Hak Dostlarının Örnek Ahlakından –27- Gönlü Rahmet Dergahı Kılmak

0
Sayı: Ocak 2010

İslâm’ın hikmet ve hakikatlerinden mahrum bir insan, dünya hayatının imtihan hâdiseleri içinde, sürekli değişen şartlar sebebiyle, rûhâniyet ve nefsâniyet arasında bocalar durur. Bu hâliyle o tıpkı;

Karanlık, fırtınalı ve girdaplı bir okyanustaki dümeni kırık bir gemi gibidir. Rûhunun muhtaç olduğu mânevî rotayı kaybetmiş olduğundan, nefsin hangi girdabında helâk olacağı, meçhuller arasındadır.

Hayat yolculuğunun girift koridorlarında dolaşan insanın, kulluk haysiyet ve şerefini kaybetmemesi, ebedî saâdetini mahvetmemesi ve diğer taraftan da İslâm’ın incelik ve zarâfetini idrâk edebilmesi için tâkip etmesi gereken yolu, sırf âciz aklıyla keşfedebilmesi mümkün değildir. Bu ebediyet yolculuğunda ilâhî irşad kânunlarının hükümranlığına ve rehberliğine şiddetle ihtiyaç vardır.

Bütün yaratıklar, hayatlarını sürdürebilmek için beslenmeye mecburdurlar. Bunun gibi insan da hayatta, madde ve mânâ dengesi içinde, doğru bir yol tutabilmek için, aklını selîm hâle getirmeye, kalbini Kur’ân ve Sünnet’in nûru ile beslemeye, velhâsıl ilâhî terbiye altına girmeye mecburdur.

MUHABBET ve İTAAT

Hadîs-i şerîfte buyrulur:

“Kişi sevdiğiyle beraberdir.” (Buhârî, Edeb, 96)

Allah Rasûlü’nü sevmek, O’na itaati ve kalbî râbıta ile beraberliği gerektirir. Zira muhabbet, iki kalp arasındaki bir cereyan hattıdır ve sevginin seviyesi, bu hattın keyfiyetine bağlıdır. Bu kalbî beraberlik; nebevî ahlâktan nasip alarak duygu derinliğine varabilmek ve Hâlık’ın nazarıyla mahlûkâta bakış tarzını kazanabilmekle mümkündür.

Yani gönüller, Allah Rasûlü’nün hâliyle hâl­le­ne­bildiği ölçüde O’nunla beraberliğin feyz ve bereketine nâil olabilir. Böyle bir muhabbet ise, itaat, fedâkârlık ve gayrete bağlıdır. Allâh’a muhabbet, O’nun Rasûlü’ne büyük bir îman vecdiyle tâbî olmayı gerektirir. Nitekim âyet-i kerîmelerde buyrulur:

(Rasûlüm!) De ki: Eğer Allâh’ı seviyorsanız bana uyunuz ki Allah da sizi sevsin ve günahlarınızı bağışlasın...” (Âl-i İmrân, 31)

“İnsanlardan öyleleri de var ki, Allâh’ın rızâsını kazanmak için kendini ve malını fedâ eder...” (el-Bakara, 207)

İnsanın asıl meçhullerini mâlum kılacak, kabir ve âhiret gibi idrâk ötesi âlemlerin karanlık geçit ve sürprizlerini aydınlatacak ve insanın rûhunu huzura kavuşturacak olan, Cenâb-ı Hakk’a tam bir teslîmiyet ve muhabbetle itaattir. Kul, ancak bu sûretle Hakk’ın râzı olacağı mânevî bir olgunluğa erişir.

Bu hususta takip edilecek en selâmetli yol da, Rabbimizin bütün insanlığa kâmil insan modeli olarak armağan ettiği Hazret-i Peygamber r’in nurlu izinden gitmektir. O’nun gönül dokusundan hisse alarak, ilâhî aşk, vecd ve muhabbette derinleşmeye çalışmaktır.

MÂNEVÎ OLGUNLUK

Bu yola sadâkatle baş koyanların gönül âlemleri, engin bir rahmet deryâsına dönüşür. Zira Rahmân ve Rahîm olan Allah, Sevgili Rasûlü’nü de bütün âlemlere rahmet olarak göndermiş ve O’nu insanlığa merhamet vasfıyla da örnek kılmıştır.

Dolayısıyla Allah Rasûlü’nün gönül dokusundan lâyıkıyla hisse alabilenlerin gönülleri de bütün mahlûkâtı kucaklayan bir merhamet dergâhı hâline gelir. Onlar, artık nefsânî takıntıların, şahsî menfaat hesaplarının esâretinden âzâd olmuşlardır. Gönülleri, Allah ve Rasûlullah muhabbeti ile hakîkî muhabbetin lezzetini tatmıştır. Bu sebeple bütün fânî haz ve lezzetler, onların nazarında ehemmiyetini kaybetmiştir. Onların bütün gayreti, düşüncesi, kaygısı, derdi ve ıztırâbı, bütün mahlûkâtın huzur ve saâdeti içindir.

Zira onlar, ilâhî ve nebevî terbiye neticesinde, “Nefsî, nefsî!” hodgâmlığından kurtulmuş, “Ümmetî, üm­me­tî!” diğergâmlığına er­miş­ler­dir. Başkalarının ıztırâbıyla muzdarip olan, onların huzuruyla da huzur bulan, rakik ve hassas bir gönül kıvâmına ulaşmışlardır. Kendi kurtuluşlarının, başkalarının da kurtuluşuna gayret etmekten geçtiğini idrâk etmişlerdir.

Hakk’a vuslatın nasıl bir kalbî kıvama bağlı olduğunu, şu kıssa ne güzel ifâde etmektedir:

Bâyezîd-i Bistâmî -kuddise sirruh- anlatıyor:

“Zamanımızda binlerce velî vardı. Fakat asrın kutupluğu vazifesi Ebû Hafs adında bir demirciye verilmişti. Bunun hik­metini öğrenmek için onun dükkânına gittim. Kendisini çok dert­li, mahzun ve mağmum gördüm. Sebebini sordum. Büyük bir hüzünle şöyle dedi:

«–Acaba benim derdimden daha büyük bir dert, benden daha dertli bir insan var mı? Derdim şudur ki; acaba kıyâmet gününde ümmet-i Muhammed’in hâli nice olur?»

Ardından ağlamaya başladı ve beni de ağlattı. Merak edip sordum:

«–Halkın azâba dûçâr olmasından niçin bu kadar kederle­niyorsun?»

Ebû Hafs Hazretleri ce­vâ­ben:

«–Benim fıtratım merhamet ve şefkat mayasıyla yoğrul­muştur. Şayet ehl-i gafletin bütün azâbı bana yükletilip onlar affedilse, ben bundan ziyâdesiyle memnun olurum ve derdim­ de son bulur...» dedi.

Bunun üzerine anladım ki, Ebû Hafs Hazretleri «nefsî nefsî» diyenlerden değil, peygamber meşrebinde olup «ümmetî ümmetî» diyenlerdendir.”

Görüldüğü üzere Rahmet Peygamberi r Efen­dimiz’in gönül iklîminden hisse alan Peygamber vârislerinin her hâli, rahmet dergâhı bir gönlün yüksek hassâsiyetlerini yan­sıt­mak­ta­dır.

“Türkistan’dan Şam’a kadar olan sahada bir din kardeşimin parmağına batan diken, benim parmağıma batmıştır… Bir kalpte hüzün varsa, o kalp benim kalbimdir.” diyen Hasan Harakānî Hazretleri; yine bir anlık dalgınlıkla din kardeşlerinin uğradığı felâketi düşünemeyip kendi selâmetine sevindiği için otuz yıl boyunca o ânın tevbe ve istiğfârı içinde olan Seriyy-i Sakatî Hazretleri ve emsâli Hak dostlarının engin hissiyâtı, bu hâlin sayısız tezâhürlerindendir.

FAZÎLET ÜSTÜNE FAZÎLET

Gerektiğinde nefsinden de ferâgat ederek dâimâ diğergâm bir ruhla şefkat ve rahmet tevzî eden Hak dostlarından Rabî Hazretle­ri’ne felç isâbet etmişti. Bir gün kapısına bir yoksul geldi. Rabî Hazretleri:

“–Ona bir şeker verin!” dedi. Çünkü kendisi şekeri çok severdi. “Sevdiklerinizden infâk etmedik­çe birr’e (hayrın kemâline) eremezsiniz!..” (Âl-i İmran, 92) âyet-i kerî­mesini böyle anlıyordu.

Rabî Hazretleri’nin ağrısı iyice artınca, canı tavuk eti istedi. Fakat kırk gün kendini tutup, tavuk eti yemedi. Bir gün hanımına:

“–Kırk gündür canım tavuk eti istiyor. Belki vaz­geçebilirim diye kendimi tutmaya çalışıyorum.” dedi.

Hanımı:

“–Fesübhânallâh! Şu kendini yemekten alıkoydu­ğun şeye bak! Bunu Allah sana helâl kılmıştır!” dedi.

Rabî Hazretleri’nin hanımı hemen çarşıya gitti ve bir tavuk aldı. Tavuğu kesip kızarttı. Güzel de bir ekmek yaparak çeşitli katıklardan oluşan bir sofra hazırlayıp getirdi ve Rabî Hazretleri’nin önüne koydu. Tam o esnâda kapıya bir yoksul gelip:

“–Allah rızâsı için bir sadaka verin ki Allah size bereket versin!” dedi.

Bunun üzerine Rabî Hazretleri, tavuğu yemekten vazgeçe­rek hanımına:

“–Al bu tavuğu, şu muhtâca ver!” dedi.

Hanımı:

“–Fesübhânallâh!” deyince Rabî Hazretleri:

“–Sana dediğimi yap!” dedi.

Bu sefer hanımı:

“–Bâri, onun için daha hayırlı olacak bir şey yap.” dedi.

Rabî Hazretleri:

“–Peki, ne yapayım?” diye sorunca, hanımı:

“–Tavuğun parasını verelim, sen de arzuladığın tavuğu ye!” dedi.

Rabî Hazretleri:

“–Gayet güzel bir teklif! Bu tavuğu alacak kadar bir para getir!” dedi. Hanımı parayı getirince de:

“–Şimdi parayı şu tavuğun yanına koy ve ikisini de o zâta ver!” dedi.

Hanımı da hem parayı hem de tavuğu götürüp yoksula verdi. (Bursevî, Rûhu’l-Beyân, [Âl-i İmrân, 92])

Şüphesiz ki bu hâl, cömertliğin zirve seviyesi olan “ÎSÂR” fazîletidir. Yani kendi imkânlarını, Allah rızâsı için bir din kardeşine devredebilme fedâkârlığıdır. Cenâb-ı Hak bu fazîleti âyet-i kerîmede ne güzel tarif ve taltîf eder:

“Onlar kendi canları çektiği hâlde, yiyeceği yoksula, yetime ve esire yedirirler: «Biz sadece Allah rızâsı için yediriyoruz, sizden bir karşılık ve teşekkür beklemiyoruz. Biz, çetin ve belâlı bir günde Rabbimizden (O’nun azâbına uğramaktan) korkarız.» (derler). İşte bu yüzden Allah, onları o günün fenâlığından esirger; (yüzlerine) parlaklık, (gönüllerine) sevinç verir...” (el-İnsân, 8-11)

MERHAMET UFKU

İşte İslâm ahlâkı, gerektiğinde kendi ihtiyacından fedâkârlık ederek bir din kardeşinin gönlünü hoşnud etmekle huzur bulan, böylesine mükemmel bir gönül kıvâmı inşâ etmiştir. Bu kalbî olgunluğa ulaşanlar;

“Mü­’min­le­rin dert­le­riy­le dert­len­me­yen, on­lar­dan de­ğil­dir.”1

“Komşusu açken tok yatan bizden değildir.”2 hadîs-i şerîflerini bütün mânâ ihtişâmıyla kavramışlardır. Yani ellerinin ulaşabileceği her yerden ve her şeyden sorumlu olduklarını anlamışlardır. Açlığınsa sadece mîdenin acıkmasından ibâret olmadığını, asıl ruhların aç kalmasının insanı çok daha ciddî hastalık ve buhranlara sürükleyebileceğini idrâk etmişlerdir.

Emsalsiz örnek şahsiyetimiz Hazret-i Muhammed Mustafa r Efendimiz ashâbına bir gün:

“–Nefsim kudret elinde bulunan Allâh’a yemin ederim ki, birbirinize merhamet etmediğiniz müddetçe cennete giremezsiniz.” buyurmuşlardı.

Ashâb-ı kirâm:

“–Yâ Rasûlâllah! Biz hepimiz merhametliyiz.” dediler.

Allah Rasûlü r buyurdular ki:

“–(Benim kastettiğim) merhamet, sizin anladığınız şekilde yalnızca birbirinize olan merhamet değildir. Bilâkis bütün mahlûkâta şâmil olan merhamettir, (evet) bütün mahlûkâta şâmil merhamet!..” (Hâkim, IV, 185/7310)

Yani Rasûlullah r Efendimiz’in şefkat ve merhameti, cihânşümûl bir vasfa sahipti. Zira O’nun mübârek gönlü, bütün mahlûkâta Hâlık’ın nazarıyla bakış tarzı kazanmıştı.

Bunun içindir ki O, düşmanına bile merhametle bakabilen bir ruh asâletine sahipti. Nitekim Bedir Gazvesi’nde ordular karşı karşıya gelmiş, Rasûlullah r Efendimiz, savaş yapmadan anlaşmak için müşriklere elçiler göndererek son îkazlarını yapmaktaydı. Bu esnâda Hakîm bin Hizâm’ın da aralarında bulunduğu bâzı müşrikler, müslümanların havuzundan su içmeye geldiler. Müslümanlar onlara mânî olmak istedikleri zaman Allah Rasûlü r:

“–Bırakınız içsinler!” buyurdu. Gelip içtiler. Daha sonra ise Hakîm hâriç bu müşriklerin hepsi, kılıç çektikleri İslâm ordusu tarafından öldürüldü. Hakîm ise ileride hidâyetle şereflenecekti.3

Yine müslümanlara yıllarca her türlü zulmü revâ gören Mekke müşrikleri açlık ve kıtlığa mâruz kaldıklarında Rahmet Peygamberi Efendimiz r onlara erzak göndermişti. Böylece vaktiyle ambargo uygulayıp kendilerini açlıktan ölüme terk etmiş olanlara, İslâm’ın ne kadar yüksek bir ahlâk anlayışına sahip olduğunu tebliğ etmişti.

Yine Efendimiz r, her fırsatta Ya­ra­tan’­dan ötürü ya­ra­tı­lan­la­ra şef­kat, mer­ha­met, ne­zâ­ket ve bilhassa gönül kırmama ve kırılmama hassâsiyetini telkin ediyordu. Bu sâyede kalpler inceliyor, nezâket ve zarâfet zirveleşiyor, İslâm’ın güler yüzünü temsîl edecek bir gönül kıvâmı inşâ ediliyordu.

Hattâ Rasûlullah r hayvanların bile bakımı ve temizliği husûsunda pek çok tavsiyelerde bulunuyor, bil­has­sa koyun ve keçilerin üze­rin­deki kir ve tozların temizlenmesini istiyordu.4

Bir yılan veya zararlı bir hayvan öldürüleceği zaman bile ona eziyet edilmeden, tek vuruşta öldürülmesini emrediyordu.

Sahâbeden Ebu’d-Derdâ t develerine çok fazla yük vuran insanlara rastlamıştı. Deve, yükün ağırlığından ayağa kalkamıyordu. Ebu’d-Derdâ t hemen devenin üzerindeki fazlalıkları atıp hayvanı ayağa kaldırdıktan sonra sahiplerine şöyle dedi:

“–Eğer Allah Teâlâ, hayvanlara yaptığınız eziyetleri affederse, size büyük bir mağfirette bulunmuş olur. Ben Rasûlullah r Efendimiz’in şöyle buyurduğunu işittim:

«Allah Teâlâ bu konuşamayan hayvanlara iyi davranmanızı emrediyor! Verimli bir arâziden geçiyorsanız hayvanların biraz otlamasına müsâade edin! Kurak bir yerden geçiyorsanız oradan çabuk geçin, bu tür yerlerde fazla oyalanarak hayvanlara sıkıntı ve zarar vermeyin!»” (İbn-i Hacer, el-Metâlibü’l-Âliye, II, 226/1978)

Yine Rasûlullah r bir koyunu sağmakta olan bir şahsa rastlamıştı. Ona:

“–Ey filân! Hayvanı sağdığında yav­rusu için de süt bırak!” buyurdu. (Heysemî, VIII, 196)

Sevâde bin Rebî t şu muhteşem incelik ve merhamet misâlini nakleder:

“Peygamber Efendimiz’in huzûr-i âlîlerine çıkıp kendisinden bir şeyler istedim. Bana birkaç tane (3 ile 10 arasında) deve verilmesini söyledi. Sonra da bana şu tavsiyede bulundu:

«–Evine döndüğün zaman hâne halkına söyle, hayvanlara iyi baksınlar, yemlerini güzelce versinler! Yine onlara tırnaklarını kesmelerini emret ki hayvanları sağarken memelerini incitip yaralamasınlar!»” (Ahmed, III, 484; Heysemî, V, 168, 259, VIII, 196)

Yine Efendimiz r ashâbıyla Mekke’ye giderken yolları üstünde kıvrılmış uyuyan bir ceylana rastladılar. Âlemlere Rahmet Efendimiz, ashâbından bir şahsa, herkes geçinceye kadar ceylanın yanında bekleyip kimseye hayvanı tedirgin ettirmemesini emretti.5

On bin kişilik orduyla Mekke fethine gidilirken de, yolda yavrularının üzerine gerilmiş ve onları emzirmekte olan bir köpek görüldü. Efendimiz r ashâbından Cuayl bin Sürâka t’ı yanına çağırarak onu bu köpek ve yavrularının başına nöbetçi dikti. Onların İslâm ordusu tarafından ürkütülmemesi husûsunda tembihte bulundu.6

Bir ara Efendimiz r ateşe verilmiş bir karınca yuvası gördü. Bu hâli kabullenemedi; karıncaların yanık yuvası, onun rakik kalbini dehşete sevk etti. Büyük bir teessürle:

“Kim yaktı bunu? Ateşle azap vermek sadece ateşin Rabbine mahsustur.” buyurdu.7

Yine Peygamber Efendimiz r, hayvanlarına yedirmek için elindeki sopayla bir ağacın dallarına vurarak yapraklarını dökmeye çalışan bir bedevîyi görmüştü. Yanındakilere:

«–O bedevîyi bana getirin, ancak ona yumuşak davranın, onu korkutmayın!» buyurdu.

Bedevî yanına geldiğinde nâzik bir üslûpla:

«–Ey bedevî! Yumuşak bir şekilde ve tatlılıkla sallayarak yaprakları dök, vurup kırarak değil!» buyurdu. (İbnü’l-Esîr, Üsdü’l-Gâbe, Beyrut 1417, VI, 378)

Yaş bir dalın bile gereksiz yere kırılmasına gönlü râzı olmayan Efendimiz r, ümmetini her fırsatta ve her şeye karşı nezâket, zarâfet, letâfet ve merhamete dâvet ediyordu. Nebâtâta karşı bile hassas davranmamız gerektiğini ifâde sadedinde şöyle buyuruyordu:

“Yerde bitmiş olan hiçbir bitki yoktur ki, onu nezâretçi bir melek kanatlarıyla korumuş olmasın. Bu durum bitkinin hasad edilmesine kadar devam eder. Kim bu bitkiye basıp ezerse, melek ona lânet eder.” (Ali el-Müttakî, Kenz, III, 905/9122)

KARINCAYI BİLE İNCİTME!..

İşte mü’min gönüllere en büyük örnek olan nebevî ahlâkın bereketiyledir ki bir çiçeği bile koparmaya kıyamayan, bir karıncaya bile ulu nazarla bakan rakik kalpli, ince düşünceli ve derin duygulu insanlar yetişti…

Şu hâdise bunun şâheser misallerinden biridir:

Kânûnî Sultan Süleyman, sarayın bahçesinde armut ağaçlarını kurutan karıncaların öldürülebilmesi için Şeyhulislâm Ebussuûd Efendi’den aşağıdaki beyitle fetvâ istedi:

Dırahta8 ger ziyân etse karınca,
Zararı var mıdır ânı kırınca?

Pâdişâh’ın bu fetvâ talebine, Ebussuûd Efendi de bir beyitle cevap verdi:

Yarın Hakk’ın dîvânına varınca;
Süleyman’dan hakkın alır karınca!..

Bir karıncayı bile incitmekten çekinecek kadar mükemmel bir mânevî terbiye ile gönülleri yoğrulan kâmil mü’minler, bütün mahlûkâta rahmet pınarı oldular. Şefkat ve merhametleri bütün mahlûkâtı kucaklayacak kadar genişledi. Gölgesi her yere ulaşan rahmet bulutları hâline geldiler. Bereketli nisan yağmurları gibi bütün mahlûkâtın gönül bahçelerini yeşertip ihyâ ettiler. Her şeye karşı güzel ahlâkın incelik, nezâket ve zarâfeti içinde yaşadılar.

YARATAN’DAN ÖTÜRÜ!..

Hak dostlarından Ahmed er-Rufâî Hazretleri, hayvanlara karşı çok merhametli idi. Bir köpek, cüzzam hastalığına yakalanmıştı. Köpeği görenler, ondan tiksiniyor ve onu hiç kimse kapısına koymuyordu. Köpek, bu şekilde kapılardan kovula kovula, Seyyid Ahmed er-Rufâî Hazretleri’nin kapısına geldi. Dermansız ve yara-bere içindeydi.

Köpeğin bu hâlini gören Ahmed er-Rufâî, onu alıp şehrin dışında bir yere götürdü. Ona bir gölgelik yaptı. Köpeği orada tedâviye başladı. Temizledi, yarasına merhem sürüp karnını doyurdu. Kırk gün bu şekilde tedâvi gören köpek sıhhate kavuştu. Cüzzamdan eser kalmadı. Sonra köpeği güzelce yıkayıp şehre getirdi. Kendisine:

“–Efendim! Bu köpekle çok alâkadar oldunuz, acaba hikmeti nedir?” diye sordular. Onlara şu karşılığı verdi:

“–Kıyâmet günü Rabbimin bana, «Bu köpeğe niçin acımadın? Onu uğrattığım bu belâdan niçin kurtarmadın? Aynı belâya senin de düşebileceğin ihtimâlini niçin düşünmedin?» diye sormasından korktum.

Ey insanlar! Kalplerinizi Allah Teâlâ’nın yarattıklarına karşı merhamet hissiyle doldurunuz. Cenâb-ı Hakk’ın sizi de onlarla aynı derde müptelâ kılmasından korkunuz!”

&

İşte Hak dostları, âdeta meleklerin letâfetinden hisse alma gayreti içinde, rakik bir gönülle yaşamışlardır. İnsanları incitmek, kul hakkı yemek, hakkı olmayan bir şeye el uzatmak şöyle dursun, sahip oldukları nîmetlere bile Hakk’ın bir emâneti nazarıyla bakıp derin bir mes’ûliyet hissiyâtı içinde, son derece nâzik ve titiz ölçülerle davranmışlardır.

Unutmamak gerekir ki Cenâb-ı Hak, mü’minleri her vesîle ile Dâru’s-selâm’a, yani cennete dâvet ediyor. Bunun için de gönül âlemlerinin dâimâ;

• Cenâb-ı Hak’la beraber olup her an ve her vesîleyle Allah rızâsını aramasını,

• Allah Rasûlü’ne muhabbetle itaat hâlinde olmasını,

• Din kardeşliği mes’ûliyetini unutmamasını,

• Hâlık’ın nazarı ile mahlûkâta şefkat, merhamet ve muhabbetle bakış tarzı kazanmasını istiyor.

Rabbimiz, bu hassâsiyetleri gönüllerimizden eksik etmesin! Yüreklerimizi, içinde bütün mahlûkâtın huzur ve sükûn bulduğu bir şefkat sığınağı ve rahmet dergâhı eylesin!

Âmîn!..

Dipnotlar: 1. Hâ­kim, Müs­ted­rek, IV, 352; Hey­se­mî, Mec­mau’z-Ze­vâ­id, I, 87. 2. Hâkim, II, 15/2166a. 3. İbn-i Hişâm, II, 261. 4. Heysemî, IV, 66-67. 5. Muvatta, Hacc, 79; Nesâî, Hacc, 78. 6. Vâkıdî, II, 804. 7. Bkz. Ebû Dâvud, Cihâd 112/2675, Edeb 163-164/5268. 8. Dıraht: Ağaç.

Yorum Yazın

Arşiv

TÜM YILLARI GÖR

Facebook