Davetlerde Ölçü Nasıl Olmalı

0
Sayı: Şubat 2011

Soru: Sufiler arasındaki davetlerde gereğinden fazla masrafa girmeleri onların savunduğu zühde aykırı değil midir? Bu konudaki ölçü ne olmalıdır?

Özellikle Nakşî yolunun en büyük terbiye metodu sohbettir, sohbetler ise ev sahibinin maneviyat kardeşlerine ikram etmesi ve sevaba girmesi için büyük bir fırsattır. Misafire ikramda bulunmak, hadis-i şerifte buyrulduğu üzere ahirete imanın şartlarındandır.

Ne var ki şeytan her hususta olduğu gibi bu hususta da Müslümanları aşırılığa iterek alacakları sevabı azaltmaya çalışır.

Sufilere göre salikin misafirlere yapmacık davranışlarda bulunması, onlar için gücünün üstünde külfete girmesi, riyakârlık olarak kabul edilir. Bu sebeple ev sahibinin zorlanarak ikramda bulunmasındansa, kendini külfete sokmadan misafirlerini ağırlaması evlâ görülür.

Peygamber Efendimiz “Ben tekellüften beriyim, ümmetimin salihleri de” buyurmuştur. Selman-ı Farisi (r.a.) Allah Resulü’nün (sav) kendilerini misafir için külfete girmelerini yasakladığını haber verir. Bu sebeple sahabeler ikram konusunda külfete girmemişler, eğer daha iyisi yoksa birbirlerine kötü cins hurmayı bile ikram etmekten kaçınmamışlardır. İbn-i Acibe “(Resûlüm!) De ki: ... Ben olduğundan başka türlü görünenlerden de değilim.” (Sad, 86) Ayetinden, sâlikin külfet ehli olmasının ve borçlanarak yanında olmayandan ikramda bulunmasının yanlış olduğunu anlar. Bu durumda imkânı az olan ev sahibi evinde ne varsa onu ikram etmeli ve bundan gocunmamalı, misafir de ikramı beğenmemezlik yapmamalıdır. (Bahru’l-Medîd, c.6, s. 235)

Sühreverdi hazretleri sahabe-i kiramdan “İnsanın kendine ikram edileni beğenmemesi mi, yoksa yanındaki gıda maddelerini yetersiz görerek ikram etmemesi mi daha büyük günahtır bilemiyoruz” şeklinde sufiler arasında yaygın olan sözü rivayet ederek hem ev sahibini, hem de misafiri Hakk karşısında edebe davet eder. Zira burada sözü edilen iki adabın terki durumunda, birincisinde ev sahibine nankörlük, ikincisinde de Allah Teala’nın verdiği imkânları küçük görmek vardır.

Sufiler kendi aralarında samimi olmalı ve dostlar arasında külfeti kaldırmalıdırlar. Şartul ülfe terkül külfe yani “külfeti kaldırmak dostluğun ve ülfetin şartıdır” atasözü eskiden beri maneviyat severlerin arasında meşhur bir kaide olmuştur. (El-Bahru’l Medîd, V, 102) Bununla birlikte maneviyat ehlini mütevazi duruşları sebebi ile küçümseyerek gerekli ihtimamı göstermemek de büyük bir edep hatasıdır. Kalbini dünya sevgisi kaplamış gafil kimselerin, servet sahiplerine yüksek alaka gösterirken, maneviyat ehline veya din büyüklerine gerekli ihtimamda bulunmaması Hak kapısından kovulmuşluğa delalettir. Reşehat’da zikredildiği üzere Seyfeddin isimli bir tüccar cimriliği sebebi ile verdiği davette meyve ve tatlı ikram etmediği için Şeyhinin teveccühünü kaybetmiş ve süluktan uzak düşmüştür. (Reşehat, s. 95)

Bu konuda görülen başka bir israf ise ev sahibinin misafirleri yemeğe teşvik etmekte aşırı ısrarlı olmasıdır. İbn-i Arabi hazretlerine göre şer’î yeme sınırlarını zorlamak ikramın bereketini götürür. Bilindiği üzere şeriatta yemenin üst sınırı midenin üçte birini yemek geri kalanını da su ve hava için ayırmaktır. Ayrıca kalb, şeker, mide hastalıklarının yaygın olduğu günümüzde misafirleri yemeğe zorlamak onlara iyilikten çok kötülük getirir. Son olarak ikram sofrasından artan yemeklerin çöpe atılmaması, fakirler veya komşularla paylaşılması, davetlerin “yeyiniz içiniz israf etmeyiniz” (Araf, 31) ilahi buyruğuna uygun olması açısından önemlidir. Bu şartlar yerine getirilirse Allahın izni ile ihvan ile yenenden hesap sorulmayacaktır. Allahu a’lem.

Soru:
Tasavvuf yolunda kemale ermediği halde irşad iddiasında bulunanlar oluyor, bunlar hakkında ne dersiniz?

Tarih boyunca başta peygamberlik makamı olmak üzere insanların iltifat gösterdikleri her yüce makamın sahte iddiacıları olagelmiştir. Her ne kadar hadiseler bu tür iddiacıların bir süre sonra yalancılığını ortaya çıkarsa da tasavvuf ehlinin bu konuda daima uyanık olması gerekir. Tasavvuf klasikleri bu tür insanlara müddei, dava ehli insanlar ismini verir, hatta Sühreverdi hazretleri Avârifü’l Meârif adlı eserinin mukaddimesinde “amelleri bozuk sufi kisveli şahısların kendi zamanında pek çoğaldığını, bunun da insanların kalbinde sufilere karşı su-i zan beslenmesine sebep olduğunu, sırf buna engel olmak için eserini kaleme aldığını” söyler. İleriki bahislerde de “sufi olmadığı halde sufi zannedilenler başlığı altında onların bozuk amellerinin neler olduğunu açıklar.

İmam Kuşeyri de gerçek sufilerin kendi zamanında pek azaldığını söyler, bunların yerini alan sahte sufilerin özelliklerini anlatır. Bu tür müddeiler sufi kisvesi giyerler ama hayatlarında takva ve vera yoktur. Kalplerinden şeriata karşı ihtiram duygusu alınmıştır, dini konularda laubaliliği kendilerine tarikat edinmişlerdir. Onlar için helal ve haram ayrımının bir önemi yoktur. Şehvetlerine uydukları için onlar dinen mahzurlu işlerden kaçınmazlar. Sultanların gözüne girmek için her şeyi yaparlar. Şer’î sınırları aşacak şekilde kadınlarla ihtilattan çekinmezler. Namaz ve oruç gibi ibadetleri hafife alırlar. İmam Kuşeyri de eserini bu tür yanlış anlaşılmalara engel olmak için yazdığını ifade eder.

İddia ehli sahte sufiler, ciddi bir tasavvufi terbiye görmeden, kendilerine manevi bir kemalat ve irşad izni verilmeden meşihate soyunan kimselerdir. Bunun arkasında ise ya hubbi riyaset gibi nefsani veya insanların mallarını toplamak gibi dünyevi bir amaç bulunur. Hz. Mevlana bu tür insanları kuşları avlamak için kuş sesi çıkaran avcılara benzetir. Nasıl ki avcılar bu şekilde kuşları avlıyorsa bazıları da eser sahibi büyük velilerin sözlerini ezberleyip, onları ulu orta tekrar ederek, insanların gönüllerini çalmaya çalışır. Ne var ki bu tür insanların iddiasının iç yüzü kısa süre sonra ortaya çıkar. Allah Teala’nın imtihanları onları rezil eder. Zira bu âlemde imtihan edilmeyen hiçbir iddia bulunmaz. Kim bir şeyi iddia ederse Allah Teala onu hemen iddia ettiği konuda imtihan eder.

Yoksa onlar, (senin için) Allah’a karşı yalan uydurdu mu derler? Allah dilerse senin kalbini de mühürler. Ve Allah bâtılı yok eder; sözleriyle Hakkı ortaya koyar. Şüphesiz O, kalplerde olanları bilendir.” (Şûrâ, 24) ayetinin işari tefsirinde İbn-i Acibe “iddia sahiplerinin Allah’a karşı yalan uydurduklarının” anlaşıldığını söyler. Zira onlar Allah’ın adına yalan söyleyerek akıllarınca irşad işine koyulmuşlardır. Ona göre bu ayet dava ehline şunu der; eğer siz batıl davanızda iddianızı sürdürürseniz Allah sizin kalplerinizi nifak ile mühürler, sonra sizin batıl davanızı ehl-i Hakk olan gerçek meşayih ile yok eder, geçek ortaya çıkar siz de hem bu dünyada, hem de ahirette rezil olursunuz. (Bahru’l-Medîd, c.6, s. 376) Daha önceki cevaplarda hakiki mürşidin özellikleri belirtildiği için burada tekrara girilmeyecektir. Tasavvuf yolunun sahtekarlarının özellikleri konusunda tasavvufi eserlerin hemen hepsi bir bölüm ayırmıştır, iddia sahipleri hakkında fazlaca bilgi mevcuttur, bakılabilir. Zaten iman basiretine sahip olanlar iddia sahiplerinin hallerini hemen anlarlar. Zira onların altı boş sözleri ve halleri müminin gönlüne diken gibi batar. Allahu a’lem.

Yorum Yazın

Arşiv

TÜM YILLARI GÖR

Facebook