Mülteciler veya “Yolun Çocukları”

0
Mülteciler veya “Yolun Çocukları” - Ali Rıza Temel
Sayı : 359 - Ocak 2016 - Sayfa : 48

Kur’ân-ı Kerimde zekâtın sarf mahalli olarak sayılan sekiz sınıftan birisi de “Yol çocuğu = ibnû’sebil”dir.
Yolcu, misafir, yolda kalmış, garip gibi ifadeler yerine “İbnü’s-sebil” tabirinin kullanılması çok manidardır. Günümüzde yaşadığımız mülteci sorunu bu tabiri daha da anlamlı kılmaktadır. Turistik, ilmi veya ticari anlamdaki bir yolculuk günümüz ulaşım imkanları içinde problem olmaktan çıkmıştır. Hz. Ali’nin dediği gibi “fakirlik vatanda gurbet, zenginlik gurbette vatandır” varlıklı olanlara darlık yoktur. Ancak ülkelerinde mal ve mülkleri olduğu halde iç harp, zalim rejim baskısı gibi sebeplerle vatanlarını terk etmek zorunda kalan kimselerin durumları farklıdır. Bunlar genellikle canlarını kurtarmak için yola düşmüş, gurbete çıkmış kimselerdir. Suriye’den, Iraktan, Afganistan’dan ülkemize ve batıya göç etmek zorunda kalanlar, pek çokları göç esnasında denizlerde boğulanlar, yollarda perişanlık çekenler günümüzün en korkunç dramını sergilemektedirler. Sürüngenler, böcekler, kuşlar dahil hayvanların yuvaları, inleri, sığınakları olduğu halde başlarını sokacak barınaktan mahrum olan, birkaç basit eşya ile adeta evlerini sırtlarında taşıyan mülteciler kelimenin tam anlamıyla “İbnü’s-sebîl”dirler.
Üstad Necip Fazıl kaldırımlar şiirinde:

Bana düşmez can vermek yumuşak bir kucakta
Ben bu kaldırımların emzirdiği çocuğum”
derken sanki bugün yollarda can veren kadın, çocuk ve yaşlıların, dalgaların sahile sürüklediği Kobani’li “Aylan”ın dramını da dile getirmektedir. Pek çok çocuk bu yollarda dünyaya geliyor, bu yollar onlara ebelik ediyor. Göç yolları “doğumevi” görevini üstleniyor.

Herkes yatağında ben ayaktayım,
Bir gece, rüyada gördüğüm yeri
Gözlerim yumulu, aramaktayım” derken de, gidecekleri yerleri sadece hayal edebilen, henüz menzilleri meçhul olan “yol çocukları”nı hatırlatmaktadır.
Yolların kucakladığı bu insanlara zaman zaman yollar bile çok görülüyor, yolları kesiliyor, önlerine tel örgüler çekiliyor. Geniş olan Allah’ın arzı, Allah’ın garip kullarına dar ediliyor. Uygarlıktan, insan haklarından sıkça bahsedilen günümüz dünyasında hiç olmadığı kadar vahşet, dehşet ve zulüm tablolarına şahit oluyoruz.
10 Aralık 1948’de Newyork’ta Birleşmiş Milletler Teşkilatına üye ülkelerin imzaladığı: “İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi’nin birinci maddesi: Bütün insanlar, haysiyet ve haklar bakımından eşit doğarlar, akıl ve vicdana sahiptirler ve birbirlerine karşı kardeşlik zihniyetiyle hareket ederler” diyorken, on dördüncü maddesi: “Herkes zulüm karşısında başka memleketlere iltica etmek ve bu memleket tarafından mülteci muamelesi görme hakkına haizdir” ifadesini kullanırken, diğer pek çok maddede insanlık bütün bir aile gibi kabul edilirken mazlum ve mağdurlara karşı bu gayr-i insani ve gayr-i medenî tavır nasıl ve neyle izah edilir?
Beyannamenin ikinci maddesi aynen şöyledir:
“Herkes ırk, renk, cins, dil, din, siyasi veya herhangi bir akide, milli ve ictimaî menşe (köle), servet veya herhangi diğer bir fark gözetilmeksizin iş bu beyannamede ilan olunan bütün haklardan ve bütün hürriyetlerden istifade edebilir.”
Peki herkes her hak ve hürriyetten yararlanabiliyor mu? Beyannamedeki prensipler herkes için geçerli midir? Yoksa Balzac’ın dediği gibi; kanun ve prensipler; kuvvetli sineklerin delip geçtiği, zayıf sineklerin takılıp kaldığı örümcek ağları mıdır? Prensipler uygulanmak için belirlenir. Şayet kanunlarda, beyannamelerde belirlenen hususlara riayet edilse ne terör, ne mülteci sorunu ne de başka problemler olur.
Sözde insan hakları savunuculuğunu kimseye bırakmayan Batı dünyası, mülteciler problemi kendi sınırlarına dayanmasaydı bu problemi hiç umursamayacaktı. Gösterdikleri telaş ve tedirginlik mültecilerin dramından değil, kendilerinin rahatsız edilmelerinden kaynaklanmaktadır. İsteselerdi, sahip oldukları güç ve imkanlarla böyle bir problemin çıkmasını baştan önleyebilirlerdi. Arap baharının kışa dönüşmesine fırsat vermezlerdi, dikte rejimlerinin gitmesini, halk iradesiyle oluşacak yönetimlerin gelmesini kolaylaştırabilirlerdi. Fakat demokrasiyi Libya, Mısır, Irak, Suriye, Yemen gibi ülkelere lâyık görmediler. Hep çıkarlarını ön planda tuttular. Kendilerine taşeronluk yapacak kişi ve kurumlardan yana oldular. Bu haksız tutum ve tavırlar neticesinde herkesi rahatsız eden facialar ortaya çıktı.
Diyelim ki batının, gayr-i müslimlerin tavrı bu. Zaten tarih boyunca da tavırları genellikle böyle olmuştur. İkbal’in dediği gibi; onlar bir tarafta insanlık dersi verirlerken diğer tarafta kan içerler. Bu kefen hırsızlarından insaf beklenmez. Peki bir buçuk milyardan fazla nüfusa sahip İslam ülkelerinin tavrına ne demek lâzım? Hani biz bir tek ümmet idik. Müslümanlar ancak kardeş idi. Hani bize Ensar-Muhacir dayanışması öğretilmişti. Komşusu açken tok yatan bizden değildi. Hani adını her andığımızda salavat getirdiğimiz Peygamber Efendimiz şöyle buyurmuştu: “Müslüman müslümanın kardeşidir. Ona zulmetmez, haksızlık yapmaz, onu düşmana teslim etmez. Müslüman kardeşinin ihtiyacını gideren kimsenin Allah da ihtiyacını giderir. Kim bir Müslümandan bir sıkıntıyı giderirse Allah Teâlâ’da kıyamet gününde o kimsenin sıkıntılarından birini giderir. (Buhari, Mezalim 3; Müslim, Birr 58) Hz. Peygamber (s.a.v.)’in bu tavsiyelerini kulak arkası yapan Müslümanlar, sadece salavat okumakla ona saygı ve sevgi göstermiş olabilirler mi?
İhtiyaç ve çaresizlik içinde kıvranan binlerce, yüzbinlerce mültecinin derdine şimdi çare olunmayacaksa ne zaman olunacak? Onları düşmanlara muhtaç durumda bırakmak İslam kardeşliğiyle bağdaşır mı? Onların dertleriyle dertlenmemek gerçek Müslümanlığa sığar mı? Bu hal ve tablo bizim için ar değil midir? Müslümanı gavura muhtaç etmek bizim kanımıza dokunmaz mı? Var olan imkanlarımızı kardeşlerimizin acılarını dindirmek için sarf etmeyip de sadece lâf ü güzaf etmek bize yakışır mı?
Ülkemiz dar ve sınırlı imkanlarına rağmen mültecilere, yolun çocuklarına el uzatmakta, darda kalanlara mümkün mertebe yâr olmakta, mültecilere melcelik yapmaktadır. Bizim tarihteki konumuz ve tutumumuz da böyleydi. Tarih ve Coğrafya bizi tekrar tarihteki rolümüze icbar etmektedir. Bizim bu rolü üstlenmemiz hem ülkemiz hem de bütün İslam aleminin güven ve huzuru için şarttır, kaçınılmazdır. Kaçanın kurtulma şansı yoktur. Zaten kaçacak yerde yoktur. Zulümden kaçıp bize sığınanlar da böyle söylüyor.
Başta mülteciler problemi olmak üzere Müslümanların bütün problemleri bizim ortak meselemizdir. Bu meselenin çözümüne ortak olmayanlar, üstelik dertleri çoğaltmak için çalışanlar, düşmanlarla ortaklık yapanlar asıl problem teşkil ediyorlar, sıkıntılara kaynak oluyorlar.
Mekke’ye-Medine’ye hükmedenler Muhacir ve Ensar kardeşliğine, paylaşımına neden ön ayak olmuyorlar? Hac ve Umre münasebetiyle Kâbe’de, Arafat’ta, Ravza’da sergilenen fiziki birliktelik neden ruhî anlamda tezahür etmiyor? Petrol gibi Allah’ın ihsan ettiği kaynakların üzerinde oturanlar, bu kaynakları mağdur ve mazlum Müslümanların hizmetine neden seferber etmiyorlar? Kimin malını kimden esirgiyorlar? Sırf saltanatlarını sürdürmek için emperyalistlere neden taşeron oluyorlar? Üç günlük dünya için, kısa bir saltanat için ebedi hayatlarını, daimi saltanatlarını nasıl feda edebiliyorlar?

Zekâtın sarf yerlerinden olan fakirler, miskinler, borçlular yanında İbn-i Sebil’i yani yolun çocuklarını ön plana çıkarmak gerekir. Yoksulluğun yanında yurtsuz, evsiz olmak, gurbet yollarında çile çekmek, ziyadesiyle merhameti celbetmekte, himmeti davet etmektedir.
İslâm ülkelerinin terör, iltica, yoksulluk gibi problemlere köklü çözümler üretmek için devletler ve hükümetler seviyesinde müesseseler kurup geliştirmeleri gerekir. İstiklâl ve istikballeri buna bağlıdır. Aynı gemide, aynı uçakta yolculuk yapanlar güvenli bir yolculuk için ortak bir hassasiyet içinde olmalıdırlar. Herkesin güven de olması için gemiyi deldirmemek gerekir.
Yeniden İslam ve insani bir dirilişe ermek, bütün mağdur, mazlum ve mültecilere melce olmak ümit ve duasıyla...

 

Yorum Yazın

Facebook