Kur'an-ı Düşünerek Okumak

0
Sayı: Kasım 2002

Kur’ân-ı Kerim’in birçok sûre ve âyetinde, dünyadaki varlıkların ve olayların çoğunda insanlar için alınacak ders ve ibretlerin bulunduğu  belirtilmekte, insanların bunları düşünmeleri gerektiği önemle belirtilmektedir.

“Biz bu örnekleri insanlara veriyoruz; fakat onları ancak bilenler düşünüp anlayabilir. Allah, gökleri ve yeri hak olarak (yerli yerince) yarattı. Şüphesiz bunda, iman edenler için (Allah’ın varlık ve kudretine) bir nişâne bulunmaktadır.” Ankebût, 29/43-44

Bir çok âyette yüce Allah, “düşünmez misiniz?”, “akletmez misiniz”?, “belki artık düşünürsünüz”, ne az düşünüyorsunuz” buyurarak  Mü’minûn, 23/80; Neml, 27/62; Kasas, 28/60; Ankebût, 29/63 vb. insanları düşünmeye davet etmekte ve düşünmeyenleri  ve az düşünenleri ise kınamaktadır.

“Allah size böylece âyetlerini açıklar ki, düşünüp hakikati anlayasınız:” Bakara, 2/242, Nûr, 24/61; Rûm, 30/28 “Doğrusu bunda iyi düşünen, işiten ve aklını kullanan bir kavim için ibretler vardır” Bakara, 2/164; Rûm, 30/21, 23, 24; Câsiye, 45/5; Hadîd, 57/17 gibi âyetler, düşünmeyi emretmektedir. Yukarıda da belirttiğimiz gibi Kur’ân-ı Kerim, düşünmeyenleri de ayrıca yermekte ve onların düşüncesiz olduğunu beyan etmektedir. (bkz. Bakara, 2/171)

Düşünce insana mahsus bir özelliktir. Her insanda düşünme kabiliyeti vardır. İnsan, düşünce-muhâkeme gibi sıfat ve özelliklerle diğer varlıklardan ayrılır. Mükellef ve mesûliyete tabi tutulması ve mukaddes emaneti yüklenmesi de bu yüzdendir.

Mevlânâ, insanın fikir ve düşünceden ibaret olduğunu , geri kalan kısmın ise kemik ve sinirler olduğunu söyler.  İnsanların düşünce ile dirildiğini belirtir. Ona göre nasıl her şey güneş sayesinde sıcak olur ve ısınırsa, insan da düşünce sayesinde diri olur. Mevlânâ Celâlüddin Rûmî, Fîhimâ Fîh, çev. Meliha Ülker Tarıkahya, İst. 1985, s. 299

Böyle bir vasfa sahip olan insan, öncelikle neyi düşünmeli? Neyi tefekkür etmelidir? Kulluk için yaratılan ve bu amaçla dünyaya gönderilen insanoğlunun, her şeyden evvel onu yaratan, kâinatın ve bütün varlıkların sahibi ve hâlikı olan Allah’ın kudretini, sanatını, kainatın yaratılışını ve küçük bir kâinatı andıran insanın mana ve mahiyetini düşünmesi, tefekkür etmesi lazımdır. İnsanın düşünce faaliyetini sürdürebilmesi için bir rehbere, bir kılavuza, bir düstûra ve bir talimatnâmeye ihtiyacı vardır. İnsanı mükerrem olarak yaratan, ona mesûliyet ve mükellefiyet çerçevesinde dağların taşların taşıyamayacağı kutsal emâneti yükleyen Allah Teâlâ, ona kulluğu talim edecek ve onu irşad ederek hidâyet yolunu gösterecek Kelâm-ı Kadîmini göndermiştir. Dünya ve âhiret saadetini temin edecek, insana insanlığını öğretecek olan bu ilâhî kelâm, insanı düşünmeye ve kendisini tedebbür etmeye davet etmektedir. Böyle bir düşünce, tefekkür ve tedebbür atmosferine girmeden onun ilahî rahmet ve müjdesinden hisseyâb olmak mümkün değildir. Gereği gibi onun üzerinde düşünmek, kafa yormak, onun anlamının ve ondan istifade etmenin vazgeçilmez şartıdır.

Kur’ân, iniş amacının, âyetlerinin düşünülmesi ve akıl sahiplerinin öğüt alması için olduğunu önemle vurgulamaktadır. “”(Resûlüm! Sana bu mübarek kitabı, âyetlerini düşünsünler ve aklı olanlar öğüt alsınlar diye indirdik.” Kur’ân-ı-Kerim, Sâd, 38/29

Âyette geçen “Tedbîr” kelimesi, bir işin sonunu, hakikatini, varacağı noktayı düşünmek, anlamındadır. Rağıb el-İsfehânî, el-Müfredât fî Ğarîbi’l-Kur’ân, Beyrut, ts. s. 165; Ebû Bekr er-Râzî, a.g.e., s. 167

Bu mübarek, bereketli ve feyizli kitabın anlaşılması, lafzının ihtivâ ettiği manalarının ve bu manaların altında var olan hikmetlerinin kavranabilmesi için en önemli metot, tedebbür, tefekkür, akletme ve muhakemedir.  Onun âyetlerini derinden derine, inceden inceye düşünmeden Kur’ân’dan istifade etmek ve onu bir hayat kitabı haline getirmek zordur.

Bugün Müslümanların ana problemlerinden biri de bu noktada düğümlenmektedir. Kur’ân’ı sadece lafzını ezberlemek, terennüm etmek, onu belirli merasimlerde okumak şeklindeki faaliyetler, anlayışlar, uygulamalar ve gayretler, Kur’ân’ın asıl gönderiliş amacı ve hedefinin anlaşılmamasına sebep olmuş ve olmaktadır. Bu yanlış telakkîlerin neticesinde Kur’ân, Müslümanların birey, aile, toplum, millet, devlet ve sosyal hayatından, ticaret, eğitim, öğretim ve ahlak alanından uzaklaşmıştır ki, kitab-ı hakîm bunun için indirilmemiştir. Milli şairimiz Merhum Mehmed Akif Ersoy’un aşağıda sunacağımız tespit, serzeniş ve uyarısını bu konuda çok anlamlı bulmaktayız. Bu irşat ve ikazın, muhtevası ve bir durum tespiti açısından bütün Müslümanları ibrete, düşünceye, kendi kendilerini sorgulamaya ve uyanıklığa sevk edeceği kanaatindeyiz. Zira bugün dünya üzerindeki Müslümanların durumu, şiirde anlatılan ve vurgulanan konuyla örtüşmektedir.

Çünkü biz bilmiyoruz dini. Evet bilseydik,

Çare yok, göstermezdik bu kadar sersemlik.

İbret olmaz bize, her gün okuruz ezber de!

Yoksa, bir maksat aranmaz mı bu âyetlerde!

Lâfzı muhkem yalnız, anlaşılan, Kur’ân’ın,

Çünkü kaydında değil, hiçbirimiz mananın:

Ya açar nazm-ı celilin, bakarız yaprağına;

Yahut üfler, geçeriz bir ölünün toprağına.

İnmemiştir hele Kur’ân, bunu hakkıyla bilin,

Ne mezarlıkta okunmak, ne de fal bakmak için! Mehmed Akif Ersoy, Safahat, Süleymaniye Kürsüsünde (İkinci Kitap), İstanbul, 1977, s. 170

Yoruma ve başka bir izaha mahal bırakmayacak kadar açık ve net olan bu ifadelere eklenecek bir şey yoktur. Gerçekten Kur’ân, Müslümanlar nezdinde çok ezberlenen, çok okunan, çokça hatmedilen ve mukabele edilen bir kitaptır. Camilerde, evlerde, toplantılarda elden ele, dilden dile, gönülden gönüle dolaşıp durmaktadır. Bu aslında güzel ve övünülecek bir durumdur. Ancak Kur’ân, bu maksatla indirilmemiştir. Sadece ezberlemek, sadece okumak, sadece süslü kılıflarla duvarlara asmak, sadece raflara, vitrinlere güzel güzel dizmek ve sergilemek, sadece hat sanatını icra ederek, tezhipleyerek, süsleyerek gösterişe ve satışa sunmak için inmemiştir. Yukarıda da belirttiğimiz gibi asıl ve temel problem lafzın ilerisine geçerek “manaya” ve mananın da ötesine uzanarak “amele” erişmektir. Mana ve mananın gereği olan amelden (pratikten) uzaklaşan Kur’ân’ın müntesipleri, kâlden (sözden) hale (uygulamaya) ve içeriğe geçemedikleri için, Kur’ân’ın öngördüğü hayatın ne zevkine ne tadına varabilmişlerdir.

Şu bilgiler ilk Müslümanların Kur’ân’ı anlamada gösterdikleri, takip ettikleri ve öncelik verdikleri metotları göstermesi açısından önemlidir.

İbn Mesûd ve Übey (r.a) in rivayetlerine göre Resûlullah (s.a.v.), onlara on âyet okuturdu. Onlar , bu on âyetin içinde bulunan hükümlerle amel etmeyi öğrenmeden diğer on âyete geçmezlerdi. Resûlullah (s.a.v.), onlara Kur’ân’ı ve Kur’ân’la amel etmeyi birlikte öğretirdi. Abdurrahman es-Sülemî şöyle bildirir: “Biz Kur’ân’dan on âyet öğrenince, bu âyetlerin ihtivâ ettiği emir, yasak, helal ve haramı bilinceye kadar diğer on âyeti öğrenmezdik.” İmam Malik Muvattaında şöyle demektedir. “Bana ulaşan habere göre Abdullah b. Amr, öğrenmek amacıyla Bakara Sûresinin üzerinde sekiz sene durmuştur.” Yine İmam Malik’in rivayetine göre İbn Amr, Bakara Sûresini on iki senede öğrenmiş, bitirince de sevincinden bir deve kesmiştir. Abdullah b. Mesud ise şöyle demiştir: “Kur’ân’ın lafızlarını ezberlemek zor, onunla amel etmek ise bize kolay geliyordu. Bizden sonra gelenlere ise, Kur’ân’ı ezberlemek kolay, onunla amel etme ise zor gelir.” Mücahid, İbn Amr’dan şöyle rivâyet eder: “Bu ümmetin başlangıcında Resûlullah (s.a.v.) in ashabından fâdıl kimseler, Kur’ân’ın ancak bir sûre veya benzerini ezberliyorlardı. Ama onlar, Kur’ânla amel etmeye muvaffak kılınırlardı.” Ömer b. Hattap’ın da Bakara Sûresini on sene içinde ezberlediği ve ezberlemeyi bitirince de Allah’a şükretmek için bir deve kestiği söylenir. Kurtubî, Ebû Abdillah Muhammed b. Ahmed , el-Camiu li Ahkâmi’l-Kur’ân, Beyrut, 1993, I, 44-45

 “Yaşlı bir Müslümana, aşırı gitmeyen, Kur’ân’ı tilâvet etmekten uzaklaşmayan Kur’ân okuyucusuna, hafızına ve adâletli davranan sultana ikram etmek, Allah Teâlâ’nın celâl ve azametinin gereğidir” Ebû Dâvûd, Edeb, 23 hadisinin esprisi tam doğru olarak anlaşılamamıştır. Hadis’in metninde geçen “hâmil-i Kur’ân” (Kur’ân’ın hâmili, hafızı) cümlesine Ebû Amr, şöyle mana vermiştir. “Kur’ân’ın hamilleri, onun hükümlerini, haramını ve helalını bilen ve onun içinde olanlarla amel eden kimselerdir.” Kurtubî, a.g.e., I, 34 Bu izahtan anlaşılacağı üzere Kur’ân’ın hâmili, okuyucusu, hafızı olan kimselerin değeri sadece lafzı ezberlemek ve okumakla değil, aksine manayı kavrama ve kavranılan mananın içerdiği hükümlerle amel etmekle olmaktadır.

Kur’ân’ın, insanlığın hem dünya ve hem de âhiret mutluğunu temin etmek için ilan ettiği hükümleri, talimatları, ilkeleri ve öğretileri tefekkür ve tezekkür ederek uygulamak, yaşamak, hayata aktarmak, birey, toplum ve millet hayatını onun diriltici nefesi ile canlandırmak, Kur’ân’ın daha da iyi anlaşılmasını ve kavranmasını sağlayacaktır. Bunun için insanlığı düşünceye, akletmeye, özellikle kendi üzerinde yoğunlaşmaya dâvet eden Kur’ân’ın, sedasına kulak vermek bütün insanlığın lehinedir.

Yorum Yazın

Arşiv

TÜM YILLARI GÖR

Facebook