Mutluluk Zor Gerçekleşir

0
Sayı: Aralık 2014
Mutluluk denilen ruh hâli, daha önceleri “saâdet” kelimesiyle ifade ediliyordu. Epey zamandır “yaşama sevinci” tabiri tedavülde/dolaşımda.  Mutluluğa “gönül şenliği” de deniliyor.

Konuyu önce bazı alıntılarla özet olarak ortaya koyalım:

Mutluluk, insanın hayatından memnun olması hâlidir.

“İnsan hangi şartlarda hayatından memnun olur?” diye kendimize sorduğumuzda, “aradığını bulduğunda” cevabıyla karşılaşırız.

Peki, aradığımız şeyler, yani hayattan beklentilerimiz hepimiz için aynı olabilir mi? Olamaz. Çünkü beklentilerimiz bir taraftan yetişme tarzımızla, diğer taraftan ruhsal yapımızla alâkalıdır. Sıhhatli olup-olmayışımızın, iktisadi durumumuzun, içinde yaşadığımız toplum seviyesinin de mesûd olup olmayışımızda etkisi vardır.

Bu mevzuda imânımız da birinci derecede rol oynar. İnandığı esaslara uygun yaşamadığını düşünen insan elbette tedirgin olacaktır. Gayrı İslâmî bir yaşayış insanda huzur bırakmayacaktır. Çünkü fıtratımız dinimize ayarlıdır.

“Saâdetin çeşmesini Allah açar, Allah kapatır.”

“Gerçek mutluluğa başkalarının kolay sağlanabilen, cömert övgüleriyle değil, değerli bir şeyler yapabilmekle ulaşılır.”

“Dinin ile tanıştım, kendim ile barıştım” sözünden anlaşılıyor ki fıtratımızın istediği hayat, dinimizin teklif ettiği hayattır.

İnşirah sûresi dikkatimizi başka alanlara, “kalplerin zikrullah ile mutmâin olması” daha başka alanlara çekiyor.

“Basit insan, mesut insan” cümlesi bir başka gerçeği ifade ediyor.

“Vicdan veya sağduyu” dediğimiz içimizden yükselen ses meselenin diğer bir boyutu.

“Vazifesini hakkıyla ifa etmeyen bir kimsenin, vicdan azâbından uzak kalması düşünülemez” tespiti de bilinen bir husustur.

“Elinden geleni yapmamış olmaktan daha büyük cehennem azâbı mı vardır bu dünyada?”

“Keşke” demek zorunda kalmak ızdırapların en derine işleyeni değil mi?” ifâdeleri sağduyu ile alâkalı.

Şimdi bu ana çizgilerden sonra biraz ayrıntıya inmeğe çalışalım:

“İnsan aradığını bulduğunda mutlu olur” diyoruz ama Kur’ân-ı Kerim, “insan tatminsiz yaratıldı” (Mearic, 19) buyuruyor. Yani, insan neyi bulursa bulsun yetinemeyecek, daha ötesini isteyecektir.

Bunun bir olumlu, bir de olumsuz yönü vardır. Olumlu yönü şudur: Kişi hangi güzelliği gerçekleştirirse gerçekleştirsin, neye ulaşırsa ulaşsın gözlerini daha yukarıya, daha güzeline dikecektir. Bu da arayışın ve güzellik üretiminin sürdürülmesi anlamına gelir. Maddî güzelliklerde de bu böyledir, mânevî güzelliklerde de. En güzel şiir daha yazılamadı, en güzel türkü henüz söylenemedi, en güzel şehir kurulamadı. Faziletin ötesinde daha yüksek bir fazilet her zaman vardır.

Olumsuz yönü de şudur:

“İnsanın ihtiyaçlarının sınırı vardır ama ihtiraslarının sınırı yoktur.” denir. Bu tespit doğrudur. “İki vadi dolusu altını olsa üçüncüsünü ister insan. İnsanın gözünü ancak toprak doyurur.” Kapitalizm insanın bu yönünü sürekli tahrik ederek varlığını sürdürür. Bu da Kârun’laşmayı getirir.

Netice şu:

İnsanın gönül sızıları, aradığını bulsa da dinmez. Pozitif yönde ilerliyorsa, saygı duyulacak hüzünlerle dolar. Negatif yönde ilerliyorsa içkiye, uyuşturucuya açılır, belki de intihara.

“Aradığını bulma mutluluk sebebidir” tespiti bir hususu daha gündeme taşıyor.

İnsanların fiziki bünyeleri bir birinden farklı olduğu gibi, ruhsal yapıları, gönül dünyaları da farklıdır. Çok yüksek yaratılışlı, aklî ve hissî yönleri çok kuvvetli insanlar olduğu gibi, daha alt düzeyde olanlar da vardır. Yani insanlar yaratılış yönüyle farklıdır. Yetişme, eğitim-öğretimimizdeki farklılık, makası daha da açacaktır. Dolaysıyla mutluluk veya hüzünlerimizin dozajı da farklı olacaktır.

“Basit insan, mesut insan” tespiti, sâde yaratılışlı, doğru dürüst eğitim görmemiş insanın sevk-i tabiîlerini (iç güdülerini) tatminle mesut olacağını gösterir. Hemen belirtmeliyiz ki, bu mesut olma değil avunmadır. Düz bir çizgide sayılı günlerini tamamlamadır. Tırmanma şeridine girememedir. Bu insan, topluma bir şey veremeyecek, insanlık seviyesinin yükselmesine katkıda bulunamayacaktır. Topraklara yük, topluma zahmet olarak ömrünü tamamlayacaktır.

Yüksek yaratılışlı, iyi yetişmiş kimseye gelince; insanlığa neler kazandırırsa kazandırsın, içinden bir ses ona “daha iyisi, daha ötesi var” diyecektir. Toplumların yüzakı, insanlık hayrına yaşayanlar bunlardır. Dünya bunlara yetmez, gönül sızıları dinmez. Denilebilir ki, bunlar cennetteki âhengin, ulviliğin, seviyenin alâmetlerini görmüş insanlardır. Büyük sanatkârlar engin gönüllü insanlar hep bunlardan çıkar. Bu insanların bilinen mânâda mesûd olmaları kolay değildir. Bunların derdi, dermanları hâline gelmiştir. Ulvîlik üretimi bunlar için ekmektir, havadır, sudur. Üretmeden mesut olmaları da, yaşamaları da imkânsızdır. Bunların saâdeti hep hüzün karışımı bir saâdettir.

İman veya imansızlık ta insanın saâdeti ve perişanlığı konusunda müessirdir. İmanlı insan, imânını yaşayabildiği veyâ yaşadığına kanaat getirdiği nispette kendini mesûd hissedecektir. Öbür yandan hayatın acı tecellileri karşısında Allah’ın ve âhiretin varlığı ona nefes alma imkânı verecektir. İmân yoksa teselliyi nereden bulacaktır? Hayâtın gülümseyen günlerinde gurur-kibir batağına, acı günlerinde ümitsizliğe sürüklenecektir.

Sözün burasında, “saâdetin çeşmesini Allah açar Allah kapatır” tespitini bir kere daha hatırlayalım.

Allah (c.c.) rahman ve rahim olduğundan, kullarını çok sevdiğinden, hayra teşvik ettiğinden, amel-i salih müdâvimi imanlı kullarına ahiretteki mükâfatlarından önce, peşin mükafat olarak, saâdet musluğunu elbette açacaktır. Zaten, Latife Ertekin’in ifadesiyle sevgi-saadet bâbında insanın insana vereceği bir şey yoktur. Bunlar insandan insana değil, Allah’tan (c.c.) insanadır. “Bilinmezlere doğru çekip gitme isteği” de buradan doğuyor. Kişi insanlar dünyasında aradığını bulamayınca ya bilinmezlere veya Allah’a doğru çekip gidecektir. Bu noktada “imandır o cevher ki, ilâhî ne büyüktür” vecizesi yerli yerine oturuyor.

“Dinin ile tanıştım, kendim ile barıştım” tespitini de burada zikretmeliyiz. “Ya Rabbi! Dînini yaşamaya başlayınca ruh ve gönül sızılarım nispeten dindi” demek istiyor.

Bilmeli ki Aleksi Karel gibi, tıp alanında iki kere Nobel ödülü alan insan kitap yazıyor, kitabının ismi, “İnsan Bu Mechûl.”

“İnsanı tanımıyoruz” diyor. Kur’ân-ı Kerim de “yaratan bilmez mi? buyuruyor. (Mülk, 14)

Şu hâlde insanı mesut edecek şartlar, Kur’ân-ı Kerime göre oluşturulan şartlardır. Yani “minel bâb, ilel mihrâb” Kur’ân-ı Azîmuşşân’a uygun bir dünya kurulmadıkça, insan kâmil mânâda bir saadet yaşamayıp perâkende mutluluklarla yetinmek zorunda kalacaktır. Böyle bir dünya da uzaklarda, ama çok uzaklarda görünüyor.

İmanlı insan hayrı çoğalttıkça, kırık-kırpık da olsa mutluluğu tadacaktır. Bu, ölümlü dünyada, bir dereceye kadar nefes alma imkânı bulmaktır. Hayatın problemlerini eli-ayağı bir birine dolaşmadan çözmeye çalışma avantajıdır. İmânını hesaba katmayanlara gelince, bunlar bir iyilik yaptığında, Yüce Kudret adîl-i mutlak olduğundan, elbette onlar tarafına da saadet rüzgarları estirecektir, ama onları kuşatan olumsuzluk dağlarını, bu rüzgar aşabilecek midir bilmem.

Tolstoy’a sormuşlar; “mutluluğunuzun sırrı ne?” cevap vermiş; “Bende olanlara seviniyorum, olmayanları kafaya takmıyorum.”

İşte formül buna derler!

Uygulayabilene aşk olsun.

Şimdi konu netleşti sanıyorum:

Mutluluk denilen ruh hâli mertebe mertebedir ve zor gerçekleşir.

“Huzûra durmadan huzur bulunmaz.”

Yorum Yazın

Arşiv

TÜM YILLARI GÖR

Facebook