Yaşamadığını Aktaramazsın

0
Yaşamadığını Aktaramazsın
Yaşamadığını Aktaramazsın - M. Lütfi Arslan
Sayı : 402 - Ağustos 2019 - Sayfa : 3

Dışarıda her geçen gün şiddetini artıran bir sel var. İnsanların çoğu bu selin önünde yuvarlanıp gidiyorlar. Zihnimizi ve gönlümüzü darmadağın eden bu selin miktarını teknoloji, ivmesini haz ve hız ayarlıyor. Akışın karşısında durmak ve kendini korumak ateşi elde tutmak kadar zor. Daha zoru ise emanetlerimizi, aile ve çocuklarımızı korumaktır. Bunu nasıl başaracağımız bugünün en hayati meselesidir. Allah’a kul, O’nun Habib-i Edibine ümmet olmak isteyen herkes, sonum ne olacak sorusu kadar, çoluğunun ve çocuğunun akıbetinin ne olacağını düşünmek mecburiyetindedir. 
Kendimizi ve ehlimizi yakıtı insan ve taşlar olan ateşten nasıl koruyacağız? Son nefeste Müslüman olarak can vermeyi nasıl başaracağız? Bize bu gayeyi unutturmak isteyen şeytan, avenesi ve içimizdeki işbirlikçisi ile nasıl mücadele edecek ve tuzaklarına karşı koyacağız? İnsanların mü’min sabahlayıp kâfir geceledikleri ya da tam tersinin olduğu bu ilginç zamanda kendimizi ve çocuklarımızı nasıl olup da iman edip salih amel işleyen, birbirine hakkı ve sabrı tavsiye eden bahtiyarlar arasına katmaya muvaffak olacağız?
Zamanımız teknolojinin fitne olduğu bir zamandır. Fitne, imtihan konusu olan şeydir. İmtihan ya kazanılır ya kaybedilir. Teknoloji ile kurduğumuz münasebet ya kazancımız ya da hüsranımız olacak kadar önem kazanmıştır. İnsanların gözleri, zihinleri ve gönülleri teknoloji ve aletlerinin sihri ile büyülenmiş durumdadır. Kimsenin müstağni kalamadığı bu araçlar artık yardımcı ve kolaylaştırıcıdan daha fazlasıdır. Mecelle kaidesidir; bir şey haddini aşarsa zıddına dönüşür. Buna en güzel misal iletişim mecralarıdır. Daha çok irtibat kurması, sosyalleştirmesi için tasarlanmış bu mecralar haddini aştığı için zıddına hizmet eder hale gelmiş, insanı yalnızlaştıran ve hayattan koparan tuzaklara dönüşmüştür. Herkesin elinde gördüğümüz küçük ekranlar artık insanı insana bağlayan masum pencereler değil büyük hüsranların dipsiz kuyularıdır.
Dünya, tarihinin hiçbir zamanında böylesine muazzam bir değişim ile yüz yüze gelmemişti. Yıkıcı bir mahiyete sahip bu değişim tsunami dalgaları gibi bir öncekini unutturan hız ve hacimde art arda sökün etmektedir. Her geçen gün yenilenen alet ve araçlar bir öncekinin ortaya çıkarttığı etkiyi ya da kullanıcı tipini gözlemeye bile fırsat bırakmadan yenilenmekte, her yenilik nevzuhur tipler, tarzlar ve hayatlar ortaya çıkartmaktadır. Daha önce şahit olmadığımız bir hız ve ivmede cereyan eden bu değişim durup dinlenmeye, neyin olup bittiğini anlamaya fırsat bırakmamaktadır. Maruz kaldığımız tesiri gözlemleme şansı vermeyen bu kör ve sağır akış bu özelliği ile hayata dair en temel soruları perdelemekte, en temel gayeye giden yolu karartmaktadır. 
Gördüğümüzü göstermeyen, işittiğimizi duyurmayan bu çeldirici ve saptırıcı akışın oluşturduğu çağdaş hüsranı iyi fark edelim: Teknolojik alet ve araçlar kendi hayat tarzını ve bittabi ahlâkını dayatmakta, hepimizi kendi mantık örgüleri ile oluşan kısır, sığ ve sahte bir gündeme mahkûm etmektedir. Hayatı daha kolaylaştırma iddiası ile arzı endam eden her yeni alet, araç ya da teknik gasp ettiği zaman ve işgal ettiği yer ile hayatımızın tam ortasına yerleşmektedir. Yeni güncelleme ve değişimlerle hiç hız kesmeyen bu hayat tarzı bir tür karartma ile bizi malayaniye mahkûm etmekte, başka bir gaye ya da maksada yönelmemizi engellemektedir. Gayet masum gözüken, bu sinsi operasyon bir hasat yeri olması gereken dünya hayatında önceliklerimizi farkında olmadan değiştirmektedir. Teknolojinin etkisi ile bizim için önemli olanın ne olduğunu fark edemez hale gelmek ne büyük hüsrandır! Zamanımıza sahip olamadıktan ve ömrümüzü malayani ile israf ettikten sonra üç günde gidilen yeri üç saatte kat etmenin ya da eski zamanlarda günler boyu sürecek işleri kısa sürelerde halletmenin faydasından ne umabiliriz?
Bu bir çağ yangınıdır. Evlerin, zihinlerin ve gönüllerin içinden yükselen alevler bize mesuliyetimizi hatırlatmalıdır. Zamane fitnesi ebedi hayatımızı tehdit etmekte ve bizi biz yapan değerlerin altını oymaktadır. Bizi tarif eden tarih, coğrafya ve sosyolojiyi anlamsızlaştıran bu saptırıcının esas hedefi bizden sonraki nesillerdir. Bizi yok etmenin yolu bizden sonrakilerle paylaştığımız zemini ve anlam dünyasını ortadan kaldırmaktan geçmektedir. Geriden gelen nesillerimizle müşterek değerlerimize sahip çıkmak zorundayız. Miras, geride bırakılan mal, mülk ya da tereke değildir; esas miras, seccademiz, tespihimiz, hak ve hakikatte ortak olduğumuz dostlarımız, muhitimizdir. Peygamber Efendimiz’in (s.a.v.) ifadesiyle “hiçbir baba çocuğuna güzel ahlâktan daha hayırlı bir mîras bırakmamıştır.”  Halimizi, ahlâkımızı ve bizi biz yapan değerlerimizi çocuklarımıza intikal ettirmeyi nasıl başaracağımız, cevaplamamız gereken en mühim sorumuzdur. 
Teknoloji ile gelen, malayani merkezli o mezmum ahlâkı bertaraf etmenin ilk adımı teyakkuzdur. Alarma geçmek zorundayız. Neyi, niye yaptığımızın sürekli muhasebesini yapmalı ve teknoloji ile münasebetimizin bizi teslim almasına müsaade etmemeliyiz. İmtihanımız ve çocuklarımızın akıbeti bu zamane fitnesi ile olan irtibatımızı nasıl tesis ettiğimize bağlıdır. Bu hissiyat bizi henüz mahiyetini tam keşfedemediğimiz zamane musibetlerine karşı diri tutacaktır. Sonraki adım net, açık ve sadedir: Bizi biz yapan değerleri evvela kendimizde tatbik etmeye gayret etmek… Yaşamadığımızı aktaramayız. Güzel ahlâk kâl ile değil hâl ile aktarılan bir mirastır. Tatmadığımız, hissetmediğimiz ve özümsemediğimizi kimseye anlatamaz ve aktaramayız. 
Özelde güzel ahlâk, genelde din ve iman; tadılan ve lezzetine varılan şeylerdir. Tadıldığı için simaya, bedene nakşolunur ve sahibinde güzel tesirler husule getirir. İmanın tadına Peygamber Efendimiz (s.a.v.) “halavet’ül-iman” demekte ve şu üç hasletin kendisinde bulunduğu kimsenin o tadı alabileceğini ifade etmektedir: “Allah ve Rasûlü’nü her şeyden fazla sevmek, sevdiğini Allah için sev-mek ve Allah kendisini küfürden kurtardıktan sonra küfre dönmeyi ateşe atılmak gibi çirkin ve tehlikeli görmek.” Tadını aldığımız değerlerin temsili, ilave gayrete gerek bırakmayacak kadar açık bir davettir. 
Karşısına alternatifi ile dikilemediğimiz bir hayat tarzı ile mücadele edemeyiz. Teknoloji ile ortaya çıkan hayat tarzı ve ahlâkını ancak, bayraktarlığını hal, ahlâk ve davranışlarımız ile yaptığımız kendi hayat tarzımız alt edebilir. Yaşamadığımızı savunamaz, tadını almadığımız, iliklerimize kadar hissetmediğimiz değerleri bizden sonrakilere aktaramayız. Ahlâk zihne ilişkin bir netice değil, zamanla yerleşen ve tabiileşen bir melekedir. Nitekim İmam-ı Gazali onu, “kendisiyle fiillerin herhangi bir fikri zorlama olmaksızın kolaylıkla ortaya çıktığı, nefiste yerleşmiş bir meleke” diye tarif etmiştir.
Huzurlu aile yuvası teknolojik sel karşısında duracak en büyük settir. Helal kazanç bu yuvanın çimentosudur. Aradaki muhabbet, dayanışma ve bir arada yaşama iradesi lokmanın helalliği nispetinde artar. Kişinin kazancının nereden ve nasıl geldiğine ihtimam göstermesi, evlâdına vereceği en güzel hayat derslerinden bir tanesidir. Ebeveynler bu ortamın kıymetini evlerinin iklimini ağyarın soğuk rüzgârı ile değil, Kur’an ve Sünnet’in tatlı meltemi ile buluşturarak artırmalıdır. Bunun için aileyi bir araya getirecek ve düzenli tertip edilecek Kur’an, hadis ve sohbet meclisleri hiç ihmal edilmemelidir.
Çocuklarımız hem en büyük imkânımız hem de en büyük imtihanımızdır. Onların sürekli kayıttaki gözleri, kulakları ve gönülleri, herkesten ve her şeyden çok bize yönelmiş, bizi izlemektedir. Sevgi ile karılmış, doyurucu ilgi ile bezenmiş ve merhametle süslenmiş bir aile ortamının çocuğun terbiyesinde rakibi ve hasmı yoktur. Anne ve baba bunun kıymetini bilmelidir. Muhabbetin ve marufun temel düstur olduğu bir aile iklimi erdirici, oldurucu ve müspet manada dönüştürücüdür. Burada işler alelusul yapılmaz, birlikte kaliteli vakitler geçirilir. Kaliteli vakit; zihnin, kalbin ve bedenin aynı anda bir mekân ve işte bulunduğu vakittir. İşlerin tevhidi ile kalplerin birbirine benzeştiği o iklimde her türlü zamane sıkıntısına birlikte göğüs gerilir. Muhabbet ve karşılıklı saygı ortak aklı ve istişareyi öne çıkartır. Mensupları için suyun akışı gibi bir tabiilik arz eden bu huzur ikliminde hayır kolayca yeşerir, şer kendine yol bulamaz. 
Huzurlu aile yuvası neyin ve kimin rehber edinileceğini şaşmaz ve yanılmaz bir pusula gibi gösterir. Birbirinin ahiretinin derdine düşmüş aile fertleri örnek şahsiyetleri bulur ve onların güzel hayatlarından istifade ederler, çünkü dinlerini ancak böyle koruyacaklarını bilirler. Bu minvalde Allah Rasûlü sallâllâhu aleyhi ve sellem Efendimiz’in, Abdullah bin Ömer radıyallâhu anhumâ’ya ikazı ne kadar calib-i dikkattir: “Ey İbn-i Ömer! Dinine iyi sarıl, dinine iyi sarıl! Zira o senin hem etin, hem kanındır. Dinini kimden öğrendiğine iyi dikkat et! Dinî ilimleri ve hükümleri, istikâmet ehli âlimlerden al, sağa-sola meyledenlerden alma!
Güzel örneklerin kıymeti ancak muhit ile ortaya çıkar. Kemale ermekten daha mühim olanı kemalde sabır ve sürekliliktir. Bunun da şartı aynı değerleri benimseyip miras bırakma derdine düşenlerle aynı mekânı, zamanı ve kaderi paylaşma iradesi göstermektir. Kiminle olduğumuz akıbetimizin adresidir. Değerlerimizin ve güzel ahlâkın terviç edildiği bir muhit aynı zamanda sadeliğin, tevazuun ve esas hayat olan ahiretin önde tutulduğu, dolayısıyla teknoloji ile gelen zamane fitnelerine karşı koruyuculuğu olan bir muhittir. Şu dünya hayatında çocuklarımıza fark ettirilebileceğimiz en mühim ders böyle bir muhitin kıymet ve ehemmiyetidir.
Son nokta belki en mühim ve hayati noktadır; manevi değerlerimiz, seccademiz ve tespihimizin bizden sonrakilere intikalinde tevekkül ve tefviz-i umur esastır. Kimse, Rabbimiz istemeden ve dilemeden sulbünden geleni yoluna ikna edemez. Bu mevzuda duayı hiç ihmal etmemek lâzımdır. Ellerimizi Rabbimize açıp da isteklerimizi arz ettiğimiz her anda, çoluk çocuğumuzu listenin en başına koymamız gerekir. Onları alıp da bir yere ulaştıracak, güzel ahlâk ile müzeyyen edecek, terbiyenin en doğrusunu verecek olan, ancak ve ancak hakiki mürebbimiz, Rabbimiz Teâla ve Tekaddes Hazretleridir. Çocuklarımız bize verilmiş emanetlerdir. Kullukları ve dolayısıyla Rabbimizle irtibatları, bizimle olan irtibatlarından önceliklidir. Biz onlara, öncelikle hayırlı halef olsunlar diye değil, Rablerine güzel kul olsunlar diye dua ederiz. O’na güzel kul olan atasına her hal ve kârda layık olmuş demektir.  

 

Yorum Yazın

Facebook