığından şikâyet edilir. Ben de hep aynı düsturu tekrarlar dururum: “Yüksek hakikatler basit bir dille ifade edilemez!”  Dolayısıyla yüksek mânâları idrâk için mutlaka o seviye ile mütenasip kelimelere ihtiyaç vardır ve aksi mümkün değildir.

Milletimizin bekasına müteâllik meselelerin başında gelen “dil yâresi”ne, bu ay başlayacak yeni öğretim dönemi vesilesiyle tekrar temas etme zarureti hissettim. Zira yetişen nesillerin iyi bir eğitim alabilmeleri ancak ve öncelikle Türkçe’yi çok iyi öğrenip kullanabilmelerine bağlıdır. İlim adamlarının tecrübî olarak da ispatladıkları gibi, bir insanın anlama, anlatma, düşünme kaabiliyeti, kısaca “zekâ”sı, bilip kullandığı kelime sayısıyla doğru orantılıdır.

Bilmiyorum, eğitim sistemimizde müfredatı tanzim ve tayin edenler “Acaba liselerimizden mezun olan, yani en az 11 sene okuttuğumuz gençlerimiz kaç kelime ile konuşuyorlar?” diye merak ediyorlar mı, bu hususu tesbit edecek araştırmalar yaptırıyorlar mı? En azından böyle bir endişe taşıyorlar mı?

Bu suâllerin cevapları maalesef “hayır” olmalı ki, eğitim sistemimiz hâlâ üç-beş satırlık bir dilekçeyi doğru yazarak merâmını anlatabilmekten âciz ve anadil şuurundan tamamen mahrum gençler yetiştirmeye devam ediyor.

Mütehassıs görüşüne göre, liseden mezun olan birinin asgarî 4.000 kelimeyi kullanabilecek seviyede olması lâzım. Çocuklarımızın bu rakamın onda birine bile vâkıf olduklarından şüpheliyim. Yüksek tahsil sonrasında da durum ne yazık ki pek değişmiyor ve bu hâl, diğer bütün meselelerimizin çözümsüz kalmasının başlıca sebebi olan “temel mesele” olarak karşımızda duruyor.

Hepimiz orta öğretimde gördüğümüz Türkçe ve Edebiyat derslerinde, tahlilini yaptığımız çeşitli edebî metinlerde geçen yüzlerce kelimeyi ezberlediğimizi hatırlarız. Bunun hiç faydası olmuyor mu? Hayır, maalesef olmuyor!.. Zira not kaygısıyla ezberlenen o kelimeler, dilimize yerleşemiyor ve üç gün sonra unutuluyor. Yeni öğrenilen bir kelimenin “kullanılabilir” hâle gelmesi için “pekiştirilmesi” şarttır.

Bu “pekiştirme” işi teknik bir konudur ve çok mühimdir. Lise bitene kadar görülecek bütün edebî metinlerin bir plan ve program çerçevesinde tesbitini ve sıralanmasını gerektirir. Öyle ki, bir derste öğrenilen üç yeni kelime, bir sonrakinde farklı kullanımlarıyla tekrar edilsin ve üç de yeni eklensin. Böylece bir yandan kelime hazinesi genişlerken, diğer yandan evvelce öğrenilenler farklı şekilleri ile devamlı kullanılarak zihinlere iyice yerleşsin ve dile mâl olsun. Yoksa hep yapıldığı gibi, her derste farklı on kelime

ezberletip, sonraki derslerde bir daha hiç kullanmayarak dilin gelişmesi sağlanamaz.

Bir de, seçilen metinlerin talebede bir “dil zevki” oluşturacak evsafta olmasına mutlaka dikkat edilmelidir. Birtakım ideolojik mülâhazaların neticesi olan “bir oradan – bir buradan” kolaycılığı terkedilmeli, Türkçe’yi mükemmel kullanan büyük ustaların eserlerinden başkasına yer verilmemelidir. Tahsilli bir insan, öncelikle anadilini doğru ve güzel kullanma hususunda gayretli olmalı, ağzına geldiği gibi konuşmamalıdır. Kelimeleri seçerek kullanmalı, “nüans”lara dikkat etmelidir. Bu hassasiyetin sağlanması eğitimin temel hedeflerinden biri olmalıdır.

Dilimize “öztürkçecilik” kisvesi altında yapılan “uydurmacılık ve tasfiyecilik” saldırısı mutlaka durdurulmalı, nesilleri birbirinden koparan ve Türkçe’mizin güçlü bünyesini tahrip eden bu zararlı akıma eğitim sistemimiz içerisinde hiçbir şekilde yer verilmemelidir.

Çevrenin, bilhassa televizyonun çocuklar üzerindeki menfî tesirleri eğitim sisteminde telâfi edilmeye çalışılmalıdır. Son zamanlarda “hey dostum, senin sorunun ne” gibi, sesi Türkçe’ye benzese de özü Türkçe olmayan bir dil kullanan gençler yetiştirildi. Bu garip “dublaj Türkçesi”nin mutlaka önü alınmalıdır.

Tabiî bir de “yabancı dil” meselesi var. Küreselleşen dünyada en az bir yabancı dil bilmenin faydalarını kimse inkâr edemez. Ancak burada da birkaç noktayı doğru anlamak şart...

Evvelâ, “yabancı dille eğitim” saçmalığından kurtulmalıyız. Bir dili iyi öğrenmek için illâ o dilde tedrisat yapmak gerekmediği ortadadır. Matematik, fizik, kimya gibi dersleri İngilizce okumanın hiçbir faydası olmadığı gibi; bu derslerin iyi öğrenilmesine de mâni teşkil etmektedir. “Yabancı dille eğitim” derhal kaldırılmalı, ancak liseden mezun olan bir gencin bir yabancı dili yeterli seviyede öğrenmiş olması da sağlanmalıdır.

Yabancı dil dersleri çok alt sınıflardan başlamamalıdır. Günümüzde olduğu gibi anaokulunda bile İngilizce öğretilmesi son derece mahzurludur. Zira henüz anadiline hâkim olmayan çocuğa yabancı dil öğretmek, onun çok mühim olan “dil şuuru”na ve “dil zevki”ne ulaşmasını zorlaştıracaktır. Bu yüzden yabancı dil dersleri tercihan ilköğretimin ikinci kademesinden, yani altıncı sınıftan evvel başlamamalıdır.

Bizde çok ihmal edilen bir husus da yabancı dil öğreniminin “kültür emperyalizmi” boyutudur. Her büyük dil bir kültürün taşıyıcısıdır ve ondan ayrı düşünülemez. Dolayısıyla bilhassa küçük yaşlarda başlanılan yabancı dil öğretimi, o kültür dairesine en azından yakın durmayı da beraberinde getirmektedir. Bunun misâlleri çoktur. Yabancı kolejlerden mezun olan gençler arasında yapılacak bir araştırma bu hususu teyid edecektir.

Son olarak, bir de “ilim dili” meselesi var. Deniyor ki, Türkçe ile ilim yapılamaz, İngilizce dünyada ilim dili olarak kabûl gördüğüne göre hepimiz onu öğrenmeye mecburuz! Efendim, ihtiyaç duyanların İngilizce öğrenmesine bir itirazımız yok, Türkçe ile ilim yapılamayacağı iddiasına itirazımız var! Dünyadaki bütün ilmî gelişmeler, teknolojik icatlar İngilizce konuşulan ülkelerde olmuyor ki... Almanlar var, Ruslar, Fransızlar, Çinliler var... Ancak İngilizce’yi hâkim dil yapmak gâyesini güdenler, dünyanın en ücra köşesindeki ilmî faaliyetleri bile takip ederek anında İngilizce tercümesini yayınlıyorlar. Böylece İngilizce bilmek bütün dünyadaki gelişmeleri takip için yeterli oluyor. Bu müthiş tercüme faaliyetidir ki, İngilizce’yi ilim dili hâline getirmiştir. Türkçe’nin sahiplerinin de böyle bir dâvâsı olsa idi ve gereği yapılsa idi, acaba Türkçe ile ilim yapılabilir miydi? Ne dersiniz?

Yorum Yazın

Arşiv

TÜM YILLARI GÖR

Facebook