Yeryüzünde İlk Beyt ve İtikâf

Yeryüzünden yerleşim yerlerinin anası (Ümmü’l-Kurâ) Mekke-i Mükerreme’dir. Dünyadaki ilk beyt\ev Kâbedir, ilk mescid de Beytullah\Allah’ın evidir4. Allah Teâlâ mescidlerden evler diye bahseder: “(Bu nur) birtakım evlerde (mescidlerde)dir ki Allah, onların yükseltilmesine ve içlerinde adının anılmasına izin vermiştir; buralarda sabah akşam O`nu tesbih eder(ler vardır)” (Nur, 36). Bu ayet-i kerime ile Allah’ın adının anıldığı, sabah akşam O’nun tesbih edildiği evlerin mescidler hükmünde olduğuna da işaret eder.

Yeryüzünden yerleşim yerlerinin anası (Ümmü’l-Kurâ) Mekke-i Mükerreme’dir. Dünyadaki ilk beyt\ev Kâbedir, ilk mescid de Beytullah\Allah’ın evidir4. Allah Teâlâ mescidlerden evler diye bahseder: “(Bu nur) birtakım evlerde (mescidlerde)dir ki Allah, onların yükseltilmesine ve içlerinde adının anılmasına izin vermiştir; buralarda sabah akşam O`nu tesbih eder(ler vardır) (Nur, 36). Bu ayet-i kerime ile Allah’ın adının anıldığı, sabah akşam O’nun tesbih edildiği evlerin mescidler hükmünde olduğuna da işaret eder.

Müslümanın bulunduğu her yerde yönünü kıbleye doğru çevirmesi7 ve kendisine bir namazgâh edinmesi tavsiye edilmiştir. Bu yüzden Sahabe efendilerimizden evlerinin bir köşesini mescid edinenler pek çoktu.8 Hz. Peygamber Efendimizin de, evleri mescide bitişik olmasına rağmen evinde kendisinin bir ev mescidinin olduğu nakledilir.9 Hz. Bilâl’in Resûl-i Ekrem Efendimizi evinin mescidinde sahur yaparken gördüğü rivayet edilir.10

Asıl olan ibadet etmektir. Mescidler Allah’ın evleridir. Elbette ibadetin en makbulü Allah’ın evinde toplu olarak yapılmasıdır. Ancak camilerin ve cemaatin herhangi bir sebepten dolayı ikame edilemediği durumlarda evlerimiz namazgâh haline gelir.

Buna göre camiye gidemeyenler evlerinin bir köşesini mescid edinebileceklerdir. Hatta evlerin bir köşesini namazgâh yapmak müstehap görülmüştür.13

Ev mescidi demek, evin odalarından birisini yahut odanın bir köşesini namazgâh olarak tahsis etmektir. Burada namaz, zikir ve Kur’an-ı Kerim tilaveti ile meşgul olunur. Artık namazgâh olarak tahsis edilen bu köşe mescid olarak anılsa da ev mescidlerinin özel bir statüsü yoktur.

Ev mescidleri ana hatları ile vakıf\mahalle mescidlerinin hükümlerine tâbi değildir. Zira bir yer genel anlamda mescid olarak tahsis edildiğinde vakfolmuş olur ve artık insanların mülkiyetinden çıkar. Nitekim ayet-i kerimede “Şüphesiz ki mescidler Allah’ındır.(Cin, 18) buyurulmaktadır. Bir köşesi namazgâh edinilmiş olan evlerin alım satımı ise caizdir.

Mescidlerimizin en önemli vazifelerinden birisi, özellikle de Ramazan ayında itikâf ibadetine mekân olmasıdır. Hz. Peygamber (sav) orucun farz kılınmasından ömrünün sonuna kadar her Ramazan ayının son on gününde itikâfa girmiştir.14 İtikâf sünneti kifâȋ bir sünnettir; yani her camide en az bir kişinin itikâfa girmesi sünnettir. Her cami cemaatinden birisi bu sünneti yerine getirirse, diğerleri üzerinden bu görev düşer.

İtikâf; kişinin kendisini bir mekânda alıkoyması demektir. Âyet-i kerimedeki “…Mescidlerde itikâfta…” ifadesi ile mescidler ibadete tahsis edilmekle başka yerler itikâf mahalli olmaktan çıkmıştır.

Her ne kadar genel görüşe göre itikâf yeri cami ise de, cami dışında herhangi bir yerde de itikâfa girilebileceği Malîkî fakihlerin ileri gelenlerinden Muhammed b. Ömer b. Lübâbe (v.314) tarafından dile getirilmiştir. Şafiîlerde mezhebi- kadimdeki bir kavle göre de itikâf mekânı ev mescidleri olabilir, mahalle camisi olması şart değildir. Şafiîlerde ve Malikîlerde bir veçhe göre de; farz dışı ibadetlerin evlerde yerine getirilmesi daha faziletli olduğundan, hem erkekler hem kadınlar için ev mescidleri itikâf mahalli olabilir.15 Hanefîler de itikâfı namaza kıyas etmek sureti ile kadın için ev mescidinde itikâfın daha doğru olduğuna hükmetmişlerdir.16

Bütün mezheplerin ana görüşüne göre ise erkekler için itikâf yeri camilerdir. Erkekler için normal zamanlarda cami dışında itikâf imkânı yoktur.

Bugünkü gibi olağanüstü şartlarda, camilerden mahrum kaldığımız durumlarda ne yapacağız? Camiler dışında erkeklerin itikâfı geçerli değildir, diyen büyük çoğunluğun görüşüne uyup bu sünneti ihmal mi edeceğiz? Yoksa evlerimizdeki mescidlerimizde ihya mı edeceğiz?

Elbette rahatından taviz vermemek için evinde kendine bir mescid edinen bir erkek burada girdiği itikâftan bir sevap kazanamaz. Ancak bir mazerete binaen camilere gidemiyorsa evindeki mescidinde cemaatle kıldığı namazın da girdiği itikâfın da sevabına nail olacaktır. Haliyle erkekler için bu itikâf, camide girilen bir itikâf gibi sayılmaz. Ama itikâf sevabı kazanmaya vesile olacaktır.18 Kaldı ki, erkeklerin itikâfı sadece camilerde geçerlidir, diyen âlimlerimizin gerekçesi camilerde cemaatle namaz kılınıyor olmasıdır.19 Bugün camilerde cemaatle namaz kılınamadığına göre itikâf için camileri kullanmanın hikmeti de ortadan kalkmış olur.

En faziletli itikâf sırasıyla Mescid-i Haram, Mescid-i Nebî ve Mescid-i Aksa’da yapılan itikâftır. Sonra beş vakit namazın da kılındığı Cuma camileri ve nihayet mahalle camileridir. Bu sonuncuda da cemaati en kalabalık olan mescid daha faziletli görülmüştür.20

İtikâf zaman ve mekânda ilahi tecellilere mazhar olabilme fırsatı sağlar. Bu yönü ile itikâftaki bir mü’min iç âlemine yönelir. İçindeki tecelligâh-ı ilâhî insan-ı kâmili aramaya koyulur. Nazargâh-ı ilâhî olan kalbine döner. Dünyevi meşguliyetlerden arınır. Geçici bir süreliğine de olsa geçim işlerini bir kenara bırakır. Masivâdan\mahlûkattan koparak bütünüyle Rabbine yönelir. Artık oruçla rikkat kazanmış olan kalbi ilâhî sırları kabule elverişli hâle gelmiştir. Orucun hikmetlerini kalbe nakşetme imkânı hâsıl olmuştur.

Namaz, zikir, tilâvet ve tefekkür ile ibadetin hakikatine erişebilme ufkuna kapılar aralanmıştır. Bunun için insanlardan uzaklaşmak, uzlete çekilmek gerekir. İnsan için başkalarından kaçıp kendine gelmesi için en uygun atmosfer itikâfta vardır. Bu bir yalnızlık değildir; insanın kendisini keşfetmesidir.

İtikâf ibadetine Müslümanın ihtiyacı çok büyüktür. İtikâf sadece, bedenin bir mescide hapsedilmesi değildir. Evet, bu belki zahirî bir şart olarak gereklidir. Ancak itikâftan maksat nazargâh-ı ilâhî olan kalbin itikâfıdır.

İtikâfın bedenen değil de kalben yapılabilmesi, ibadetin lezzetine varılabilmesi, itaatin düzgün bir şekilde yerine getirilebilmesi, ruhun huzur bulabilmesi ve bu ibadetteki kulluk manalarının hissedilebilmesi için şu hususlara dikkat edilmesi lazımdır:

1) Bir an önce evlerimizde yeryüzünün Mekke’deki ilk mescidi\Allah’ın evi hassasiyeti ile mescidlerimizi hazırlayalım. Âdem (as) ve İbrahim (as)’ın Allah’ın evi Kâbe’yi inşa ettikleri gibi biz de evimizin bir köşesini, seccadesi ile rahlesi ile tesbihi ile evin diğer köşelerinden farklı bir havaya büründürelim.

2) Evlerimizdeki mescidlerimizde bir an önce cemaatle namaz kılmaya, Kur’an-ı Kerim okumaya başlayalım. Eşimize ve çocuklarımıza bu mekânın bir mescid olduğunun bilincini aşılayalım. Burada kendimizi mescitte gibi hissedelim.

3) İtikâfın hikmeti ve gayesi halktan kopup Hâlık’a bağlanmaktır. İtikâf ehlinin ibadetlere yoğunlaşması, bitkin düşmesi gerekir. Kalbini mâsivâdan arındırarak Allah Teâlâ’ya bağlamalı, bütünüyle Rabbine yönelmelidir. Acziyet göstermeli, Rabbinin rızasını kazanmak ve bağışlamasına nail olabilmek için ısrarcı olmalıdır.

Tâbiîn devri fıkıh, hadis ve tefsir âlimlerinin büyüklerinden olan Atâ b. Ebî Rebâh (v. 114)’ın itikâfa dair şu sözü söylediği nakledilir: “İtikâfa giren kimse, ihtiyacından dolayı büyük bir zâtın kapısında oturup ‘dileğimi elde etmedikçe buradan ayrılıp gitmem’ diye yalvaran bir kimse gibidir; Allah’ın bir mabedine sokulmuş ‘beni bağışlamadıkça buradan ayrılıp gitmem’ demektedir.”21

İtikâf yalvarıp yakarma yeridir. İnsanlarla oturup sohbet etme, ders verme, kendini gösterme yeri değildir. Mahviyet içinde Cenab-ı Allah’a iltica edilmelidir.

4) İtikâf; Kur’ân-ı Kerîm ile yaşama iklimidir. Müminin kalbi Kur’ân-ı Kerîm’i tedebbür ile okuyarak canlanır. Kur’ân-ı Kerîm’i tane tane okuma lezzetine ermiş bir kul Rabbi ile münacâtın halâvetini yaşar. Kalbinin derinliklerinde nüfuz eden ilâhî âyetlerin engin ufuklarına dalar. Ramazan ayı en belirgin ifadesi ile Kur’ân-ı Kerîm ayıdır. Ramazan ikliminde maddî ve manevî rikkat kazanmış olan kalp farklı bir canlılık kazanır, lisanın nitelemekten, kalemlerin yazmaktan âciz kalacağı bir rabbanî tat almaya başlar. İşte bu ilâhî hitabın yüceliğidir…

Her Kur’ân-ı Kerîm okuyan bir yüce manalar ummanına dalamaz. Bu derinliğe erebilecek kişinin Kur’ân-ı Kerîm her eline alışında ve âyetleri okumaya başladığında, “Rabbim bana ne diyor? Benden ne istiyor?” diye dertlenmesi gerekir. Ne zaman hatim bitecek, derdinde olmamalıdır. Zira Kur’ân-ı Kerîm okumaktan maksat; Âlemlerin Rabbi’nin hitabını anlayıp, emirlerini yerine getirmek, yasaklarından kaçınmak, ibret almaktır. Kur’an-ı Kerim okumak bir ibadettir ve ibadet gaflet ile yapılmaz.23

Kur’ân’ı okumak; yaşamak ve yaşatmak için olursa bir kıymet ifade eder. Bunun en can alıcı misallerinden birisi, Hazret-i Ömer (radıyallâhu anh)’ın Bakara Sûresi’ni on iki senede tamamlaması ve şükrâne olarak bir deve kurban etmesidir.

Ezcümle insanın gerçek haysiyet ve şerefi, Kur’ân ahkâmıyla âmil, ahlâkıyla da kâmil olduğu nispettedir.24

5) İtikâfın gayesi ve maksadı kalbin istikamet kazanmasıdır. Kalbin sırât-ı müstakim üzerine istikamette olabilmesi için bütünüyle Rabbine yönelmesi gerekir. Allah’tan gafil kalıp ağyar ile meşgul oldukça, bedenen bir itikâf söz konusu olsa bile, itikâfın manası kaybolmuş demektir. Bu yüzden kalbin salahı ve istikameti için derlenip toparlanıp Allah Teâlâ’ya bağlanması gerekir. İtikâfta yeme içme, konuşma ve uyuma gibi eylemler asgariye indirilmelidir. Zira insanın türabȋ cihetine yatırım olan bu tür işler aslolan rahmanȋ yönünü zayıflatır. Bu manada orucu; iftarı ve sahuru ile sahabe gibi tutmaya gayret edilmelidir.

6) Her daim rabbimizin bizimle beraber olduğunu unutmamak gerekir. Allah Teâlâ buyurur: “O ki, kıyam ettiğin zaman seni görüyor. Secde edenler arasında dolaşmanı, hâlden hâle girmeni de görüyor(Şuara, 218- 219). Rabbimiz bizi her hâlükârda görür ama namazdaki kıyam, rükû ve secde hâlleri ile cemaatin içinde bir bütünün parçası şeklinde O’na ibadet etmemizi de görmek diler. Öyle ise özellikle de namazda Rabbimizin huzurunda olduğumuzun şuurunda olmak lâzımdır. Kul Rabbinin her daim kendisi ile beraber olduğunu fark ettiğinde ve bu maiyetin içine dâhil olduğunda kalp üzerindeki paslar yavaş yavaş gider, dünyanın zararlı unsurları teker teker kaybolur. Kul bütünüyle Rabbinin rızasını kazanmaya yönelir, ihlâs kazanır, âhiret mükâfatı dışında hiçbir şey talep etmez hâle gelir.

7) Evimizin bir köşesinde de olsak, artık bir mescidde bulunuyoruz. Yani Allah’ın evinde misafiriz. Misafir olduğumuzu akıldan çıkarmamak gerekir. Her şeyin sahibi olan Mevlâ-yı Müteâl’in huzurunda boynu bükük, muhtaç olarak bulunmalıyız. Kulluk; boyun bükmek, el-pençe divan durmaktır. Kullar içinde en makbul olanlar Rabbinin huzurunda en fazla boyun eğen, teslimiyet gösteren ve itaat edenlerdir. Kul, Yaradanın huzurunda eğildikçe Rabbine yakın olur, rahmetine, yardımına ve ihsanına kavuşur. Rabbe teslim olanın her işini Rabbi üstlenir. İtikâfta Allah’ın evine sığındığımızın, kapısında merhamet dilendiğimizin bilincinde olmalıdır kul.

8) Kul Allah’ın evinde misafirliğe kabul edildiği için minnet duymalıdır. Kendinde bir varlık görmemeli, tamamen bir lütuf ile huzura girebildiğinin farkında olmalıdır: “…Eğer üzerinizde Allah’ın ihsanı ve rahmeti olmasaydı, içinizden hiçbir kimse ebedî olarak temize çıkamazdı. Fakat Allah, dilediğini temize çıkarır. Çünkü Allah, Semî’ (hakkıyla işiten)’dir, Alîm (her şeyi bilen)’dir. (Nur, 21)

Kul günahını ve kusurunu bilip itiraf etmeli, Rabbinden her daim bağışlanma dilemelidir. Nice büyük peygamberlerin hep tevbe ve istiğfar hâlinde olduklarını unutmamalıdır. İnsanlığın atası ilk peygamber Hz. Âdem ve eşi Havva anamız (aleyhimasselam) şöyle tevbe ve istiğfar etmişlerdi: “Hemen niyaza durdular: “Rabbimiz! Biz kendi kendimize zulmettik. Eğer bizi bağışlamaz ve bize merhamet etmezsen hiç şüphesiz ebedî kaybedenlerden oluruz (A’raf, 23).

İtikâf ibadetinde kul her daim zikir ve dua hâlinde olmalıdır. Rabbinin adını anmak, O’ndan bahsetmek ve O’nu hatıra getirmek kul için ne büyük bir saadettir! Kaldı ki Rabbimiz “O halde beni anın, ben de sizi anayım(Bakara, 152) buyurmaktadır. Elbette Rabbin kulunu anması\zikri en üstün, en mükemmel, en yüce olandır. Âyet-i kerimede “Allah’ın zikri\sizi anması en büyüktür(Ankebût, 45) buyurulmuştur.

Bir diğer âyette de “De ki: duanız olmasa, Rabbim size ne diye değer versin? (Furkân, 77) buyurulmuştur. Bu âyet-i kerimeye göre kulun Rabbi katındaki değeri duası kadardır. Duadan uzak kalmak, kulun Hakk’a uzaklığına işarettir. Esasen bütün günah ve isyanların temelinde de, mârifetullahtan mahrumiyet, yani Cenâb-ı Hakk’ı lâyıkıyla tanıyamamak zaafı yer almaktadır.

Aşağıdaki dua ile ilgili hadisler bizim için hazineler hükmündedir. Peygamber Efendimiz buyurmuştur:

“Dua, ibadettir. İbadetin iliği ve özüdür.” (Tirmizî, “Da’avât”, 1)

“Kime ki dua kapıları açılmışsa, ona rahmet kapıları açılmış demektir. Allah Teâlâ’nın en çok sevdiği kendisinden âfiyet istenilmesidir. Dua gelen ve henüz gelmemiş olan her musibete karşı faydalıdır. Kazayı geri çevirecek sadece duadır. Öyle ise duaya sarılınız” (Tirmizî, “Da’avât”, 112).

Kul, dua silâhına sarılıp her türlü maddî ve manevî şerden Rabbine iltica etmeli, hem kendi hem de bütün ümmet-i Muhammed için hayır duada bulunmalıdır.

Bu duygularla itikâfını tamamlama lütfuna eren kul göz aydınlığı ile bayrama kavuşur. Kalbî bir itikâf ile kalb-i selim sahibi olma yolunda ilerlemiş sayılır. En büyük bayramın, Hz. Peygamber Efendimizin bir sünnetini ihya edebilme lütfu olduğunu da hiçbir zaman unutmamak gerekir.

Rabbimiz, kalplerimize; ilâhî sır ve hikmetlerin tecellî ettiği bir nazargâh-ı ilâhî hâline getirebilen sâlih kullarının kalplerinden hisseler nasip eylesin.

Kalplerimizi tertemiz eyleyerek, mal ve evlâdın fayda vermediği o günde, huzuruna kalb-i selîm hediyesi ile varabilmemizi nasip eylesin. Bizi bu hakikate yaklaştıracak sâlih amellerin muhabbetini kalplerimize koysun.

Âmîn!..

 

Dipnotlar:

1. Âl-i İmrân, 96.

2. Bkz. Hac Sûresi 26. ayet: “Bir vakit İbrahim’e Kâbe’nin yerini hazırlayıp göstermiş ve şöyle buyurmuştuk: “Bana hiçbir şeyi ortak koşma. Evimi, onu tavaf edecekler, huzurumda ibadete duracaklar, rükûa varıp secde edecekler için her türlü kirden temiz tut!”

3. Bkz. Ebu Cafer İbn Cerir Muhammed et-Taberȋ, Câmiü’l-beyân an te’vili’l-Kur’ân/ Tefsȋrü’t-Taberi, thk. Mahmûd Muhammed Şakir, Ahmed Muhammed Şakir, 2. bs. Kahire: Dârü’l-Maârif, c. 3/124 vd.

4. Buhârî, “Enbiyâ’”, 40; Müslim, “Mesâcid”, 1-2.

5. Müslim, “Mesâcid”, 3.

6. Lisânü’l-‘Arab, “scd” Md.

7. “…(Ey müminler, artık) Her nerede bulunursanız, yüzünüzü onun (Mescid-i Haram\Kâbe) yönüne çevirin…” (Bakara: 144).

8. Bu konu ile alakalı rivayetler için İmam Buhârȋ’nin “Evlerdeki Mescitler Babı” bölümüne bakılabilir: Şihâbüddîn Ahmed b. Alî b. Muhammed İbn Hacer Askalânî, Fethü’l-bâri bi-şerhi Sahȋhi’l-Buhârȋ; thk.  Muhammed Fuâd Abdülbâkî, Muhibbüddȋn el-Hatîb, Beyrut: Dârü’l-Ma’rife, 1/519.

9. Zeynüddȋn Abdurrahman b. Ahmed İbn Receb, Fethü’l-bâri şerhu Sahȋhi’l-Buhârȋ; thk. Mecdî b. Abdülhalik Şafii... [ve öte.]. Medine: Mektebetü’l-Gurabâi’l-Eseriyye, 1996/1417. 2/193.

10. age. 3/169.

11. age. 3/169.

12. İbn Hacer Askalânî, Fethü’l-bârȋ, 1/519 vd.

13. Muhammed Emin b. Ömer b. Abdülazîz ed-Dımaşkȋ İbn Abidin, Reddü’l-muhtar ale’d-Dürri’l-muhtar: şerh-i Tenvȋri’l-ebsâr\ Hâşiyetu İbn Abidin, Beyrut: Dâru’l-Fikr, 1412, 2/441.

14. Bkz. Buhârî, “İ’tikâf”, 1-18; “Ezân”, 12, 135; “Hayz”, 10; Müslim, “İ’tikâf”, 1-6; Ebu Dâvud, “Ramazân”, 3; “Savm”, 77.

15. İbn Hacer Askalânî, , age. 4/235 vd.

16. İbn Abidin, age. 2/441.

17. İbn Abidin, age. 2/441.

18. Bkz. İbn Receb, age. 3/172.

19. Bkz. Ebu’l-Hasan Alaeddin Ali b. Süleyman b. Ahmed Merdavi, el-İnsaf fî ma’rifeti’r-racih mine’l-hilaf; thk. Muhammed Hâmid el-Fıki, Beyrut: Dâru İhyai’t-Türasi’l-Arabi, 1958/1377, 3/364.

20. İbn Abidin, age. 2/441.

21. Bkz. Ebu’l-İhlas Hasan b. Ammar b. Ali el-Vefai Şürünbülali, Nurü’l-izah; thk Said Bekdaş, 2. bs.  Beyrut: Dârü’l-Beşairi’l-İslamiyye; Medine: Darü’s-Sirac, 2015/1436. s. 299.

22. Ebu Bekr Ahmed b. Hüseyin b. Ali Beyhaki, el-Câmi’ li-Şuabi’l-iman, thk. Abdülali Abdülhamid Hamid. Riyad: Mektebütü’r-Rüşd, 2003/1423, 5/437.

23. Ebu Bekr Muhammed b. Hüseyin b. Abdullah el-Bağdadi Acurri, Ahlâku hameleti’l-Kur’ân; thk. Fevvaz Ahmed Zemerli. Beyrut: Dârü’l-Kitâbi’l-Arabi, 1987/1407. s. 18.

24. Bu hususta tafsilatlı malumat için bkz. Osman Nuri Topbaş, Faziletler Medeniyeti, İstanbul: Erkam Yayınları, 1432-2011, 1/156 vd.

25. Bu hususta tafsilatlı malumat için bkz. Osman Nuri Topbaş, age. 1/129 vd.

PAYLAŞ:                

YORUMLAR

İlk yorumu yapan siz olun!

Yorum Ekle

1