Feyiz Hak Yolcusunun Gıdasıdır

0
Sayı: Eylül 2019
Feyiz Hak Yolcusunun Gıdasıdır

Feyz” lügatte suyun taşıp dökülmesine; hayır, lütuf ve bereketin çok ve bol olmasına denir. Kur’ân-ı Kerim’de farklı siygalarla dokuz defa geçer. Bunlardan ikisi Bakara sûresindeki “Arafat’tan ayrılıp (sel gibi Müzdelife’ye) akın ettiğinizde, Meş’ar-i Haram’da Allah’ı zikredin.” “Sonra insanların (sel gibi) akın ettiği yerden siz de akın edin”1 âyetleridir. Gerçekten hacıların buradaki görüntüleri hızlandırarak izlendiğinde sel gibi aktıkları görülür.
Tasavvufta bütün ilimlerin ve varlıkların Allah’tan zuhûr ve tecellî etmesine, Allah tarafından kula lutfedilen ve ilham yoluyla kalbe gelen vâridât türünden bilgilere “feyz” denir. Yine bir mürşid-i kâmilin mâneviyâtından, rûhâniyetinden ve ilminden istifâde etmeye “ahz-i feyz / feyz almak” denir.
Varlıkların yaratılmadan önce Cenâb-ı Hakk’ın ezelî ilminde istîdadlarıyla berâber biçimlenmesini sağlayan, Hakk’ın zâtında zâtı için zâtıyla tecellîsine “feyz-i akdes” denir. Bu feyz zaman ve mekân ölçülerinin ötesinde, beşer ilminin üzerindedir. Allah’ın ilminde biçim kazanan varlıkların zâhir/şehâdet âlemine çıkmasını, Allah’ın ilminde sâbit olan hakîkatlerinin (âyân-ı sâbite) istîdâdına göre zuhûr etmesini sağlayan tecellîye ise “feyz-i mukaddes” denir. Bu ikinci feyz ve tecellînin en mükemmel sûreti insandır.
Kâinâtta var olan her şey Allah’ın isim ve sıfatlarının tecellîsinden ibârettir. Bunun nihayetsiz misallerinden birisi mahlûkâtta var olan rahmet ve merhamettir. Peygamberimiz (sa.) bu husûsu bir hadislerinde biraz da remizli ifâdelerle şöyle anlatmıştır: “Allah, gökleri ve yeri yarattığı gün yüz rahmet yaratmıştır. Her bir rahmet göklerle yer arasını dolduracak genişliğe sahiptir. Bunlardan sadece bir rahmeti yeryüzüne indirmiştir. İşte anne yavrusuna bu sâyede şefkat gösterir. Yabani hayvanlar ve kuşlar bundan dolayı birbirlerine merhamet ederler. Allah Teâlâ kıyamette bu biri doksan dokuza katarak rahmetini yüze tamamlayacaktır.”2
Başka bir hadîste ise yaratılmıştan Yaradan’a, tecellîden tecellînin sâhibine intikal edilerek anne şefkat ve merhameti üzerinden Allah’ın engin rahmeti şöyle anlatılır:
Hz. Ömer (ra.)’ın rivâyet ettiğine göre bir keresinde Rasûlullah (sa.)’in huzuruna bir esir grubu getirilmişti. Esirler arasında emzikli bir kadın yavrusunu kaybetmiş arıyor, çocuğuna duyduğu özlemden dolayı rastladığı her çocuğu kucaklıyor, göğsüne bastırıp emziriyordu. En sonunda kadın kendi çocuğunu buldu ve bir daha bırakmamacasına ona sarıldı. Bunun üzerine Peygamberimiz (sa.) yanındakilere o kadını işaret ederek: “Ne dersiniz, bu kadın çocuğunu ateşe atar mı?” diye sordu. Onlar da “Allah’a yemîn olsun, hayır.” dediler. Bunun üzerine Peygamberimiz (sa.): “İşte Allah Teâlâ kullarına, bu kadının yavrusuna olan şefkatinden daha merhametlidir.” buyurdu.3
Allah Teâlâ Feyyâz’dır, yâni her mertebede herkese feyzi vardır. Feyizden mahrum olmak ya onun için kābiliyeti olmamaktan ya da gereken gayreti göstermemekten ileri gelir. Feyyâz olan Cenâb-ı Hak’dan herkes isti‘dâdı ve cehdi kadar istifâza etmekte, feyz almaktadır. Allah Teâlâ’nın feyzi türlü türlüdür. Meselâ ârif-i billâh olanlara feyzi ilâhî ilim ve ma‘rifettir ki bu diğer feyizlere kıyâs olunmaz.
Esmâü’n-Nebî, yani Peygamberimiz (sa.)’e verilen isimlerden birisi de “el-Müfîz”dir.4 Çünkü O Rahmân isminin mazharı olduğu için kâinâta vesîle-i feyzdir. Tasavvuf ehline göre Allah Teâlâ’dan gelen feyiz O’nun vâsıtasıyla silsile yoluyla velîlere ve onlar vâsıtasıyla da diğer insanlara ulaşır.
Feyiz Hak yolunun yolcusunun mânevî gıdasıdır. Ancak feyzi elde etmek için çalışmak, kendini onu alacak hale hazır etmek gerekir. Nitekim çiftçi yağmurun ne zaman yağacağını tam olarak bilmediği halde toprağı sürüp dinlenmeye bırakır. Zamanı gelince ekini eker, gübresini verir. Aynı şekilde sâlikin de feyzin ne zaman ineceğini bilmediği halde sâlih amellere ve ahlâka sarılması gerekir. Böyle olunca feyiz indiği zaman tam yerine ulaşır. Tecellî vardır bir anda olur, fakat nihayetsiz ilimler verir. Bir günde, bir haftada, bir ayda, daha da fazla sürede olan tecellîler vardır. Bütün bunlar kulun elinde değildir. Zâhirdeki yağmurda gök gürültüsü ve şimşek olduğu gibi aynı şekilde mânevî feyizde de benzer şeyler olabilir.
Mânevî feyzin neşvünemâsı için kalp toprağını ıslah etmek lâzımdır. Kalp aşk ve muhabbet ile mâmur olur, ilâhî feyiz ile hayat bulur. Kalbin ıslâhını yapacak olan da insân-ı kâmildir. Onun için Kur’ân’da: ËÓÍÔ“Ó„ÒÍÁÂÚ “ve onları tezkiye edip arındırır”5 buyrularak tezkiye Peygamberimiz (sa.)’e isnâd edilmiştir. Çünkü O Hakk’a vâsıtadır. Velî de Rasûl’e vâsıtadır. Onun için her zamanda insân-ı kâmile ihtiyaç vardır ki o vakitte yaşayanların salâhına ve ıslâhına vesîle olsun. İnsân-ı kâmilin de şerefi kalp iledir. Çünkü kalp nazargâh-ı ilâhîdir. Hak Teâlâ feyiz ve tecellîleri ile sâlih kullarının kalplerini boş bırakmaz. Bu sebepten salâh ehli ve mazınne-i velâyet olanlara, yâni velî olduğu düşünülen kimselere “Bizi gönülden çıkarmayınız” denir. Onlardan feyiz istimdâd edilir ve himmet talebinde bulunulur. Çünkü ârif ve kâmil kimseler nezdinde insân-ı kâmilin makbûlü olan kimse Hakk’ın makbûlü, reddettiği kimse ise Hakk’ın reddettiği kimsedir.
Hak yolunda gevşeklik, bıkkınlık ve tembellikten sakınmak gerekir. Aksi halde Hak Teâlâ kula durumuna göre muâmele eder. Kuldan hareket kesildikçe O’ndan da feyiz kesilir. Kul Hakk’a yöneldikçe Hak da kula yönelir. Nitekim hadîs-i kudsîde “Bana bir karış yaklaşana, ben bir arşın yaklaşırım.”6 buyurulmuştur. Yani kulun az gayretine Allah çok feyiz ihsân eder. Az amele çok derece, cüz’î teveccühe bol füyûzât verir. “Allah’a karşı gelmekten sakının, Allah size öğretiyor.”7 âyetinde de Allah Teâlâ kula izâfe edilen takvâyı önce zikretmiş, kendisine âit olan öğretmeyi ise onun netîcesi kılıp tehir eylemiştir. Halk arasında “Gelişine varışım” dedikleri de bu mânâyadır. Sûfîler arasında söylenen “Mürîdden hizmet ve şeyhden nefes” sözü de bu makamda söylenmiştir. Hakk’ın feyzi kulun hareketine dayandığı gibi şeyhin nefesi de mürîdin hizmetine bağlıdır. Kendi gayreti olmadan cezbe ile Hakk’a meczûb ve vâsıl olanlar ise çok az ve nâdirdir.
Feyzin devamı için yolun âdâb ve erkânına riâyet ve devamlı gayret şarttır. Sûfîler “Vird sâhibi de virdini terk eden de rahmetten uzaktır.” demişlerdir. Elbette burada evrâd ü ezkârını uyanık bir gönülle ve âdâbına uygun olarak yerine getirenler kastedilmemektedir. Evrâd ü ezkârı terk edenlerin, bunlar sâyesinde elde edecekleri mânevî feyiz, hal ve istifâdeden mahrum kalacakları âşikârdır. “Virdi olmayanın vâridi olmaz” derler. Aynı şekilde evrâd ü ezkârı gafletle, sıradan bir âdet ve alışkanlık gibi icrâ edenler de tamamen terk edenlerle aynı sonuçla karşılaşırlar. Böyle kimselerin durumunu şâir Nâbî şöyle tasvir eder:
Leb zikirde ammâ gönül fikr-i cihanda
Kaldı arada sübha-i mercân mütereddid
İlâhî feyiz ve rahmet genellikle yağmura benzetilir. Çünkü yağmur suyu damla halinde, gayet saf ve tatlıdır ki yerde olan sular genellikle böyle değildir. Peygamberimiz de yağmur yağdığı zaman üzerine isâbet etmesi için elbisesinin bir kısmını açar, neden böyle yaptığı sorulunca da “ÕÓœÍÀÔ ŸÓÁÚœÌ »—Ó»ÒÁ” “Henüz yaratılıp Rabbi tarafından geliyor.” der ve onunla teberrük ederdi.8
Yine Peygamberimiz (sa.) bir hadisinde Allah’ın kendisiyle gönderdiği hidâyet ve ilmi yere yağan bol yağmura benzetmiştir. Bu yağmur verimli bir toprağa düşerse toprak onu emer, bol çayır ve ot bitirir. Çorak bir yere düşerse yağmur suyunu emmeyip üstünde tutar. Burada biriken sudan insanlar ve hayvanlar faydalanır. Yağmur düz ve hiçbir bitki bitmeyen kaypak araziye düşerse ne su tutar, ne de ot bitirir. Peygamberimiz (sa.) bu durumu Allah’ın dininde anlayışlı (fakih) olan ve hidâyet ve ilim kendisine fayda veren, onu hem öğrenen hem öğreten kimse ile, ona başını kaldırıp kulak vermeyen, hidâyeti kabul etmeyen kimseye benzetmiştir.9
Elde edilen feyizlerin, mânevî hallerin gelip geçici olmaması için hazmedilmesi, yaşanması, mânen mesafe katetmeyi sağlaması ve ahlâk hâline getirilmesi önemlidir. Kâmil feyiz şerîat ve edebe bağlılığı ortaya çıkarır. Böyle bir feyze ulaşan kimse ibâdetten, başka lezzetlerden hiçbirine benzemeyen tam bir lezzet alır.
Hakîkî ilim de rûhânî hayâtın sebebi olduğu için o da “feyz” olarak ifâde edilir. Çünkü feyz hakîkatte suyun nehir kenârlarından taşıp dökülmesidir. Ulaşılmak istenen netîce de gönül arkından bu hakîkat ilminin taşması (feyezânı), böylece çorak vücud toprağını bu husûsî feyz ile terbiye ve ihyâ etmesidir.
Netice olarak mü’minin zâhir ve bâtın sermâyesi Allah’ın feyzi ve fazlıdır ki ona bitip tükenmek yoktur.10
Dipnotlar: 1) el-Bakara, 199. 2) Buhârî, Edeb 19; Müslim, Tevbe 17, 19; Tirmizî, Daavât 99; İbn Mâce, Zühd 35. 3) Buhârî, Edeb 18; Müslim, Tevbe 22; Ebû Dâvûd, Cenâiz 1; İbn Mâce, Zühd 35. 4) el-Kaşânî, Letâifü’l-iʻlâm, Kahire 2005, II, 660. 5) el-Bakara, 129. 6) Buhârî, Tevhîd 15, 35, 55, Tevbe 1; Müslim, Tevbe 1, Zikir 2, 3, 19-22; Tirmizî, Zühd 51, Daavât 131; İbn Mâce, Edeb 58. 7) el-Bakara, 2/282. 8) Müslim, İstiskā 13; Ebû Dâvûd, Edeb 114. 9) Buhârî, İlim 20; Müslim, Fezâil 15. 10) Bu yazı hazırlanırken büyük ölçüde İsmâil Hakkı Bursevî hazretlerinin Tamâmü’l-feyz fî bâbi’r-ricâl ve Kitâbü’n-Netîce adlı eserlerinden istifâde edilmiştir.

 

Yorum Yazın

Arşiv

TÜM YILLARI GÖR

Facebook