İnsanlar ve Makamlar

0
İnsanlar ve Makamlar
İnsanlar ve Makamlar - Ali Rıza Temel
Sayı : 403 - Eylül 2019 - Sayfa : 14

İnsanın gerçek kimlik ve kişiliği; sahip olduğu makam, fırsat ve imkânlarla ve bunları kullanma tarzıyla ortaya çıkar. İmkân ve fırsatlar insanları denemenin, test etmenin vasıtalarıdır. Cimrilik ve cömertlik varlıkla, âdillik ve zalimlik iktidar ve makamla, iffetlilik ve iffetsizlik cinsel güçle ortaya çıkar. Yoksul olan bir kimse için cimrilik-cömertlik, yetkisiz bir insan için âdillik-zâlimlik, iğdiş edilmiş bir kimse için iffetlilik-iffetsizlik söz konusu olmaz.
Allah insanları, sahip oldukları imkân ve kabiliyetleri nispetinde sorumlu tutmaktadır. İslâm’ın şartı herkes için beş değildir. Zekâtı zengin olan verir, haccı imkânı olan yapar. Orucu sağlıklı olan tutar. İbadetlerin farz oluşu akıl ve baliğ olma şartına bağlıdır.
Fırsat ve imkânlar bazı insanların yükselmesine, bazılarının da alçalmasına sebep olur. Boethius (D. 480) Felsefenin Tesellisi, (sh. 112) isimli kitabında şöyle diyor: “Dürüst olmayan insanlara bahşedilen yüksek mevki onları değerli hale getirmez, sadece değersizliklerini ortaya çıkarır. Bazı insanlar fırsat bulamadıkları için kötülük yapmazlar, daha doğrusu yapamazlar. Kedinin kanadı olsa serçelerin kökünü kazır, derler.”
Hayat baştan sona imtihandır. “Biz sizi denemek için kötülük ve iyilikle imtihan ederiz.” (Enbiya, 35)
Varlıkla imtihan, yoklukla imtihandan daha zordur. Zira varlık gücü doğurur, güç ise kademe kademe insana tevazuu unutturur, Nemrutluğa, Firavunluğa götürür. Nitekim Mevla şöyle buyuruyor: “İnsan kendini müstağni görünce azar.” (Alak, 6-7)
Bu durumun elbette istisnaları vardır. Hz. Peygamber (sav) Mekke’den Medine’ye gizlice giderken de Mekke’ye muzaffer bir komutan olarak girerken de aynı tevazu içindeydi. Hz. Süleyman, sahip olduğu muazzam saltanatına rağmen hiçbir zaman bir kul olduğunu hatırından çıkarmamıştır. Hz. Ebubekir, Ömer, Osman, Ali radıyallahu anhum da hep tevazu çizgisinde ilerlemişlerdir.
Allah’a kulluğu unutanlar, iktidara kavuşunca Firavun gibi insanları kendilerine kul olmaya zorlarlar. Bu bir güç zehirlenmesidir. Firavun güç sahibi olmasaydı “en büyük rab!”liğe soyunur muydu? Nemrut da gücün şımarıklığıyla Hz. İbrahim’le tartıştı. “Allah kendisine mülk (hükümdarlık ve zenginlik) verdiği için şımararak Rabbi hakkında İbrahim ile tartışmaya gireni (Nemrud’u) görmedin mi?” (Bakara, 258)
Elmalı, tefsirinde bu hususta şöyle diyor: “Şüphesiz iktidar ve hükümet pek büyük ilahi bir nimettir. Fakat insanlar kendilerini bunun asıl ve gerçek sahibi değil, vekâletin ve mecazen sahibi bilmelidirler. Nemrud bunu böyle bilmediği için ilahi hidayetten mahrum olan zalimlerden oldu.”
Hz. Süleyman hem peygamber, hem de kraldı. Cinlere, rüzgara hükmeder, hayvanların dilinden anlardı. Sahip olduğu bu güç ve imkâna rağmen şımarmadı, nimetlere değil, nimetleri verene teveccüh etti. “Biz Dâvud’a Süleyman’ı verdik. Süleyman ne güzel bir kuldu. O, gerçekten Allah’a yönelen biriydi. Akşama doğru kendisine çalımlı, safkan koşu atları sunulmuştu Süleyman; “Gerçekten ben mal sevgisini, Rabbimi hatırlamaya vesile olduğu için istedim” dedi.” (Sâd, 30-32) Buradan da anlıyoruz ki, nimet bazılarına nimetin asıl sahibi Allah’ı unutturuyor, bazılarına ise mülkün gerçek sahibi Mevla’yı hatırlatıyor. “De ki: Mülkün gerçek sahibi olan Allah’ım! Sen mülkü dilediğine verirsin, dilediğinden de geri alırsın. Dilediğini yüceltir, dilediğini de alçaltırsın. Her türlü iyilik senin elindedir. Gerçekten sen her şeye kâdirsin.” (Al-i İmran, 26) Mevlâ, saltanatın gerçek sahibinin Allah olduğuna inanan Süleyman (a.s.)’ı aziz, saltanatı kendinden bilen Nemrud’u ve Firavun’u zelil etti.
Dünyevî makam ve mevkileri emanet görenler, bu emanetlere hıyanetlik yapmadıkları için aziz oldular. Emanet değil de kendi malları gibi görenler, iktidarlarıyla başkalarını ezmeye, sömürmeye yeltenenler ise daima zelil oldular. Tarih bunların çarpıcı örnekleriyle doludur.
Aslında insanlar makamlarla değer kazanmaz, bilakis makamlar insanlarla değer kazanır. Mekânın şerefi mekinle (mekânda bulunan) oluşur, derler.
Hz. Ebubekir Sıddık, Hz. Ömer (r.a.)’e halifelik teklif edince Ömer, “Benim halifeliğe ihtiyacım yok” dedi. Hz. Ebubekir ona, “Ama halifeliğin sana ihtiyacı var,” dedi.
Mevki-makamla kazanılan güç iğretidir. Emanet güce sahip olanlar omuzlarda taşınan cenazeler gibidir. Taşıyanlar omuz vermezlerse düşerler. Kendi güç ve imkânlarıyla ayakta olanlar ise desteksiz hareket ederler.
Mevki ve makamları emanet olarak görenler bu makamlardan ayrılınca üzülmezler. Zira insan kendi malını kaybedince üzülür. Emaneti ise bir an önce kusursuz olarak sahibine teslim etmek ister. Zira emanet ağır sorumluluk gerektirir. Emanetleri kabul edip korumak fazilet, menfaat ve şöhret için emanet yüklenmek ise hamakattır.
Ebu Zer Ğıfari hazretleri anlatıyor: “Ya Rasûlallah! Beni vali tayin etmez misin? demiştim. Rasûlullah da, eliyle omzuma vurarak şöyle buyurdu:
‘Ebu Zer! Sen zayıf bir adamsın. İstediğin görev ise bir emanettir. Bu emaneti, ehil olarak alan ve üzerine düşeni yapanlar müstesna, aslında bu görev kıyamet gününde bir rezillik ve pişmanlığa dönüşür.’” (R. Salihin, hadis no: 677)
Hz. Peygamber (sav) Abdurrahman b. Semüre’ye şöyle buyurdu:
– Ey Abdurrahman b. Semüre! Kimseden yöneticilik görevi isteme. Zira bu görev sen istemeden verilirse, Allah yardımcı olur. Şayet sen istediğin için verilirse, Allah’tan yardım göremezsin. (R. Salihin, hadis no: 675)
Lâyık olmadıkları halde görev isteyenler, genellikle bu görev ve makamları şahsi çıkarları için kullanırlar. Devlet imkânlarını yakınlarına peşkeş çekerler. Bu durum ise makam sahiplerini genellikle dünyada, mutlak olarak da ahirette rezil-rüsvay eder.
Emanete ehil olanların ise sorumluluktan, görev üstlenmekten çekinmeleri doğru değildir. Aksi halde görev ve makamlar ehil olmayan kimselere terk edilmiş olur ki, bu da bir bakıma toplumun kıyameti, sistemin çöküşü demektir. Şahsi çıkar beklentisi olmadan, topluma hizmet maksadıyla görev üstlenmek ibadettir. Eli taşın altına koymaktır. Nitekim Hz. Yusuf (a.s.) Kral nezdinde itibar kazanınca ona şu teklifte bulundu: “Beni ülkenin hazinelerini yönetmekle görevlendir. Çünkü ben onları iyi korur ve yönetmesini de iyi bilirim.” dedi. (Yusuf, 55) Hz. Yusuf maliye yönetimini devralınca tarıma önem verdi, üretimi artırdı. Fazla malları stok etti. Kıtlık yıllarında hem ülkenin ihtiyacı karşılandı hem de ihracat yapılarak bol gelir elde edildi.
Hz. Peygamber (sav)’in görev verme hususundaki titizliği; yetki, makam ve mevkilerin ne kadar önemli olduğunu, görev verilecek kimselerin hassas bir şekilde incelenmesi gereğini ortaya koymaktadır.
İhtiras ve şahsi çıkarları için iktidar kavgası verenlerin dünyamızı ne hale getirdikleri malumdur. Tarihteki kavgaların, fitnelerin, dökülen kanların, yıkılan hanumanların baş sebebi muhteris yöneticilerdir. Nefislerinin kölesi olan bu zavallılar başkalarına efendi olmaya kalkışınca her şey alt üst olmakta, ülkeler hatta bütün dünya yangın yerine dönmektedir.
“Önce can mülkü, sonra cihan mülkü” derler. Kendilerine hâkim olmayı beceremeyenler, ihtiraslarının kölesi olanlar mevki-makam sahibi olurlarsa vay hürlerin haline! Bu takdirde zaten hürriyetten de söz edilemez. Öyleyse Mevlâmızın şu buyruğuna kulak verelim: “Şüphesiz ki Allah size emanetleri ehline vermenizi, insanlar arasında hükmettiğin zaman adaletle hükmetmenizi emreder.” (Nisa, 58)

Yorum Yazın

Arşiv

TÜM YILLARI GÖR

Facebook