Ümmetin ve Milletin Soylu Feryadı Mehmed Akif Ersoy

Şiir; duymak, hissetmek demektir. Şair; duyup hissettiklerini şairane bir şekilde dile getiren kimsedir. Her şairin bir duygu dünyası vardır. Bu duyguları ifade tarzları da çeşitlidir. Bizim milli şairimiz Mehmet Akif’in duyup dile getirdiği hep bu ümmetin ve milletin ıstırapları olmuştur. Bütün eserlerini aczinin göz yaşları olarak tanımlayan Akif iç dünyasını şöyle ifade ediyor:

Ağlarım, ağlatamam, hissederim, söyleyemem

Dili yok kalbimin, ondan ne kadar bizarım

Gözlerini dünyaya açıp etrafta olup bitenleri idrak edecek çağa geldiği zaman, haçlıların başta Anodulumuz olmak üzere bütün İslâm âlemini parça parça ettiklerine şahit oldu. Dünyaya hakim olan koskoca bir imparatorluğun, binlerce sene hür yaşamış bir milletin bir kaç vilayete sıkıştırılıp yok edilmek istendiği bir sırada, maddi, manevi felaketlerimizin enkazı içinde ıstıraplı bir bülbül edasıyla yasımızı dile getiren onun kadar samimi bir şaire rastlamıyoruz. Onun diğer bazı şairler gibi içki ve kadın âlemlerinden ilham alıp sanatını süfli zevklere âlet etmeyişinin asıl sebebi samimi dindarlığı ve engin vatan severliğidir. Akıttığı göz yaşları, âfakı inleten baykuşları ve mahzun bakışları serapa samimiyettir. Kendisi de samimiyetten başka hüneri olmadığını söylemektedir.

Merhum Akif karanlık günlerin verdiği elemle ömrü boyunca inleyen dertli bir bülbüldür. Hatta o, bülbüllerin matemini de yüklenmiş bir bülbüldür.

Hayır matem senin hakkın değil, matem benim hakkım.

Asırlar var ki, aydınlık nedir, hiç bilmez âfakım.

Teselliden, nasibim yok, hazân ağlar baharımda;

Bugün bir tarumansız serseriyim öz diyarımda.

Akif’in gülmesi ancak bir yetimin bayramda gülmesi kadardır. Zira ümmetin sefalet tabloları arasında gülmek ona göre bir “utanmazlık”tır. “Ağlamayı bilmiyorsan bâri gülmekten utan” derken serapa samimiyet ve ıstırabını ortaya koymaktadır. Onun asil ıstırabını yine kendinden dinleyelim:

Viranelerin yasçısı baykuşlara döndüm

Gördüm de hazanımda bu cennet gibi yurdu

Gül devrine bilseydim onun, bülbül olurdum

Yâ Rab! Beni evvel getirseydin ne olurdu?

Böyle yalvarmasına rağmen Akif tam zamanında gelmiştir. Şayet o bu devirde gelmemiş olsaydı bir Balkan harbini, bir Çanakkaleyi, bir Kurtuluş savaşını hangi şairin dilinden öğrenecek, İstiklâl marşımıza nasil sahip olacak ve gönüllerimizin ateşini kiminle tutuşturacaktır? Akif bizim ebediliğe susamış ruhumuzun büyük velisi, hakikat ve adelet aşkımızın eşsiz mürşididir. Felaket senelerimizde neslimizin ruh doktoru o idi.

Bedbaht bir nesil onu hastalarının baş ucunda, mezarlıkta, meyhanede, mahalle kahvesinde, hasılı bütün sefaletlerinin yanıbaşında daima bir şefkat abidesi halinde buldu. O, sokağa düşmüş zavallı bir kadının eleminden, bayramda boynu bükük ağlayan yetimin gözyaşına, unutulmuşların âleminde karlı kış gecesinde bütün elemleriyle başbaşa kalan “Seyfi Baba” iniltilerinden, kocasından dayak yiyen kadının feryadına kadar her türlü ıstırabı sinesinde duymuş ve lav püsküren bir volkan haline gelmişti. Yaşadığı dönemde İslâm âleminin feçi manzarası onu âdeta çılgına döndürüyordu.

İlahi 600 bin müslüman birden boğazlandı

Yanan can, yırtılan ismet, akan seller bütün kandı

Ezanlar sustu, çanlar inletip durmakta âfakı

Yazık ki, şarkın semalarında hilalin geçti işrakı

Kur’ân ayaklar altında sürünsün mü ilahi

Âyatının üstünde yürünsün mü ilahi

Haç kâbenin altında görünsün mü ilahi

Çöksün mü nihayet yıkılıp koskoca bir din

Çektirme ilahi bu kadar zilleti âmin.

Görünüşte karamsarlık ifade eden bu sözler aslında o dönemde gerçeğin ta kendisini dile getiriyordu. Bu günde İslâm alemine bakıldığında durum eskisinden daha az vahim değildir.

Filistin’de, Lübnan’da, Irak’ta, Afganistan’da, Çeçenistan’da, Keşmir’de cereyan eden olaylar onurlu bir müslümanı, hatta azıcık insaf sahibi bir kimseyi insanlığından utandıracak derecede vahimdir. Dün İslâm âleminin ıstırabını yalın şekilde dile getiren Mehmet Akif, Muhammed İkbal gibi abide şahsiyetler vardı. Bugünkü yaşananları duygu planında bile güçlü şekilde haykıracak gönül ve fikir adamlarından mahrumuz. Mesele sadece yas tutmak, ağıt yakmak değildir. Fakat yürekleri sarsan, vicdanları harekete geçiren feryatlar olmazsa mazlumların seslerini kimseler duymaz. Şairlerin feryadı israfilin sûru gibi uyuyan gönülleri uyandırır. Ölü gönülleri diriltir. Bugün topyekün bir uyanışa ihtiyaç vardır. Zira uyuyanlar sadece rüya görürler.

Merhum Akif alabildiğine bedbin gözükmesine, kendisini “Viranelerin yasçısı” gibi tanımlamasına rağmen gönlündeki ümit ateşini asla söndürmemiş, başkaları için de daima güç kaynağı olmuştur. Sadece hastalığı teşhir edip tedavi yollarını göstermemek ümitsizliğe bu hastalığın daha da artmasına sebep olur. Akif mütehassıs bir doktor gibi sosyal hastalıkları hem teşhiş etmiş. Hem de tedavi yollarını göstermiştir.

“İş bitti sebatın sonu yoktur deme yılma

Ey millet-i merhume sakın ye’se kapılma

Âlemde Ziya kalmasa halk etmelisin halk

Ey elleri böğründe yatan şaşkın adam kalk.

Allah’a dayan, sa’ye sarıl, hikmete râm ol

Yol varsa budur, bilmiyorum başka çıkar yol

Akif’in coşkun imanına, engin vatanseverliğine, bütün bir ömrünü canhıraş feryatlarıyla milletin ve ümmetin istiklâl ve istikbali uğruna sarf etmesine rağmen sırf dindar oluşu yüzünden bazı şarlatanların çirkin ithamlarına maruz kalmış halen de kalmaktadır. Ona yöneltilen isnadların en başta geleni “softalık” meselesidir. Unutmamak gerekir ki Akif; kendisini softalıkla suçlayanlardan daha sağlam bir kafa yapısına ve ilerilik anlayışına sahiptir. Bir kerre Akif islamiyeti bütün incelikleriyle kavramış, hurafe ve yanlış tevekkül (fatalizm) inancının karşısına olanca gücüyle dikilmiştir. Şark ve garp kültürüne tamamen vakıf, bu kültürleri kaynağından tanıyabilmek için gerekli olan yabancı lisanları da anadili gibi vakıftı. Merhum, Arapça, Farsça ve Fransızcayı çok iyi biliyordu. Şairliği, edepliği yanında iyi bir veteriner idi. Ona “mürteci” damgası vuranlar. Milli ve manevi değerlere sahip çıkmasından, körü körüne Batı taklitçiliği karşısına dikilmesinden dolayı onu irtica ve yobazlıkla suçlamaktadırlar. Batının ilim ve tekniğinden habersiz, sadece edepsizliklere talip olanlar aslında gerçek yobaz ve mürtecilerdir.

Akif bu tipleri şöyle tanımlıyor:

“Şarkı bilmez, garbı bilmez görgüden yok vâyesi

Bir kızarmaz yüz ve yaşarmaz göz bütün sermayesi”

Hasılı Akif samimi bir dindardır. Hz. Ömer’in 20. asırda yaşamış müridi, onun gibi haşin mizaçlı, sert yürüyüşlü, zülme tahammülsüz, gösterişe düşman gerçek bir iman ve hareket adamıdır. Yaldız ve yalanla gıdalanmış nice dimağlar Akif’i, alelade bir nazımcı, biraz insaf sahipleri ise onu sadece bir şair olarak tanımaktadırlar. Akif’teki gerçek idealizmin tahlilini yapacak derin tefekkürün henüz hayata kavuşmadığı bu topraklarda büyük ruhun sahibine hâlâ softa ve mürteci diyenler eksik olmayacaktır. Çünkü bin yıllık bir tarihin ufukları arkasına saklanan haçlıların gerçek yüzünü bize tanıtan o, olmuştur.

“Maske yırtılmasa hala bize âfetti o yüz

Medeniyet denilen kahpe hakikat yüzsüz”

Batının yüzsüzlüğü ve haçlı ruhu zail olmadığı gibi düne göre daha da artmıştır. Yaşadığımız olaylar bunun canlı şahididir.

Bir nesli bulanık rüyasından uyandırmak için kubbemizde ebedi akisler bırakan Akif’in sesini boğmak için daha nice zamanlar onun dindarlığının karşısına dikilecek çeşitli cereyanlar çıkacaktır. Fakat onun davası bir gün iyice anlaşılacak ve onun çocukları, “Asımın nesli” ıstırap ve gözyaşıyla yoğrulan Akif’in davasını bu topraklara hakim kılacaktır. O mübarek nesli selamlıyor ve Akif’in lisanıyla müjdeyi veriyoruz:

“Gelecektir sana vadettiği günler elbette Hakkın

Kim bilir belki yarın belki yarından da yakın”

 

Âkifçe

Tespitler-Değerlendirmeler

Mehmet Akif Ersoy İstiklâl Marşımızın yazarı. Bu yönüyle herkes tarafından bilinen takdir edilen bir şair. Ancak Mehmet Akif’in en az şairliği kadar fikir adamlığını da önemsemeliyiz. Zaten şiirlerinde işlediği konuların zenginliği bu fikir adamlığının bir sonucudur.

Prof. Dr. İsmail Lütfi Çakan Mehmet Akif’in ölümünün 70’inci yılında yaptığı AKİFÇE Tespitler- Değerlendirmeler çalışmasıyla onu yeniden okumaya çağırıyor. Şu sözler kitaptan:

70 yıl önce kaybettiğimiz Mehmed Âkif’in, bir kısmı hemen hemen bir asır önce yazılmış şiirlerindeki tespit ve değerlendirmeleri, -kısmen dili ve kelimeleri dışında- tamamen hem evrensel ve hem de güncel gerçeklerin apaçık birer teşhis ve ilânıdır. Âkif’in, çıkış ve çözüm yolu olarak ortaya koyduğu tavsiyeleri de çoğu konuda geçerliğini aynen korumaktadır. Bu sebeple Âkif merhum, fikir ve düşünceleriyle sanki dün yaşamış kadar günümüze yakın ve canlı durmaktadır. Bize göre onun bu diriliğinin gerçek sebebi, kişiliğini dokuyan inanç, bilgi, yürek, san’at gibi evrensel değerler ve özellikle sahip bulunduğu mümin ferâseti, önsezisidir. Dolayısıyla bu kitapçık, yaşanmakta olan olayları Âkifçe değerlendirmeye ne kadar ihtiyacımızın bulunduğunu gösteren bir dosya niteliğindedir.

146 sayfalık kitap Ensar Neşriyat tarafından yayınlanmış.

İsteme adresi:

Ensar Neşriyat, Süleymaniye cad. no: 11 Süleymaniye – İstanbul.

PAYLAŞ:                

YORUMLAR

İlk yorumu yapan siz olun!

Yorum Ekle

1