Irak Batağı Türkiye - ABD İlişkilerinde Serin Günler

0
Sayı: Ağustos 2003

Irak’ta savaşın sona erdiğinin ilan edildiği tarihten bu yana bölgede yaşananlara bakıldığında suların öyle kolay kolay durulmayacağı anlaşılıyor. ABD, her gün bir iki askerini kaybettiği Irak’ta denetimi bir türlü sağlayamazken parmağıyla oynatacağı kukla yönetimi oluşturmakta da bir hayli zorlanıyor.

 İran’da iç huzursuzluk gündemdeki yerini korurken yarım yüzyıllık ittifakları bitirme noktasına getiren stratejik çıkar çatışmaları, doğu illerimizde yeniden görülmeye başlanan terör eylemleri bölgenin çok ciddi gelişmelerin arifesinde olduğunun sinyalini veriyor...

Geçen ayın gündemine damgasını vuran gelişme hiç şüphesiz Süleymaniye’de 11 Türk askerinin başlarına çuval geçirilerek derdest edilmesi hadisesiydi. Tezkere’nin reddedilmesinin ardından pamuk ipliğine bağlı ve çokça tartışılan Türk-Amerikan stratejik işbirliğinin bu olayın ardından artık öldüğü hatta Amerikan vari ifadeyle “tabuta son çivinin çakıldığı” ifade edildi. Türk kamuoyunda büyük infiale neden olan bu çirkin olayın Türk-Amerikan ilişkilerini ne şekilde etkileyeceği kadar bölgedeki gelişmelere nasıl yansıyacağı oldukça önemli bir soru olarak karşımıza çıkıyor.

ABD’nin Ortadoğu çıkarması ile dünyanın yeniden şekillendiği şu günlerde Süleymaniye hadisesi ve bölgedeki diğer gelişmelerin muhtemel sonuçlarına ilişkin yapılan değerlendirmelere geçmeden önce Türk-Amerikan stratejik ortaklığına ve bu ortaklığı  bitiren sürece kısaca bakalım.

Diplomatik tarih Türk Amerikan ilişkilerinin başlangıcını 100 sene öncesine dayandırmakta. Soğuk savaş dönemine kadar durağan geçen ilişkiler Soğuk Savaşın ilk yıllarında Türkiye ile Sovyetler Birliği arasında vuku bulan gelişmeler Türk-Amerikan ilişkilerini de geniş ölçüde etkilemiş. Sovyet tehdidine karşı Türkiye ile ABD arasında bir yakınlaşma doğmuş. Türkiye'nin güvenliğinin sağlanmasının Amerikan çıkarlarına da uygun olması, Truman Doktrini ve Marshall Planı'nın uygulanmasında rol oynamıştır.

1964'te Johnson Mektubu Türk-Amerikan ilişkilerine önemli bir darbe vurmuş Türk kamuoyunda 1960'lar boyunca genel bir kırgınlığa neden olmuş. 1980'lerin sonu ve 1990'ların başıyla birlikte iki ülke için yeni bir dönem başlamış, bu yeni ortamın getirdiği yeniliklere paralel olarak, Türk-Amerikan ilişkileri yapısal bir değişikliğe uğramış. 1991 yılında "Geliştirilmiş Ortaklık" adlı yeni bir kavram ortaya atılarak ilişkilerin çeşitlendirilmesi hedeflenmiş. Daha sonraki yıllarda Avrupa, Kafkaslar, Orta Asya ve Orta Doğu'ya kadar uzanan bölgelerdeki geniş çaplı örtüşen çıkarlar da çok boyutlu ve çok yönlü bir stratejik işbirliği anlamına gelen "stratejik ortaklık" kavramı geliştirilmiş.

Ancak Türkiye-ABD yakınlaşması stratejik olarak tanımlansa da iki ülke arasında “stratejik çıkar” tanımlarının her zaman uyuşmadığı önemli konular olmuştur. Bunların başında da Amerika’nın Irak politikası geliyor. 1991’den bu yana Türkiye ABD’nin Irak politikasından hep tedirgindir. Bu tedirginlik Saddam rejiminin devrilmesinden sonra hat safhaya çıkmış bulunuyor. Türk-ABD ilişkilerine oldukça önemli bir darbe vuran tezkere krizinin arkasında da bu tedirginliğin payı oldukça büyük. Amerika, bu bölgenin geleceğine ilişkin Türkiye’nin kaygılarını giderecek sağlam güvenceler veremeyince tezkere meclisten geçmedi. Amerika için çok büyük bir hayal kırıklığına neden olan bu tavır “stratejik ortaklık” tanımlamasına önemli bir darbe vurdu. Ardından gelen Süleymaniye krizi “stratejik ortaklığın” artık tamamen bittiğinin bir göstergesi olarak değerlendirildi.

Amerika’nın Türkiye’ye yönelik son dönemdeki, stratejik ortaklığa yakışmayacak aykırı tavrını sadece tezkere konusunda duyduğu hayal kırıklığıyla özetlemek mümkün değil. İki ülke ilişkilerinin kırılgan bir hal almasının nedenlerinin başında bölgede Ankara ve Washington’un yollarının ayrıldığı gerçeğinin artık iyiden iyiye belirginleşmesi geliyor. Bir başka deyişle çıkarların çatıştığı gerçeği gün yüzüne çıkmış bulunuyor.

Son dönemde Süleymaniye hadisesi dışında başta Kuzey Irak olmak üzere Irak genelinde yaşanan gelişmeler bunu net bir şekilde ortaya koyuyor. Neler mi bu gelişmeler? Kısaca özetleyelim:

- Türkmenlerin yoğun olarak yaşadıkları Kerkük’te denetimi neredeyse tamamen Kürtlerin eline geçti. ABD  gözetiminde yapılan kent konseyi seçiminde Kürtler’in üstünlük kazanması sağlandı. Kentin polis gücünün ezici çoğunluğu ve tek televizyon kanalının denetimi yine Kürtlere verildi..

- Irak ordusunu lağveden Amerika, sadece Kürt Peşmergeler’e silah taşıma ve bazı ağır silahları ellerinde bulundurma yetkisi verdi.

- Irak'ın Türkiye ve Suriye sınırlarının güvenliğinin Amerikan askerleriyle birlikte  Peşmerge güçlerince sağlanması anlaşması yapıldı.

- Süleymaniye hadisesinin öncesinde ABD kuvvetleri, Türkmenler’i silahlandırmaya çalışmakla suçladığı bir Türk özel kuvvet timini yakalayarak sınır dışı etti.

- ABD’nin 173’üncü Hava İndirme Tugayı yetkililerinden Binbaşı Robert Gowen, “Türkiye’nin rolünden kaygılıyız” diyerek Türkiye’nin Türkmen Cephesi’ni örgütlemeye  çabalamakla suçladı.

- Amerikalı yetkililer, Türkmen Cephesi’ne Türkiye’den uzaklaşmaması halinde bölgenin geleceğinde rol oynayamayacağını tebliğ ederek bir anlamda aba altında sopa gösterildi.

-  Irak’ı yönetecek geçici Yönetim Konseyi'nde Türkmenler, nüfus oranlarına göre en az üç ya da dört kişiyle temsil edilmeleri gerekirken sadece bir kişi ile temsil hakkı verildi. Türkmenlere tahsis edilen bir kişilik kontenjan da Türkiye’ye yakınlığı ile bilinen Irak Türkmen Cephesi Başkanı Sanan Ahmet Aga’nın yerine Türkmenler tarafından dahi adı pek bilinmeyen Songül Ömer Çabuk adında bir hanıma verildi.

 Bu gelişmeleri bir de yerli ve yabancı basında yer alan ve Türkiye'nin kaygılarında ne denli haklı olduğunu ortaya koyan açıklamalarla birlikte bakıldığında Ankara'nın huzuru iyiden iyiye kaçıyor;

- The Boston Globe gazetesinin haberinde, Celal Talabani’nin liderliğini yürüttüğü Kürdistan Yurtseverler Birliği’nin dışişleri bakanı olarak tanıtılan Şaval Ali Askari, “hepimizin hayalinde bağımsızlık var, buna ulaşacağımıza inanıyorum” diyor.

 - Iraklı Kürtler’in Washington’daki akıl hocası, eski büyükelçi ve akademisyen Peter Galbraith, “Irak’ın toprak bütünlüğü, ancak bütün Iraklılar öyle isterse korunmalı. Aksi takdirde Irak’ın tek ülke olarak kalmasında ısrar etmek ABD’nin işi olmamalı” diyor.

- ABD, terör örgütünün lideri Abdullah Öcalan'ın onursal başkanı olduğu  Kürdistan Ulusal Kongresi'nin komite üyesi Dr. Mahmud Osman 25 üyeden oluşan  Irak Hükümet Konseyi'ne seçiliyor ve ardından Medya TV'den şöyle sesleniyor: “Bu göreve seçilmiş olmam Türkiye'yi rahatsız etmiştir. Türkiye 20 milyon Kürdü terörist olarak görüyorsa ben de teröristim. Bir Kürt olarak Kuzey Kürtlerinin dostuyum. KADEK'in ve Medya TV'nin dostuyum”...

Bütün bunlar ABD'nin bölgeye ilişkin politikaları üzerinde derin bir kuşku uyandırıyor. Böyle bir ortamda ABD, Irak'ta asayişi sağlamak için Türk askeri istiyor. Bir yandan “işgalçiye isyan” mantığı içinde Irak'la boğuşan  Amerikan askeri, öte yanda talep edilen Türk askeri. Türk askeri Irak'ta ne ile karşılaşacak? Şuanın en önemli sorusu bu olmalı? ¸

“Dünya Amerikan Deviyle

Birlikte Yaşamaktan Endişeli”

Amerikan karşıtlığını ortaya koyan anketlerin ardından, uluslar arası medyada ABD'nin dünyaya hâkimiyetinden duyulan rahatsızlıkla ilgili analizler yayınlanıyor:

'Dünya Amerikan deviyle birlikte yaşamaktan endişeli' başlığıyla ünlü haber ajansı AP’nin yayınladığı haber-analiz de bunlardan biri. Barry Renfrew tarafından kaleme alınan analizde tek süper güç kalan ABD’nin, 11 Eylül sonrasında uluslararası hukuku hiçe sayarak Afganistan ve Irak'a yaptığı müdahalelerin ardından nerede duracağı sorusuna vurgu yapılarak ABD’nin bu hegomanyasından duyulan küresel rahatsızlık dile getiriliyor.

Renfrew' "Tarihte Roma'dan Çin'e, 'üstünde güneş batmayan' Britanya sömürgeciliğine, hiçbir devlet 21'nci yüzyılın başındaki ABD kadar yeryüzüne hâkim olmamıştı" diye başladığı analizde, siyaset bilimcilerden eski devlet adamlarına kadar herkeste tüm dünyanın Amerika'nın arka bahçesi haline gelmesinden oluşan endişeye dikkat çekti.

Clinton döneminin ABD Dışişleri Bakanı Yardımcısı James Rubin, "Pek çok kişi ABD'yi milli çıkarlarından başka hiçbir yasa ya da anlaşmayı tanımayan, kontrol dışı bir süper güç olarak görüyor" değerlendirmesini yapıyor. Irak savaşının yol açtığı Transatlantik çatlağından ses veren Fransız parlamenter Axel Poniatowski de "Sadece kimseye ihtiyacı olmayan ve canının istediği politikayı uygulayan devasa bir süper gücün bulunduğu bir dünyada yaşamak beni endişelendiriyor" diyor.

 ABD yönetiminin bir numaralı müttefiki olan Britanya'da muhalefetteki Liberal Demokratların liderlerinden Menzies Campbell "Hepimiz Bush'tan rahatsızız. Bizim Amerikan yanlılığımız Bush yönetimi yüzünden ağır darbe aldı" diyor.

Analizde yer alan diğer tespitler ise şöyle: Bush yönetimi, küresel ısınmanın önüne geçmeyi hedefleyen Kyoto Anlaşması'nı reddetti, ABD vatandaşlarının Uluslararası Ceza Mahkemesi'nde yargılanmasının önüne geçti ve pek çok silahsızlanma anlaşmasından çekildi. Amerikan askeri gücü gezegende adeta cirit atıyor ve diğer ülkelerin gücünü anlamsız kılıyor. Amerikan kültürü sinema, televizyon ve internet aracılığıyla dünyanın en ücra köşelerini fethediyor. ABD'nin müttefikleri bile bu güçten korkuyor. Savunma Bakanı Donald Rumsfeld'in küstah ve başka görüşleri elinin tersiyle iten açıklamaları dünyada dehşet yaratıyor.¸

BBC, hem Şaron’un hem Blair’in hedefi

İngiltere'nin ünlü yayın organı BBC yayınladığı haberlerle hem İsrail'in hem de İngiltere'de Blair hükümetinin canını sıkmaya devam ediyor. İsrail'in nükleer gücünü ortaya koyarak Şaron  yönetiminin tepkisini çeken BBC, Irak savaşına gerekçe olarak kullanılan kitle imha silahlarının gereksiz yere abartıldığını istihbarat raporlarıyla ortaya koyunca  Blair hükümetini zor durumda bırakmıştı.  Ünlü haber kanalından oldukça muzdarip Şaron'un son İngiltere ziyaretinin hemen ardından BBC'nin önemli haber kaynağı olduğu ifade edilen  David Kelly’nin ölü bulunması ise Blair hükümetinin kelimenin tam anlamıyla batağa saplanmasına neden oldu.

İsrail'i kızdıran BBC'nin 'İsrail'in Gizli Silahı' adlı programda  çeşitli uzmanlara dayanılarak İsrail'in 'küçük taktiksel nükleer silahlar dahil dünyanın altıncı büyük nükleer silah deposuna sahip olduğu, havadan karaya ya da denize fırlatılabilecek orta menzilli nükleer füzeleri bulunduğu' ortaya seriliyor.

İsrail'in ayrıca ilan edilmemiş biyolojik ve kimyasal kapasiteleri bulunduğu ve 2001 Şubat'ında Gazze'de 180 Filistinli'nin hastanelik olmasına neden olan bilinmeyen bir gaz kullandığı belirtiliyor. Gözlemciler, İsrail'in genel politikasını, 'nükleer silahları varmış gibi yapıp ilk kullanan olmama' şeklinde özetliyor. İsrail Nükleer Silahların Yayılmasının Önlenmesi anlaşmasını imzalamıyor. 1986'da Dimona nükleer tesisinde çalışan teknisyen Mardehay Vanunu, bir Britanya gazetesine tesisteki nükleer silahlara dair fotoğrafları verdiği için 18 yıl hapse çarptırılmıştı.

Yorum Yazın

Arşiv

TÜM YILLARI GÖR

Facebook