Tasavvuf Güzel Ahlâktır

Allah insanı iyi olma ile kötü olma, faziletli olma ile rezilliği meslek edinme arasında serbest bırakmıştır. Sûfîlere göre insan nefsi ile mücahede ederek onun kötü arzularına engel olabilir, nefsini hayra, güzel ahlâka yönlendirebilir. Zaten tasavvuf bu mânâda ahlâk eğitimidir.

Allah Teâlâ dünyada huzurla yaşamamız, ahirette de cennete kavuşmamız için insanlara tarihin her döneminde dinler göndermiştir. Hamdolsun ki dinlerin en kâmili İslam’ı da biz ümmet-i Muhammed’e nasip etmiştir. O öyle bir peygamberdir ki onun kemâlâtına bizzat Rabbimiz şahitlik etmiş ve şöyle buyurmuştur: “Şüphesiz (Ey Muhammed) sen muhteşem bir ahlâk üzeresin.” (Kalem, 6) Asırlar boyunca Müslümanlar güzel ahlâkı severek, isteyerek yaşamış ve bir faziletler medeniyeti kurmuşlardır. Zaten ahlâk; “güzel huy ve davranışların insanda herhangi bir zorlamaya gerek kalmadan ‘meleke’ halinde yerleşmesi” olarak tarif edilmiştir (Gazali).

Peygamber Efendimiz (sav) ahlâkî değerlere uymayı dinin merkezine koymuş bir hadisinde şöyle buyurmuştur: Kişinin namazına, orucuna bakmayın; konuştuğunda, doğru konuşup konuşmadığına, kendisine emniyet edildiğinde, güvenilirliğini ortaya koyup koymadığına; dünya kendisine güldüğünde, takvayı elden bırakıp bırakmadığına (menfaat anındaki tavrına) bakıp öyle değerlendirin. (Kenzu’l-ummal) Bu hadisten anladığımıza göre bir insanın namaz kılması otomatik olarak onun ahlâkının güzel olacağı manasına gelmez. İnsan ibadetlerini yapmaya özen gösterdiği gibi ahlâkını da güzelleştirmeye özen göstermelidir.

İnsanın doğruluğunun tezahürleri camiden çok çarşıda pazarda, yolculukta ve komşulukta ortaya çıkar. İlginçtir ki İslam âlemine çok uzakta bulunan Endonezya halkı, Müslüman tüccarların doğruluğuna ve güzel ahlâkına bakarak hidayete ermişlerdir. Peygamber Efendimizin güzel ahlâkına vâris olmayı en büyük hedef sayan sûfîler bu hususta kılı kırk yarmışlar, seyr u sülûku ahlâkÎ gelişim ile aynîleştirmişlerdir. Mesela, Ebu Muhammed Cerîrî (923) “Tasavvuf, her güzel huyu benimsemek ve her kötü huydan sıyrılmaktır.” der.

Can çıkar huy çıkmaz mı?

Bugün bazı pozitivist bilim adamları ahlâkın değişmeyeceğini zira insanın davranışlarının onun biyolojik yapısının ve genlerinin bir neticesi olduğunu söylemektedirler. Bu iddianın İslam açısından bir geçerliliği yoktur, aksi takdirde peygamberlerin gelmesinin, insanlara vaaz etmenin kimseye faydası olmayacaktır.  Allah insanı iyi olma ile kötü olma, faziletli olma ile rezilliği meslek edinme arasında serbest bırakmıştır. Sûfîlere göre insan nefsi ile mücahede ederek onun kötü arzularına engel olabilir, nefsini hayra, güzel ahlâka yönlendirebilir. Zaten tasavvuf bu mânâda ahlâk eğitimidir. Bunun aksini söyleyenler, ahlâksız hayat tarzını insanların genlerine bağlayarak legalleştirenler saf gönülleri bulandırmak için böyle yapmaktadırlar.  İçimizde olan, iyi ve kötü genler değil, şeytanın vesvesesi veya meleklerin ilhamıdır. Bizim vazifemiz İslam’ın yüce ahlâk kaideleri istikametinde içimizdeki şeytanın ve nefsin sesini etkisiz hale getirmektir, meleğin sesine kulak verip ahlâklı davranmaktır. Yukarıdaki iddia bizim için değil hayvanlar için geçerlidir, zira onların iyi veya kötü arasında seçim hakları yoktur, aslan ve kurt genlerinin icabı kuzuyu yerler ve onlara bundan dolayı da kötülenemez. Aynı şekilde pislik böceği de yaratılış icabı pislik içinde yaşar, gülsuyundan rahatsız olur. Bu seçim o zavallı hayvanın elinde değildir, yaratılışının icabıdır.  Ama insan ruhu ile genlerine, hormonlarına engel olma gücüne sahiptir. Başka bir deyişle insan kendi biyolojisine/nefsine esir değildir, riyazet ile ona hâkim olabilecek güçtedir.

İmam Gazali’ye göre güzel ahlâkı elde etmenin bazı yolları vardır bunlardan en kısa olanı kemâlât ehli bir mürşide tabi olmak, onun elinde riyazette bulunmaktır. Şimdi bu yolları kısaca ele alalım:

  1. Mürşid aynen bir doktor gibi müridin manevi hastalıklarını, zaaflarını ve kötü ahlâkını teşhis eder, onu verdiği ibadet, riyazet, açlık ve halvet gibi ilaçlar ile tedavi eder. Mevlana velinin müridi terbiye etmesini şu hikâye ile anlatır:

Adamın biri bir yolun kenarına dikenler ekti. Dikenler büyüyüp gelişince yoldan geçenleri rahatsız etmeye başladı. Gelip geçenler: “Bu dikenleri sök, insanları rahatsız etmesinler.” demeye başladılar. Adam bu sözlere aldırış etmiyordu. Bir gün Hak dostu bir veli ona: “Sen yarın bu işi görürüm diyorsun ama, şunu iyi bil ki gün geçtikçe dikenler daha çok yeşeriyor, kuvvetleniyor. Onu sökecek olan da ihtiyarlıyor, kuvvetten düşüyor.

Mevlana kıssanın sonunda ahlâkını geliştirmekten kaçınanlara şu ikazda bulunur: “Sen her kötü huyunu bir diken bil. O dikenler kaç keredir senin ayaklarına battı, seni yaraladı. Fakat sende duygu olmadığından, bunu anlamıyorsun. Sen çok duygusuzsun. Çirkin huyunun başkalarını yaraladığını biliyorsan hiç olmazsa kendini yaraladığını bil. Sen hem kendine azapsın, hem başkalarına! (Mesnevi; beyit 1227 vd)

Bu hikâyeden anlaşıldığı üzere tasavvuf yolu insanın ahlâkındaki kötü dikenleri sökme yoludur. İmam Rabbani mürşidin ahlâkî gelişimdeki rolünü şöyle ifade eder: “Bilmek gere-kir ki maneviyatta yükselme ve menzilleri aşma, kâmil ve mükemmil bir şeyhin teveccühüne bağlıdır. O, yolu bilen, gören, nazarı kalp hastalıklarına şifa olan ve teveccühü, çirkin ahlâkı engelleyen bir zattır. Sâlik önce şeyhi arasın. Hak Teâlâ’nın fazlı ile onu bulursa bir daha ondan ayrılmasın ve bütün tasarruflarında ona uysun.” (Mektubat, c.2, 286. mektup)

Sufiler ahlâkî gelişimde muhabbet, cezbe ve ittiba yolunu takip ederler. Allah’ı, Onun Rasûlü’nü ve Rasûlü’nün vârislerini çok sever, cezbe ile onlarda fani olurlar. Böylece ahlâkî gelişimlerini zahir ulemasının zor anlayacağı farklı bir yöntem ile gerçekleştirirler: Mürid önce şeyhinde fani olur, sonra peygamberimizde fani olur, ahlâkı onun ahlâkına benzer, nitekim Nakşiliğin ser-halkalarından olan Ebu Bekir (ra) bu makama ulaştığı için hepimize model olmuştur. (c.2, 290. Mektup)

  1. Bir mümin bulunduğu yerde kâmil bir mürşid bulamaz ise, adalet duygusuna güvendiği müttakî bir dostundan bu hususta yardım istemelidir. Bu dostundan kendisinde gördüğü cimrilik, haset, kindarlık gibi kötü hasletleri gizlemeden ona bildirmesini rica eder. İnsan kolay kolay kendi ayıplarını göremez, zira nefis insana hata ve günahlarını dahi bir fazilet gibi gösterir. İnsan kendini ancak başka müminlerin aynasında gerçek yüzüyle görür, hadiste geçtiği üzere: “Mümin, müminin aynasıdır” (Ebu Davud).
  2. Ahlâkı güzelleştirmenin başka bir yolu da insanın sâlih müminlerin arasına karışması onlarda gördüğü iyilikleri, güzel ahlâkı taklit etmeye çalışmasıdır. Hatta şuurlu mümin, iyiler bir yana, kötülerden bile ahlâk öğrenebilir, kendisini inciten bir kabalık gördüğünde, bir hakarete uğradığında o işin kötü olduğunu bilir ve bir daha o şekilde başkalarına davranmaz.
  3. İnsanın kendisindeki kötü ahlâkı keşfetmesinin başka bir yolu da insanın düşmanlarının ve hasımlarının kendisi hakkındaki sözlerini ibret gözüyle ele almasıdır. Sûfîlere göre insanların dilleri hakkın kalemi gibidir, pek çok insan sizin hakkınızda bir şey söylüyor ise onda gerçeklik payı vardır. Özellikle hasımlarınız her daim sizin eksikliklerinizi, ayıplarınızı araştırır. Akıllı birisi düşmanın kızmak yerine onun eleştirilerinden istifade eder.

Güzel ahlâkı bulmanın şüphesiz daha başka yolları da vardır. Önemli olan bir an önce bir yol tutup bu gayrette bulunmak, işi yarına bırakmamaktır. Yüce Rabbimiz ahlâk-ı hamîde sahibi olmayı hepimize nasip etsin.

PAYLAŞ:                

YORUMLAR

İlk yorumu yapan siz olun!

Yorum Ekle