Savaşmadan Kazanmak

0
Savaşmadan Kazanmak - Ali Rıza Temel
- Sayfa : 18

Eflâtun; “Savaşan iki ordu, uzaktan bakıldığında intihar eden bir ordu gibidir” derken çarpıcı bir gerçeği dile getirmiş. Savaşın galibi yoktur, derler. Evet, bu da yalın bir gerçektir. Dövüşen iki kişinin ikisi de darbeye, yaralanmaya maruz kalırlar.
Savaş pek çok can ve mal kaybına sebep olur. Üstelik çok pahalı da bir iştir. Bir sürü hazırlık gerektirir. Ameliyat gibi yaşatmaya değil, öldürmeye yöneliktir, öldürmek başka öldürmelere yol açar, kan kanla yıkanmaz. Nefret nefreti, rahmet rahmeti doğurur.
Savaş bir yıkımdır. Tarihin, coğrafyanın, emeğin yıkımıdır. Dostluğun, gönül köprülerinin tahribidir, inşa değil ifnadır. “Harp; insanları öldürmek, mâmureleri yıkıp yakmaktan ibaret olduğu için, İslam nazarında bizatihi güzel bir hareket değildir. Sulh ve salah dairesinde yaşamak mümkün oldukça harp cihetine gidilmesi iltizam edilmez. Bu cihetledir ki usulü fıkıhda “cihad bizatihi hasen bir vecibe değildir, belki liğayrihi hasendir” denilmiştir.
Haklara riayet eden, beşeriyyetin hakiki hürriyet ve saadetini ihlale çalışmayan insanlara karşı muharebeye kıyam edilmesi Müslümanlığın kabul ve tavsiye ettiği bir esas değildir.” (Ö. N. Bilmen, Istılahat-ı Fıkhiye Kamusu, 3/356-357)
Merhum Muhammed Hamidullah Hz. Peygamber (s.a.v.)’in barışı esas alan yönetim tarzını anlatırken şunları söylüyor: “On sene süren fiili bir siyasi faaliyetten sonra, son nefesini verdiği sırada iki milyon km2’ye yaklaşan bir sahada kurulu bir devlet idare etmekteydi. Bu geniş saha, harp meydanlarında düşman ordu saflarında maktul düşen takriben iki yüz elli insana mukabil fethedilmiştir. İnsan kanına verilen bu değer bu hürmetin bir eşine daha insanlık tarihinde rastlanmaz.” (M. Hamidullah, Hz. Peygamberin Savaşları sh. 20-21)
Allah Rasûlünün, komutanlarına tavsiyelerinden birisi de şudur: “Onları İslam’a davet etmeden hücuma geçmeyin. Yerlisiyle, göçebesiyle insanları bana müslüman olarak getirmeniz, erkekleri öldürüp de dul kadınlarını ve yetim çocuklarını getirmenizden daha sevimlidir.”
Daha önce de ifade ettiğimiz gibi harp, ameliyat gibi en son baş vurulacak çaredir ve kurtarmaya yöneliktir. Zulme son vermek, hak-hukuk tanımayan zalimlere hadlerini bildirmek için yapılır. Farklı dine, mezhebe, ırka, bölgeye ve ülkeye mensup olmak harf sebebi olamaz. Sırf farklı ülke vatandaşı oldukları için savaşa maruz kalan kimseler mazlumdur. Onların öldürülmelerinin hiç bir haklı gerekçesi olamaz. Ünlü fizikçi Paskal bu saçmalığı şöyle dillendiriyor: “Asker karşı tarafa ateş ediyor. Ateş edilen ateş edene sesleniyor: Arkadaş beni niye öldürüyorsun? Ateş eden cevap veriyor: Çünkü sen nehrin (hududun) öte yanında yaşıyorsun.” Başka ülke vatandaşı olmak ne zamandan beri suç sayılıyor?
İslami ve insani olanı öldürmek değil, yaşatmaktır. Haksız yere bir insanı öldürmek bütün insanları öldürmek, bir insanın yaşamasını sağlamak ise bütün insanları yaşatmak gibidir.
Harple, şiddet ve baskıyla bir müddet bedenlere hükmedilebilir fakat kafa ve gönüllere asla hükmedilemez. Asıl fetih toprak fethi değil gönül fethidir. Daimi bir barış ve huzur ortamı ancak bu şekilde sağlanır.
Harbe baş vurmadan veya cezalandırma cihetine gidilmeden insanların nasıl kazanılabileceğine dair bazı misaller aktaralım.
Babası Uhud savaşında öldürülen Şeybe b. Osman Huneyn Savaşına katılmıştı. Maksadı, Müslümanlar yenilirse, Rasûlullah’ın üzerine saldırıp babasının intikamını almaktı. Havazinli okçuların âni saldırıları karşısında Müslümanların bozguna uğradıkları, insanların şaşkın vaziyette bulundukları ve Hz. Peygamberin de devesinden indiği sırada Şeybe kılıcını sıyırdı, babasının öcünü almak için sağdan ve soldan Allah Rasûlüne hücuma kalkıştı. Kılıcını kaldırıp tam vuracağı sırada önünde bir alev peyda oldu. Korkusundan elleriyle gözlerini kapayıp geri çekildi. Rasûlullah’ın Allah tarafından korunduğuna kanaat getirdi. Efendimiz gülümseyerek başını Şeybe’ye doğru çevirdi ve “Yanıma gel” buyurdu. Şeybe titremeye başladı, gönlüne korku ve iman sevgisi düşmüştü. Efendimizin yanına gelince mübarek elini onun göğsüne koydu ve: “Ey Allahım! Şeytanını bundan defet.” diye dua etti. Şeybe başını kaldırıp baktığı zaman Rasûlullah’a karşı içi sevgi ile doldu. Onu her şeyden daha fazla sever oldu. Babasının intikamını almak için gelmişti. Kendi halini şöyle ifade ediyordu: “Düşmana karşı Rasûlullah’ı korumak için canla başla savaştım. Babam sağ olsaydı ve Rasûlullah’a saldırsaydı onu korumak için oracıkta babamı kılıçla vurup öldürürdüm.” Şeybe iman etti ve günahlarının affı için Efendimizden mağfiret talebinde bulundu. Hz. Peygamberin bu âli cenap tavrı onu öylesine değiştirdi ki, kendi ifadesiyle: “Bütün araplar ve arap olmayanlar Müslüman olsa da ben olmam diyordum. Şimdi ise; herkes ondan ayrılsa ben ayrılmam diyorum.”
İnsanları kazanmak böyle olur. Şayet Resûlullah kendisini öldürmek için kılıcını çeken bu zatı affetmeyip öldürülmesini emretseydi, onun hem dünyasını hem de ebedi hayatını mahvetmiş olacaktı. Ama affederek onu İslam’ın yiğit bir fedaisi haline getirdi.
Rasûlullah’ın buna benzer pek çok uygulamaları olmuştur. Hz. Hamza’yı Uhudda şehid eden Vahşiyi, Ebu Cehil’in oğlu İkrime’yi, Safvan b. Ümeyye’yi, Süheyl b. Amr’ı affedip İslam’a kazandırması, örneklerden bir kaçıdır.
Rasûlullah, göç etmek zorunda kaldığı, halkı tarafından işkenceye uğratıldığı Mekke’yi fethedince kimseden intikam almadı. “Hepiniz serbestsiniz” buyurdu. “Mekke’de her kim evine kapanır, silah kullanmazsa ona eman verilmiştir. Yaralılar öldürülmeyecektir. Kaçanlar takip edilmeyecektir. Esirler öldürülmeyecektir. Kimsenin canına, malına, çoluk-çocuğuna dokunulmayacaktır.” diyerek herkese teminat vermiştir. Mekke gerçek anlamda bu şekilde yani gönüller fethedilerek kazanılmıştır. Önemli olan bina ve toprak fethi değil, kafa ve gönül fethidir.
“İnsan ihsanın kuludur” derler. İyilik hayvanları bile cezbeder. Köpek kendisine bir kere ekmek veren kimseyi ömür boyu tanır, bu iyiliği unutmaz.
En güçlü silah sevgi silahıdır. Fakat bu silah öldürmeye değil, yaşatmaya yöneliktir. Sevginin karşısında durulamaz. Sevgi buz dağlarını eritir, düşmanı anında dost haline getirir.
Yazının başlığını “Savaşmadan Kazanmak” şeklinde belirledik. Bu başlık “Savaşı kazanmak değil, savaşsız kazanmak” şeklinde de olabilirdi. Fakat savaşın kazananı yoktur. “Savaş” sözü bile insana sevimsiz geliyor, zira ölümü, yıkımı, acıyı, felaketi çağrıştırıyor. İslam ise barışı, sevgiyi, dostluğu hatırlatıyor. Bütün mesele bu barış iklimine girebilmek, düşmanların tuzağına düşmemektir. Bunun da çaresi Mevlâmızın şu çağrısına kulak vermektir: “Ey iman edenler! Hep birlikte İslama, barışa girin, şeytanın adımlarına uymayın. Çünkü o, sizin için apaçık bir düşmandır.” (Bakara, 208)
Bizim ve bütün insanlığın ihtiyacı “silah” değil “salah”dır. Silah ancak salahı sağlamak için kullanılır, bu da son çaredir. Silah yarışı yerine barış yarışı yapılsa silaha ihtiyaç duyulmaz. Öldürmeye, yakıp yıkmaya harcanan servetler yapmaya, yaşatmaya sarfedilir, böylece herkes kazanmış olur.
Ah şu savaşsız kazanmayı bir öğrenebilsek!

EVE HIRSIZ GİRİNCE...
Affedip âli cenap tavır takınarak insan kazanmaya dair diğer çarpıcı bir misalde şudur:
Allah dostlarından Ahmed er-Rıfâi bir gece evine geldiğinde içeride bir hırsız olduğunu fark eder ve şefkatle hırsıza yaklaşır, ona korku ve telaşını giderecek şu sözleri söyler; “Oğlum! Galiba buğday çuvalını almak istiyorsunuz. Ama buğdaydan ekmek yapmak için önce öğütmek, sonra kepeğini vs. ayıklamak lazım. Bu işler seni yorar. Oysa kilerde hazır un var, sana ondan vereyim.” Hırsız şaşkın vaziyette Ahmed er-Rıfâiyi takip eder, un çuvalını göstererek; “Bu çuvalı yükleyecek bineğin var mı?” der. Çuvalı bineğe yüklerler. Üstad bir süre kendisine refakat eder ve ayrılacağı zaman şunları söyler: “Evladım! Senin ihtiyaç içinde olduğunu önceden öğrenip ihtiyacını gidermemiz gerekirdi. Seni buraya kadar yorduk, bize hakkını helal et.” Bu sözler karşısında hırsız adeta erir. Evine varır, bu asil tavrın tesiriyle sabaha kadar uyuyamaz, ertesi gün gelip Ahmed er-Rifâi hazretlerine mürid olur.
Büsbütün maddileşen günümüz dünyasında bu türlü davranışlar tasavvur bile edilemiyor. Bu haberlere efsane gözüyle bakılıyor. Halbuki bunlar fiilen olmuş olaylardır. Olması da muhal değildir. Îsar yani başkasını kendine tercih etme ruhu ve anlayışı kaybolunca normal fedakarlıklar bile anormal karşılanıyor.

 

Yorum Yazın

Facebook