Hakkı Unutmazsan Özünü Kurutmazsın

0
Hakkı Unutmazsan Özünü Kurutmazsın
Hakkı Unutmazsan Özünü Kurutmazsın - M. Lütfi Arslan
Sayı : 403 - Eylül 2019 - Sayfa : 3

Çölde yaşayan bir bedeviydi. Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem’e geldi ve iman etti. Daha sonra “yurdumdan göç edeceğim ve bundan sonra sizinle birlikte olacağım” diyerek hicret etmek istedi. Peygamberimiz Efendimiz bu talebi kabul ederek onu bir sahabesine emanet ettiler. Daha sonra çıkılan bir seferin akabinde ganimet esirler paylaşılırken Peygamberimiz o bedeviye bir esir gönderdiler. Adam bu sırada koyun otlatıyordu. Kendisine getirilen esire bakıp “bu nedir?” diye sordu. “Allah Rasûlü’nün senin için ayırdığı ganimet payıdır” dediler. Bunun üzerine bedevi, esiri alıp Peygamber Efendimizin yanına geldi ve aynı soruyu sordu. Fahr-i Kâinat, “bunu senin için ayırdım” diye cevapladıklarında adam şu sözleri söyledi:
- Ben sana bunun için tâbî olmadım. Ben sana, atılan bir ok gelsin, tam boğazımı bulsun (bu sırada boğazını gösteriyordu) ve bununla şehit olup cennete gireyim diye tâbî oldum.
Peygamber Efendimiz şöyle cevap verdiler:
- Eğer gerçekten doğruyu söylüyorsan ve sözüne sâdık kalırsan, Allah sana istediğini verecektir.
Bir müddet sonra bu bedevinin de iştirak ettiği bir sefere daha çıkıldı. Düşmanla zorlu bir mücadele yaşandığı günün akşamında şehitler arasında bedevi de yatıyordu. Tıpkı tarif ettiği gibi, bir ok boğazından, hem de gösterdiği yerden girmiş ve tarif ettiği şekilde şehit olmuştu. Peygamber Efendimize haber verildi:
- Bu o bedevi midir, diye sordular.
-Evet, odur, dediler.
- Allah’a verdiği sözü tutmuş, Allah da ona dilediğini vermiş, buyurdular.
Sonra cübbesini şehidin kefeni yaptılar, cenaze namazını kıldırdılar, el açıp dua ettiler. Duası sırasında bir ara şöyle dedikleri duyuldu:
- Allah’ım, bu senin kulundur. Senin yolunda hicret etti, savaştı ve şehit oldu, ben şâhidim! (Nesâî, Cenaiz: 61)
Hayat bir sadakat imtihanıdır. Kim verdiği sözü tutacak? Kim sözünün gereğini yerine getirmenin telaşına düşecek? Bunun için varını, yoğunu, azmini, enerjisini kim seferber edecek? Hayat bu sorulara dürüstlükle, samimi cevaplar verip, gereğini yapmak içindir.
Hepimiz Rabbimize bir söz verdik. Adına Elest Bezmi dediğimiz o sahnede, Rabbimizin huzurunda bir ahde imza attık: “Rabbin Âdemoğulları’ndan -onların sırtlarından- zürriyetlerini alıp bunları kendileri hakkındaki şu ahde şahit tutmuştu: Ben sizin Rabbiniz değil miyim? ‘Elbette öyle! Şahitlik ederiz’ dediler. Böyle yaptık ki kıyamet gününde, “Bizim bundan haberimiz yoktu” demeyesiniz. Yahut ‘Önce atalarımız Allah’a ortak koştu. Biz de nihayet onların ardından gelen bir nesiliz. Şimdi bâtıla saplanıp kalanların yaptıkları yüzünden bizi helâk mi edeceksin!’ demeye kalkışmayasınız.” (Araf, 172-173)
Biz bir ahde imza attık. Bize sorulan “Ben sizin Rabbiniz değil miyim?” sorusu ve bizim cevabımız olan “Evet Ya Rab! Sen bizim Rabbimizsin!” ifadesi mahiyetimizde bir yerlerde saklıdır. Hayat sözümüzü tutalım diye verilmiştir. Sözümüz sürekli hatırımızda tutmamız gereken yükümlülüğümüzdür. Onunla hayatımızı diri tutarız. Diğer türlü bayatlarız, bize tazeliğimizi veren sözümüze sadakatimizdir. Etrafımızdaki her şey, her oluş ve her yaratılan sözümüzün yeniden hatırlanması için bir vesiledir, çünkü her şey ve her oluş tıpkı bizim gibi, kopup geldiği Yaratanı ile bir sözleşme içindedir. Gün gelecek tekrar Rabbimize döneceğiz. Sözümüzü ne kadar tuttuğumuz ve sözümüzün ne kadar arkasında durduğumuz ortaya çıkacak.
Sözümüze sadakat evvela o ilk sahneyi ve anlamını tekrar, tekrar yaşamaktadır. Sadakat, o muazzam ve muhteşem sahnede hissettiğimiz tazimdedir. O sahne bizim şerefimiz, şanımız, her şeyimizdir. Biz orada anlam kazandık. Biz “ben” olduğumuzu orada hissettik. Çünkü muhatap alındığımızı gördük. Mükerrem oluşumuz bu muhataplıkla temayüz etti. Mesuliyetimizi de orada hissettik. Sadakat o sahnenin azametini hep hissetmektedir. O azametle ne kadar ürperiyoruz? Sadakat, duyduğumuz her güzel tınıda, kulağımıza ilk defa çarpmış ve bizi mest etmiş “Elestü bi Rabbikum-Rabbiniz değil miyim” hitabını aramaktadır. Bunu ne kadar biliyoruz? Sadakat, gözümüzü dikip ne gördüğümüzü, nasıl gördüğümüzü bilemediğimiz o muazzam görüntünün yüzümüzdeki, gözümüzdeki, zihnimizdeki ve gönlümüzdeki izlerini hiç kaybetmemektedir. O izleri ne kadar izliyoruz?
Biz Rabbimize bir söz verdik. Her seyyidü’l-istiğfâr bu sözümüzü hatırlamanın bir vesilesidir: “Allahım! Gücüm yettiği kadar ahdine ve vaadine sadâkat gösteriyorum.” (Buhârî, Daavât 16) Sözümüzü yerine getirmenin de getirmemenin de bir karşılığı olacaktır: “Kim ahdini bozarsa, ancak kendi zararına bozmuş olur. Kim de Allah ile olan ahdine vefa gösterirse, Allah ona büyük bir mükâfat verecektir.” (Fetih, 10) O yüzden herkes sadakatini nasıl yerine getireceğini düşünmelidir. Tıpkı o bedevi gibi… O Allah’a verdiği sözü nasıl tutacağını hesap etti. Bir yol haritası çizdi. Nefsi ile net ve kısa bir sözleşme yaptı. İmanın ve Allah Rasûlü’ne tâbî olmanın ne anlama geldiğini önce kendisine kabul ettirdi. Bu kabul ediş ona yürüyebileceği bir yol açtı. O yola kararlılıkla girdi ve Allah ve Rasûlü’ne hicret etti. Sonra önüne bir ganimet getirildi. Sanki dünya, verdiği sözü sınamak istercesine kapısını çalmıştı. Ganimete baktı ve sözünü hatırladı. Allah Rasûlü’nün huzuruna geldi ve sözünün adını koydu. Bunu öyle kararlı, içten ve dürüst bir şekilde yaptı ki Allah da kısa zamanda ona sadakatin ne olduğunu gösterdi: “Şüphesiz Allah, mü’minlerden canlarını ve mallarını, kendilerine vereceği cennet karşılığında satın almıştır. Artık, onlar Allah yolunda savaşırlar, öldürürler ve ölürler. Allah, bunu Tevrat’ta, İncil’de ve Kur’an’da kesin olarak va’detmiştir. Kimdir sözünü Allah’tan daha iyi yerine getiren? O hâlde, yapmış olduğunuz bu alışverişten dolayı sevinin. İşte asıl büyük başarı budur.” (Tevbe, 111)
Hepimiz o bedevi gibi bir sadakat imtihanındayız. Sadakat bizim ilk çalışmamız gereken dersimizdir. Her birimize ait özel bir sadakat çerçevesi var. Bunu herkes kapasitesine ve imkânlarına bakarak kendisi tayin edecek, tıpkı o bedevi gibi sadakatinin adını koymak için… Adını koymak yetmez. Verdiğimiz sözü özümüzün pınarı yapmak, o sözle bakmak, yürümek, görmek, işitmek, davranmak, kısacası o sözle yaşamak gerekir. Hakkı tanımak sözünde durmak, sözünü yaşamaktır. Kim Hakka verdiği sözü tutarsa özünün diriliğini de temin etmiş olur. Verdiğimiz sözümüz özümüzün hayat kaynağıdır. Çünkü “insan bir ağaca, ahdi de ağacın köküne benzer. Kökün iyileşmesine, sağlamlaşmasına çalışmak gerekir. Bozulmuş ahit, çürümüş köktür. Kökü çürümüş ağaç meyve vermez. Ağacın dalları, yaprakları yeşil bile olsa kök çürümüş, kurumuşsa faydası yoktur. Fakat kökü sağlam da yeşil yaprakları yoksa nihayet günün birinde yüzlerce yaprak el sallar.” (Mesnevi, Cilt 5: 1165)
Hepimiz o bedevi gibi bir söz verdik; o sözün bize verdiği bir takım haklar ve yine o sözün yüklediği bir takım mesuliyetler var. Muhatabımız Rabbimizdir; O bize mütekabiliyet çerçevesinde hakkını ve kendi üzerine düşen hakkı bildirmiştir. Peygamber Efendimiz bir keresinde Muaz İbni Cebel’e “Allah’ın kullar üzerinde, kulların da Allah üzerinde ne hakkı vardır?” diye sormuş, Muaz’ın “Allah ve Rasûlü daha iyi bilir” demesi üzerine de şu cevabı vermişti: “Allah’ın kulları üzerindeki hakkı, onların sadece  kendisine kulluk etmeleri ve hiçbir şeyi O’na ortak koşmamalarıdır. Kulların da Allah üzerindeki hakkı, kendisine hiçbir şeyi ortak koşmayanlara azap etmemesidir.” (Buhari, Cihad 46; Müslim, İman 48, 49)
İmdi ey nefsim, sözüne sadakatini ispatlayacak bir adım attın mı? Allah’a verdiğin sözün kendi imkânların ve kapasiten çerçevesinde adını koydun mu? Eş, iş, aş gibi kararları alırken kılı kırk yarıyordun, Allah’a verdiğin sözü yerine getirmek için herhangi bir strateji, yol haritası ya da plan belirledin mi? Fani ve muvakkat bir ömrü nasıl geçireceğini inceden inceye düşünen sen, ebedî hayatını belirleyecek sadakatine dair bir çerçeve çizebildin mi? İmanın, Allah’a ve Rasûlü’ne tâbî olmanın ne anlama geldiğini, bunun tıpkı o bedevininki gibi bir sadakat imtihanı olduğunu fark edebildin mi? Özünün gürlüğünün sadakatinden geçtiğini, sadakatinin ise Hakkı bilmek ve tanımakla alakalı olduğunu görebildin mi?
Yine ey nefsim, sözünün peşinden gidecek vesileler aradın, buldun mu? Sadakatinin test edileceği kritik anlarda nasıl davrandın? Yan mı çizdin, dik mi durdun? Dünya her önüne çıktığında, her köşe başından sana “heytelek-haydi gel” diye göz kırpıp seni senden istediğinde ne tür bir tavır içinde oldun? Kendine bir sadakat çerçevesi çizip de dünyayı bunun içine mi sığdırdın, yoksa tersi mi oldu? Dünyanın çerçevesinin içine düştün de sadakatine orasının müsaade ettiği kadar bir yere mi razı oldun?
Özümüz kurumasın istiyorsak sadakatimizi hayatımızın merkezine koymamız gerekiyor. Bu kolay değildir, çünkü sözüne sadık kalmak isteyenlere musallat olan düşmanlar vardır. Düşman hem içeridedir, hem dışarıdadır. Düşmandır, ama onun düşmanlığı da bir sadakat imtihanıdır. Düşman da söz vermiş, bizim sözümüzü bozmak için bir ahit de o yapmıştır. Bizim sözümüze sadakatimiz, onların sözlerini havada bırakacak, biz sözümüze ihanet edersek onların sözü yerini bulacaktır. Ama bu olmamalıdır; çünkü bütün sözleşmeleri yapan Rabbimiz bizim sadakatimizi önemsemekte ve bizi bu konuda çok açık bir şekilde uyarmaktadır: “Ey âdemoğulları! Size şeytana tapmayın, çünkü o sizin apaçık bir düşmanınızdır, demedim mi? Ve bana kulluk ediniz, doğru yol budur, demedim mi?” (Yasin, 60-61)
Sadakat, sözümüzü hep hatırda tutmaktır. Hayat sadakat imtihanımızın bir tecellisidir. O bedevi gibi sadakatimizi ispatlayacak bir yol haritası belirleyebilirsek, sözümüzü nasıl tutacağımızın adını koyacağız demektir. Adını koymak Hakkı hep hatırda tutacak bir tavır sahibi olmaktır. Hakkı ve hatırını âlî tutan, özünü kurutmamanın yolunu bulmuş demektir. Bu, sözümüzü özümüzün pınarı yapar. O pınar içimizde çağladıkça biz Hakkın hakkını yerine getirmiş oluruz. O zaman işte kendi hakkımızı talep etmeye yüzümüz olur. Biz sözümüzde sâdıksak, Allah da sözünde sâdıktır. Allah’la alışveriş yapıp da kim kaybetmiş, kim hüsrana uğramıştır?

Yorum Yazın

Facebook