Bir Nefes

0
Sayı: Eylül 2019

Maalesef zamanımızda nezâket Zümrüd-i Ankâ hâline geldi. Herkes birbirine karşı nezâketsizce konuşuyor ve muâmele ediyor, bunun ismine de samimiyet diyorlar. Kabalıkla samimiyetin ne alâkası var? Hâlbuki samimiyetten nezâket doğar. Fıtraten hoş, nazik olanlar müstesnâ, ancak bâzı altmış, yetmişini aşmış İstanbul efendi ve hanımlarında bu nezâket kâidesine uyanlara rastlayabiliyoruz. Hâlbuki hatırşinaslık, nezâketli olmak, İslâmiyetin ana rükûnlarından biridir. (Sâdık Dânâ, Altınoluk Sohbetleri, VI, 70.)

Seyr u Sülûk’un Nihayeti Yoktur
Kulluğun nihâyeti olmadığı gibi, seyr u sülûkün de sonu yoktur. «Benim işim tamam oldu.» diyenler yarı yolda kalmışlar, kendi noksanlarını görenler ise yol almışlardır. Sâlik; «Efendim ben “muhabbet”e geldim, mânevî tahsilim tamamlandı.» diyerek kendini kâfî görürse, hatâ etmiş olur.” (Sâdık Dânâ, Altınoluk Sohbetleri, I, 43; V, 79)

Mertebe Âşığı Olmayacağız
Bir insan, kul olarak kendini her hususta Cenâb-ı Hakk’ın emirlerine itaate verirse çok yüksek mertebelere nail olur. Ancak bizler mertebe âşığı da olmayacağız. Cenâb-ı Hak bize neyi emretti ise seve seve yapacağız. Cenâb-ı Hak neyi yasak etti ise seve seve ondan da kaçınacağız. Cenâb-ı Hakk’a kulluğa devam edeceğiz. Devam ettikçe Rabbimiz nice güzel hâlleri bizlere ihsân eder. Böylece Rabbimizin izniyle kendimizi kurtarmış oluruz. (Sâdık Dânâ, Altınoluk Sohbetleri, V, 82)

Ayak Kaydırmak İsteyenin Ayağı Kayar
“İmâm-ı Azam, kendisi ara sıra usûl ve akâid hakkında münâzaralar yapmakla beraber, talebelerini ve yakınlarını bu tür işlerden menediyordu. Bir defâsında oğlu Hammâd’ı bir kelâm meselesinde münâkaşa ederken gördü ve onu bundan vazgeçirdi. İmâm-ı Azam’a: “Seni münâzara yaparken görüyoruz, bizi neden menediyorsun?” dediler. O büyük İmâm, Hâlık’ın nazarıyla mahlûkâta bakış tarzını da gösteren şu muhteşem cevâbı verdi: “Biz münâzara yaparken, arkadaşımız kayıp düşecek, yanılacak diye korkudan başımızda kuş varmış gibi dikkatli duruyoruz. Siz ise münâzara yapıyorsunuz ve arkadaşınızın hatâ yapmasını istiyorsunuz. Arkadaşının ayağını kaydırmak isteyen kişi, onun günahkâr ve dalâlette olmasını istiyor, küfre itiyor, demektir. Arkadaşını tekfir etmek isteyen ise, ondan önce küfre düşer.” (Muhammed Ebû Zehrâ, İmâm Ebû Hanîfe, s. 29.)

Nifak Huşûundan Allah’a Sığın
Ebü’d-Derdâ “Nifak huşûundan Allah’a sığınırım” dediğinde “nifakın huşûu nedir” diye sordular. O da şu cevabı verdi: “Bedeni huşû içinde görürsün, ama kalbinde huşû yoktur.”

Yuvamdan Bir Kuşum Kaçmış
Nakledildiğine göre, Cüneyd-i Bağdâdî hazretlerinin bir talebesi vardı. Birgün onu, kendi şahsiyetini lekeleyecek bir durumda yakalamışlardı. Bundan son derece mahcub olan talebe, oradan ayrıldı ve bir daha dergâha gelmedi. Aradan bir müddet geçtikten sonra, gönül hânesi harâb olmuş bu talebe, sohbet arkadaşlarıyla çarşıdan geçmekte olan Cüneyd-i Bağdâdî’nin gözüne ilişiverdi. Talebe, hocasını fark edip, utancı sebebiyle oradan hızla uzaklaştı. Durumu sezen Cüneyd (kuddise sirruh), yanındakilere dönerek: “Siz gidin, benim yuvamdan bir kuşum kaçmış!” deyip, talebesinin ardına düştü. Bir ara geri dönüp bakan talebe, hocasının kendisini tâkip etmekte olduğunu görünce, daha da heyecanlandı ve adımlarını sıklaştırdı. Gide gide bir çıkmaz sokağa girdi. Mahcûbiyetin verdiği telâşla, gayr-i ihtiyârî, başını duvara çarptı. Hocasını karşısında gördüğünde ise renkten renge  girdi ve başını önüne eğdi. Cüneyd-i Bağdâdî hazretleri: “Evlâdım! Nereye gidiyorsun, kimden kaçıyorsun! Bir hocanın talebesine yardım ve himmeti asıl böyle zor günlerinde olur.” dedi ve onu şefkatle bağrına basıp dergâha götürdü. Hocasının ellerine kapanan talebe, yaptığı mâsiyetlere pişman olup tevbe etti.” (Osman Nûri Topbaş, Vakıf İnfak Hizmet, s. 191-192.)

Kimin Duası Kabul Oldu?
Abdullah b. Cahş, Uhud günü Sa’d’a, “Gel, Allah’a duâ edelim” dedi. Önce Sa’d duâ etti: “Yâ Rabbi! Düşmanla karşılaştığımızda bana çok kuvvetli, zulmü şiddetli olan bir kişiyi rastlat ki, ben onunla, o da benimle savaşsın. Sonra onu mağlup etmeyi bana nasip et. Ben onu öldüreyim, onun üzerindeki silahlarını, ağırlıklarını alayım!” Abdullah b. Cahş, Sa’d’ın bu duâsına, “Âmin!” dedi. Sonra kendisi şöyle duâ etti: “Ey Allah’ım! Bana şiddetli bir kişiyi rastlat ki, hücumları şiddetli olsun. Ben senin yolunda onunla savaşayım, o da benimle. Sonra beni mağlup etsin, burnumu, kulaklarımı kessin. Ben seninle mahşer gününde mülâkî olduğumda, kulağımın ve burnumun niçin kesildiğini sorasın. Ben de, “Senin uğrunda ve senin Rasûlünün uğrunda oldu” diyeyim. Sen de, “Doğru söyledin” diyesin” dedi. Sa’d sonradan dedi ki: “Abdullah b. Cahş’ın duâsı benim duâmdan daha hayırlıydı. Onu aynı günün son saatlerinde gördüm. Burnu kesilmiş, kulakları kesilmiş, bir ipe dizilmişti.” (Hâkim,el-Müstedrek, III,220)

En Büyük Mevhibe-i İlâhiyye Sevmektir
Cenâb-ı Hakk’ın verdiği en büyük mevhibe-i ilâhiyye, sevmektir. Cenâb-ı Hakk’ı sevmek, Rasûlullah Efendimiz’i sevmek, ehlullâh’ı sevmek, ihvânı sevmek, mü’minleri sevmek, hayvanâtı sevmek, sevmek, sevmek… Sevmek, böyle sıra ile birbirini takip ediyor…Allah Teâlâ ve Tekaddes Hazretleri sevdiği, aziz etmeyi murâd ettiği bir kulunun kalbine kendi sevgisini koyar. O kul, kulluk îcâbı bunun kadr u kıymetini bilip hüsn-i istîmâl ederse, yani tam ihlâs üzere, teslîmiyet yolunu tutarak kulluğun îcâbı ne ise onu îfâ ederse, perdeler açılır. Kolaylıkla Allah Teâlâ ile ünsiyet hâli tecellî eder. O bu sûretle aradığını kolaylıkla bulmuş olur. Bu, Rabbimizin ilâhî iltifâtıdır. (Sâdık Dânâ, Altınoluk Sohbetleri, V, 22, 80-81)

Ebû Damdam Olmaktan Âciz misiniz?
Resûlullâh (sallallâhu aleyhi ve sellem) birgün: “Sizden biri, Ebû Damdam gibi olmaktan âciz midir?” diye sordu. Oradaki sahâbîler: “Ebû Damdam kimdir?” diye sordular. Resûl-i Ekrem Efendimiz de şöyle buyurdu: “Sizden önceki kavimlerden birine mensûb idi. Bana hakâret eden ve dil uzatarak gıybetimi yapan kimselere hakkımı helâl ediyorum, derdi.” (Ebû Dâvûd, “Edeb”, 36/4887.)

Nerede Kaldı Şeyhlik, Nerede Kaldı Kutupluk!
Süleymâniye Medresesi’nden emekli Hadis müderrisi Salih Efendi, ömrünün son demlerinde tasavvuftan da nasib almak ister. Allah’ın kaderde tâyin ettiği mürşidini aramaya koyulur. İstanbul’daki tüm sûfî simalarla görüşür, sonunda Kelâmî Dergâhı postnişini Muhammed Esâd Erbilî hazretlerinde karar kılar. Yanına varıp elini öper ve ona: “Araştırdım ve gördüm ki, devrimizin en büyük kutbu, en büyük gavsi sizsiniz” der. Şeyh Es’ad Erbîlî (kuddise sirruh) ona: “Hocaefendi, bize kutubluk verilirken yanımızda değildiniz. Dolayısıyla bilmiyorsunuz. Biz, aslında kutub falan değiliz. Sizin hüsn-i zannınıza göre şeyhiz ve kutubuz” cevabını vererek, müderrise şu soruyu yöneltir: “Hocaefendi! Söyleyin Peygamber Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem)’den sonra bu ümmetin en büyüğü kimdir?” “Hazreti Ebû Bekir Sıddîk (radıyallâhu anh).” “Peki, hocaefendi! Hazreti Ebû Bekir’e son nefeste imanla ölme garantisi, hayatta iken verildi mi?” “Hayır, zira Peygamberlerin dışında hiç bir ferde, son nefeste imanla ölme garantisi verilmemiştir.”Es’ad Efendi hazretleri (kuddise sirruh) bunun üzerine der ki: “Bu ümmetin en büyüğüne bile imanla ölme garantisi verilmemiş iken, bu âcizin son nefeste durumu ne ola ki? Bizim sonumuz ne olacak? Yıllardır bu havf (korku) ile yaşıyoruz. Acaba imanla ölebilecek miyiz? Nerde kaldı şeyhlik, nerde  kaldı kutubluk, son nefesde iman, son nefesde iman.” (Mustafa Eriş, Mahmud Sami Efendiden Hatıralar, I, 159-160.)

Mâneviyattaki Derece Teslîmiyet Ölçüsündedir
Teslîmiyet, gönüldeki kederi ve sıkıntıyı izâle eder; ruh, sevdiği ile beraber olur. Kulun mâneviyattaki derecesi, teslîmiyeti ölçüsündedir… Teslîmiyet noksanlığından birçok verimsiz, üzücü hâller tecellî eder. Her şeyde tereddüdü, vesvesesi artar. (Sâdık Dânâ, Altınoluk Sohbetleri, I, 112-114)

Yorum Yazın

Arşiv

TÜM YILLARI GÖR

Facebook