Vakıf İnsanı

0
Vakıf İnsanı
Vakıf İnsanı - Mehmet Emin Okur
Sayı : 394 - Aralık 2018 - Sayfa : 44

Bazı işler vardır ki onları yapabilmek için birkaç faktörün bir araya getirilmesi lazımdır ama zor olan da budur. Özellikle de; sadra şifa olacak, uzun dönemde etkisini gösteren, manevi tatmini ve getirisi hemen görülmeyecek bir takım hayır işlerinde. Doğrudan ibadet gibi görünmeyen bu işler için maddi ve beşeri kaynağın, vizyonun ve organizasyon becerisinin bir arada olması gerekmektedir.
Çoğu zaman bunları ayrı ayrı kaynaklardan isteme, toplama ve bir araya getirme ihtiyacı ortaya çıkar, ağırlıkla da parası olup hayır yapmak isteyenlerin vizyonunun yeterli olmadığı, hasbelkader bu işe girilmiş olunsa bile sabrın çabuk tükendiği ve uzun dönemde sürdürülemediği çoktur. Bazen paranın ve niyetin olduğu zamanlarda gerekli insan kaynağının eksikliği engeli aşılamaz. Tam da burada hem maddi ve beşeri imkânlara ulaşma hem büyük işler için gerekli vizyona ve uzun dönemli çalışma sabrına sahip iki kişi Türkiye’nin büyük dönüşümünün başladığı 80’lerden sonra öne çıktı: Tivnikli Fahrettin ve Abdullah beyler.
Eğitimleri, zekâları, vizyonları, niyetleri, geldikleri yere tırnaklarıyla kazarak gelmiş olmaları, maddi ve beşeri sermayeyi bir araya getirebilme ve organizasyon kabiliyetleri 1950 ve 60’ların hizmet anlayışına takılı kalmadan davayı 2000’lere taşımaktaki gayretleri, belki de önümüzdeki on yıllara damga vuracak oluşum ve müesseselere maya oldu.
Musa ve Osman efendilerin tedrisinden geçmiş üslupları, çok az zenginde görülebilecek israf ve lüksten kaçınma düsturları, tevazu ile her kesimle hiyerarşiden uzak samimi ilişki kurmaları; onları tanıyanlarda ciddi izler bırakmıştır. Gerek evlerinde gerekse manevi toplantılarda başta kendileri ve tüm aile fertleriyle misafirleri ayırmadan servise girmeleri, kurbanlarda vakıfta en ağır işlere soyunmaları, hac ve umrelerde ibadet kadar her milletten hacıların ihtiyaçları için koşturmaları; unutulmaz güzellikler bizim için.
Yolun büyüklerinin ümmetle ilgili her faaliyeti önce Fahrettin abinin gönlüne sonra da Abdullah abinin Eksim’deki odasına uğrardı.
Bu işlerin görülmesi finansal kaynak kadar fikri birikim ve kalbi kıvam da istiyordu ki bu büyük sorumluluk iki kardeş tarafından paylaşılmıştı. Henüz ellili yaşlardayken Hakka yürüyen Fahreddin Beyden sonra tüm işlerin sorumluluğu Abdullah Beye kaldığında bir takım maddi işleri azaltıp hizmet ve maneviyata daha çok vakit ayırma kararı, Fahrettin Beyin acısına merhem gibi gelmişti.
Hayır ve Hakka hizmet yolunda; tüm varlığı taşın altına koyma, kınayana ve küçük görene aldırmadan aynı zamanda kırmadan kırılmadan hedefe yürüme, pek kimsenin girmeyeceği yüklere girme, en çetrefil ve sıkıntılı işleri göğüsleme, bu iki kardeşin yolculuğun ortak vasfı olmuştu.
Onlarda “El kârda gönül yârda’’ düsturunun canlı tezahürlerini hisseder mutlu olurduk.
Abdullah Bey; devletin en üst kademesindeki bürokratlardan siyasilere, medya dünyasından akademi ve üniversitelerin en tepesine, diyanet ve vakıf işlerini yönetenlerden dünya çapındaki fikir kuruluşlarına, finans kurumlarından iş örgütlerine, her seviyede (ana okulundan üniversiteye) özel okuldan Kur’an eğitimine, camilerden yurtlara, izcilikten gençlik kulüplerine, sanat dünyasından film sektörüne, spor âleminden sağlık sektörüne kadar; hizmete vesile olacağını düşündüğü her alana girer; canıyla, malıyla, fikri ve zikriyle destek olurdu.
Selamsızdaki roman çocuklarından Washington’daki doktora talebelerine, Roma’daki İtalyan Müslümanlarından Posof’taki imam hatiplere, Afgan mücahitlerinden Bosna kurtuluş savaşçılarına, Uygurlardan Meksika Müslümanlarına, Afrika’dan Filipinli yetimlere kadar hayır adına ne varsa altında Abdullah Beyin imzası eksik değildir.
Abdullah Beyin umrede gecenin 2-3’ünde Kabe’de tek başına yürümekte zorlandığı ameliyatlı bacağıyla fakirlere para dağıttığına da Şam’daki Kasyon Dağı’nda Halidi Bağdadi hazretlerinin türbesini kimseye duyurmadan Esed rejiminin gözü önünde tamir ve restore ettirdiğine de burada yazılamayacak bir çok şahsi hizmetine de şahidim.
Çoğu zaman arkadaşlar kendi rahat açamayacakları konu ve istekleri; hem Fahrettin Beyle uzaktan bir hısımlık olduğundan hem de bize karşı Abdullah Beyin samimi halinden dolayı öncelikle benim açmamı ve toplantılarda olmamı isterlerdi. Genelde bu tip işler yatsı ve teheccüd arası görüşülür ve karara bağlanırdı. Yine uzun bir istişare sonucu Abdullah abi maliyet ve hedefler konusunda ısrarcı olunca ben devreye girer:
-‘’Abi bizi hep para ve dünyevi kazanç olmayan hayır işlerinde yürüttün, ne bol maaşlı yönetim kurulu üyelikleri verdin, ne yatla mavi yolculuk, ne de özel uçak tutarak hacca götürdün’’ der, sıkışan hava dağılır, Abdullah Bey yarı şaka yarı ciddi mesajı  hemen anlar, yüzüne anlamlı bir gülümseme  akseder, söylemese de bilirdim ki içinden “onları bu işleri yapamayanlara veriyorum seni dünyevi işlere bulaştırmadan esas ve ebedi kazancın kapısından ayırmadım’’ düşüncesi geçerdi. Yine kimsenin yanaşmadığı bir hayır işinde bizi başka bir sponsora yönlendirmeğe çalıştığında; ‘’Abi başkasının değil senin paranı istiyoruz’’ itirazımızdan memnun olur beklenenden fazlasını üstleniverirdi.
28 Şubatın tüm ağırlığıyla devam ettiği memleketin en çaplı çocuklarının katsayı zulmünden dolayı en iyi okullara puan tutacakken ancak özel okullara parayla gitmekten başka yol bulunmadığı zaman yine onlar bir kısım arkadaşı sahiplendiler. Hatta özel okul kapıları da kızlar için kapanınca organizasyonu yapanlar hem erkek hem kızları Viyana’ya yollama kararı aldılar. Fakat ağabeyler arkadaşları Avrupa yerine memleketten ayırmamayı daha uygun bulup onlara burada daha iyi şartlarda sahip çıkılması için imkânları seferber ettiler. Hatırlıyorum ancak en iyi şirketlerin üst düzey yöneticilerine uygulanacak birkaç bin dolar maliyetli kariyer testleri kendi oğulları ve yeğenlerine değil o arkadaşlara uygulanmıştı. Onlara verilenler karşılığı hiçbir şey (maddi ve manevi) talep edilmedi. Kariyer yolları hiç Tivniklilere uğramadan her biri şu anda en tepe ve kritik noktalarda memlekete hizmet ediyor.
Biz ticari işlerini pek  bilmez kaynağın nereden ve nasıl kazanıldığını görmezdik ama. Abdullah Beyin iş adamlığını o dünya iyi bilir, maneviyatı da ehlinin malumudur, hayır sahibi olmasını da eserleri anlatır zaten. Şahit olduğumuz bir özelliği de Abdullah Beyin babalık vasfıdır. Her fazlasıyla meşgul ve başarılı iş, cemiyet ve vakıf adamında görülen çocuklara vakit ayıramama, fiziken beraberliğin sınırlı olması belki de onun en çok düşündüğü konuydu. Özellikle oğlu Ebubekir’in iyi yetişmesi için birçok gayretine şahit oldum. 20 sene kadar önce hac zamanı bir Arafat gününü beraber geçirdik, O da o yıl oğlu Ebubekir’i 14-15 yaşındayken hacca getirmişti, mesele insan yetiştirme olunca ben:
- ‘’Abi bu tip işlerin en büyük meselesi insandır, çoğu kişi çocuğunu bu işlere sokmuyor, sokamıyor sonra da adam kıtlığından şikâyet ediyor, mesela sen Ebubekir’i bu işler için verir misin?’’ deyince O da:
- “Verdim bile al yetiştir” demişti. Hakikaten oğlunu hiç şımartmadan tüm imkânlara rağmen fazla harcama, israf ve lükse sokmadan muhafaza etti. Gençliklerini ibadetle ve güzel geçirdiklerine şahidim. İnşallah hem Fahrettin Beyin oğlu Mustafa hem Ebubekir babalarının hayrul halefi ve kapanmayan defterleri olacak, ümmete Tivnikli ailesinin boşluğunu hissettirmeyecekler.
Abisi ve O’nun hastalıklarının en zor zamanlarında bile hiç hız kesmeden hizmet etmeleri son gün ve saatlerinde sesleri zor çıkarken hayır yolunda bir adım daha atma gayretleri; Eyüp Sultan hazretleri gibi ayakta duramadığı zaman “beni atın üstüne bağlayın ve surlara en yakın yere gömün” diyecek bir fetih ruhuna sahip olduklarını gösteriyor. Rabbimiz açtıkları hizmet yollarını da sevap defterlerini de kapattırmasın.

Hüzünlüyüz - Müteselliyiz*
Bugün güzel bir insanı, bir vakıf insanını, bir adanmış insanı ve değerli bir işadamını genç yaşında Hakk’a kavuşmanın huzuruyla ama gönlümüz hüzünlü olarak yolcu etmek üzere toplandık.
Hüzünlüyüz… çünkü Abdullah Tivnikli Bey bu ülkeye iş adamı olarak çok önemli hizmetler vermiş bir dostumuz bir kardeşimizdi.
Hüzünlüyüz… çünkü derdi davası milleti-ümmeti olan ve yetişmiş insan yetiştirmek üzere çabalayan, maddi varlığını gerektiğinde bunun için hiç esirgemeden harcayabilen bir güzel insandı.
Hüzünlüyüz… tıpkı dört sene önce elim bir hastalık sebebiyle yolcu ettiğimiz abisi Fahreddin bey gibi onu da genç yaşta elim bir hastalık sebebiyle yolcu ediyoruz.
Ama müteselliyiz… çünkü Abdullah Bey hayatı boyunca Allah Teala’nın rızasını ve ahireti dert edinen insandı. Allah Teala’nın rızasını kazanmak için her türlü şartta ve durumda hizmet etme derdinde olan insandı. Şu anda kendisini ebediyete uğurladığımız bu camii başta olmak üzere ülkemizin çok farklı yerlerinde hatta dünyanın çok farklı noktalarında camiler inşa eden, araştırma merkezleri kuran, insan yetiştiren, onlara destek veren insandı. Bu yüzden müteselliyiz. Onun hayrı, onun tutuşturduğu meşale inşallah devam edecektir. Bunun tesellisi içindeyiz.
Sevilen bir insandı. Ehli hayır bir insandı. Vakıf insanıydı. Bunların hepsi bizim için müteselli kaynağıdır. Allah Teala yolculuğunu mübarek etsin. Geride bıraktığı güzel güzelliklerin onun için sadaka-i cariye olmasını niyaz ediyoruz.
*(İstanbul Müftüsü Prof. Dr. Hasan Kâmil Yılmaz'ın cenaze namazındaki konuşmasından alınmıştır.)

İSAR VAKFI
SADAKA-İ CARİYE
Abdullah Bey vefatına yakın dönemde İSAR Vakfı’nın hizmetlerinin ve kendi vakıf anlayışının devamı adına mal varlığının üçte birini vakfederek, gelirlerinin oraya tahsis edilmesini şart koştu. İSAR Vakfı’nı kendisinden sonra sadaka-i cariye olarak kalıcı hale getirdi. Bu gerçekten büyük bir mazhariyettir. Tarihte menakıbını okuduğumuz büyük şahsiyetlerin mal varlıklarını kendilerinden sonra vakfetmeleri gibi mal varlığının üçte birini vakfederek oğlu Ebubekir Tivnikli başta olmak üzere çocuklarına; “Ben size ortak olarak Allah’ı getiriyorum. Siz kârınıza Allah ortak etmiş olacaksınız. Allah adına bir iş yapıyoruz” demiş ve onlara bunun ne kadar önemli bir iş olduğunu hatırlatarak ufkunu, hedefini göstermiştir.

 

Yorum Yazın

Facebook