"Aşır Okuyuşa Hayran Kaldım, Hoca Oldum"

Bizim akrabalardan Mustafa Kalaycı isminde biri Beyazıt'ta talim okumuş. O da zamanında bizim yeni evde kalmış, okumuş biriydi. Köye bir gelişinde harmanda namaz kıldık cemaatle. Sonunda böyle mahreçli çok güzel bir aşır okudu ki anlatamam. Hep hayran kaldık. Ben “Burada okuduğu zaman böyle değildi. Bizim Mustafa bu okuyuşu İstanbul'dan almış.” dedim. Ben de babama, abime yalvardım beni de gönderseniz İstanbul'a diye. Nihayet ikna ettik elhamdülillah. Beni de gönderdiler İstanbul'a.

Aşır Okuyuşa Hayran Kaldım, Hoca Oldum

Muhterem hocam Allah razı olsun bizi kabul ettiniz, teşekkür ederiz. Hocalarımızla vazifeli abilerimizle geleneksel sohbetler, mülakatlar gerçekleştiriyoruz. Hasb-ı halimize ailenizden, doğumunuzdan, eğitim hayatınızdan bahsederek başlayalım isterseniz?

Mustafa Kalaycı: Euzu billahi mineşşeytanirracim. Bismillahirrahmanirrahim. Elhamdülillahi rabbil âlemin vesselatu vesselamu alâ rasulina Muhammedin ve alâ alihi ve sahbihi ecmain.

Abdurrahman Gürses hocamızın ifadesi ile efrad-ı nâstan bir faniyiz. Yani bütün insanlardan bir faniyiz. Efendim, memleketim Trabzon'un Araklı ilçesi Kestanelik köyü. Hicri olarak 1360 senesinin Şaban ayının 24'ünde, miladi olarak 1941, 15 Eylül'de dünyaya gelmişim. Biz altı kardeşiz, üç kardeş imam olduk. Babam inşaat ustası idi.

Aile olarak eskiden beri ilimle meşgul olan bir geleneğimiz varmış. Dedemin dedesi İstanbul'da Ayasofya Medresesi'nde yetişmiş bir molla imiş. Köyde hafız yetiştirmiş. Şu elimde gördüğünüz Kitab-ı Muhammediye’yi kendi eliyle, is mürekkebi kullanarak yazmış. Kendisi hattat aynı zamanda. Dikkat ederseniz bu kitabın kenarları çürümüştür. Tek parti devrinde yok edilmesin, soruşturmaya tabi tutulmayalım diye bütün kitapları kuyuya gömmüşler. Demokrat Parti zamanında açmışlar ki kitapların çoğu çürümüş. Bir tek bu el yazması kalmış.

Çocukluğuma dönecek olursak, bizim Karadeniz'de evler birbirinden uzaktır. Herkesin evi arazisinin başındadır. Bizim ev de biraz köyün yukarısındadır. Bizim iki evimiz vardı. Eskiden kalma evde ailemiz otururdu. Birine de yeni ev derdik, ama o da 80 senelik bir evdi. Yeni ev medrese idi. Amcam hafızdı, yakın köylerde de başka hafız yoktu. Yakın köylerden komşuların çocukları gelir, bizim yeni evde yatar, kalkar, hafızlık yapar, bitirir giderlerdi. Derken benim doğduğum evde Kur'an okunuyor, neredeyse her fındık ve armut ağacının dibinde bir hafız ders yapıyor. Ben öyle gördüm etrafımda. Fakat beni mektebe gönderdiler. İlkokula gittim bir sene. Öğretmenim herkese bir şiir ezberletti. Benim biraz boyum uzunca idi. Şiiri okuyuşumu da beğenmiş olacak ki, 23 Nisan’da bana okutturdu şiiri. Okudum, alkış tuttular. Hatta bana bir kurşun kalem hediye verdiler. O zamanlar bir kurşun kalem çok önemli bir şeydi. Hatta rahmetli ablam (şimdi oğlu bakan yardımcısıdır Şeref Kalaycı) bir kurşun kalemi ortadan kesmiş, birini bir oğluna birini diğer oğluna vermiş. İki tane kurşun kalem alamamış, öyle zamanlar vardı. Ben şiir okuyunca sevinip gelmişim eve. Babama:

- “Baba ben şiir okudum bana da kurşun kalem hediye ettiler” dedim. 

- “Aferin oğlum, ne okudun bir de ben dinleyeyim” dedi. Ben de başladım okumaya: Yaptığı ordu/Düşmanı kovdu/Ulusu yurdu/Odur yaratan.”

“-Kim yaratmış, kimmiş ulusu, yurdu yaratan?!” dedi.

Ben cevap verince babam hiddetlendi. “Al şu Mushaf-ı Şerifi eline bakayım. Mektep filan yasak sana.” dedi.

 Kur'an okumaya verdiler beni böylece. Kur'an okumasını biliyordum o sırada. Bizim yeni ev dediğimiz medreseye çevrilen evimizde başladım hafızlığa. Tabi köyümüzde kocaman bir cami, yanında da medrese var ama Kur’an okutamıyorlar yasak o zaman. Kötü seneler. Kur'an okumak yasak ama bizim ev biraz yukarıda müstakil orada okuyoruz. Başladık hafızlığa ama kışın hafızlık yapıyoruz bahar geldi mi hayvanlara çobanlık için yaylalara gidiyoruz. Bir daha ne zaman kar yağar, o zaman geliyoruz evimize. O zamana kadar ezberlediğimizi unutmuş oluyoruz, bir daha başlıyoruz. Bir daha ezberliyoruz, yaz geldi mi yine çobanlık, yine unutuyoruz.

 

Hocam çocukların sizin evde okuduğu yıllarda Kur’an okuma ile ilgili zorluklar yaşadınız mı, çocukluk döneminden bir hatıranız var mı?

Kalaycı: Bizim evler 2 kat olur köylerde. Altı ahır hayvanlar kalır, üstü insanların. Öyle kenarda ahır yoktu, olanlar altlı üstlü. Camimiz var, medresemiz var ama boş. Bizim mahallede bir komşumuz fakir düştü, ineklerini sattı, ahırı boş. Biz o ahırda okuyorduk. Ahırın da arka duvarından büyükçe bir taş çıkarmışlar. Çamur duvar. Arada bir delik yapmışlar. İki tane de nöbetçi koyuyorlar. Jandarma gelirse haber versin hoca da, talebeler de oradan kaçacak. Hoca da -Allah rahmet eylesin- biraz Kur'an bilen birisi. İcazetli bir hoca değil, hafızlığı filan yok. Yani sadece Kuran'ı yüzünden okuyan birisi. O şartlarda nöbetçi eşliğinde okuduk o yıllarda.

 

İlk okumalarınızı onda mı yaptınız hocam?

Kalaycı: Elifba’yı onda okuduk. 5-6 yaşlarındayken camiye gidiyorduk. Bizim köyde okula gidenler vardı ama daha çok camiye gidiyorlardı. Bir hoca tutulur, maaş verilir ona. Kadro yok o zaman. Bu hoca çocukları sabahtan ikindiye kadar okuturdu. Perşembe günü oldu mu “Amin merasimi” vardır. Perşembe günü öğle namazından 10 dakika önce çıkarlar caminin önüne. Hocanın elinde bir çubuk. Onun bir duası vardır. O duayı okur. Son dakika onu kaldırır. O çocuklarda hep bir ağızdan hevesle “Âmiiiiiin” derler. Bir “Amin” derler ki 600 haneli bütün köy amin sesleriyle yankılanırdı. Sonra da bir de dua eder hoca bu şekilde.

Biz çok sıkıntı çekmedik ama amcam hafızlıktan icazet alacağı zaman merasimin camide medresede yapılmasına karakol müsaade etmemiş. Bizim evden daha yukarıda dayımın evi var, sır bir yerde. Orada yapılmasına müsaade etmişler. Yine de iki tane koyun almadan vermemişler izin. Ses seda olmayacak hiç. Duyulmayacak hiçbir yerden. Orada icazet aldı. Orada da şöyle bir hadise olmuş. Eski evler ağaç döşeme. Ağaç döşemenin üstüne, altı ahır olduğu için üste koku gelmesin diye çamurdan döşeme yapmışlar topraktan. O döşemeler zamanla çürümüş, ilk defa bir hafız icazet alacak diye yakın köylerden gelenler de oldu. Hiç öyle bir şey yok o zamana kadar. Akşamdan yapıp toplanmışlar. Fakat kalabalık olunca döşemeler kırılmış cemaat ineklerin üstüne komple düşmüş. Bir vaveyla kopmuş yani. Böyle bir hadise olmuş.

 

Hocam dediniz ki Karadeniz'de evler birbirinden uzak. Bu durumda gelen çocuklar sizin yeni evde, yani medrese olarak kullandığınız yerde mi kalıyordu?

Kalaycı: Yakındakiler gelip gidiyordu, fakat uzak mahalledekiler hatta başka köylerden gelenler orada kalıyorlardı. Orada yiyip içiyorlardı. Rahmetli annem onların yemeklerini pişiriyordu. Sabah namazından önce sofra açılırdı. O zamanın kahvaltısında öyle çay, her çeşit şey yok. Sıcak ekmek, peynir, tereyağ. Başka bir şey yok yani. Annem ne hazırladı ise onlar yenir, ondan sonra dersler başlardı.

Amcam çok iyi hafızdı. Başından sonuna kadar talebeleri amcam okuturdu. Amcamdan sonra ağabeyim de ona yardımcı olarak hafız yetiştirmeye başladı. Ben doğmadan önce de bizim ev medrese imiş. Hatta yedi kuşak geriye doğru dbu hizmeti yapmış dedelerimiz.

Yukarıda bahsettiğim kışın okuyup yazın bağ-bahçe işinde çalışma nedeniyle benim hafızlık biraz uzadı. Hafızlığı bitirdik ama kocaman adam olduk neredeyse. Yine hafızlığı bitirdikten sonra beş sene tarlada bağda bahçede çalıştık. Beş senemiz de böyle gitti. Hafızlığımı neredeyse unuttum.

Beş yıl geçtikten sonra hayatımın dönüm noktalarından birisini yaşadım. Bizim akrabalardan Mustafa Kalaycı isminde biri Beyazıt'ta talim okumuş. O da zamanında bizim yeni evde kalmış, okumuş biriydi. Köye bir gelişinde harmanda namaz kıldık cemaatle. Sonunda böyle mahreçli çok güzel bir aşır okudu ki anlatamam. Hep hayran kaldık. Ben “Burada okuduğu zaman böyle değildi. Bizim Mustafa bu okuyuşu İstanbul'dan almış.” dedim. Ben de babama, abime yalvardım beni de gönderseniz İstanbul'a diye. Nihayet ikna ettik elhamdülillah. Beni de gönderdiler İstanbul'a.

Sene 1961 geldik İstanbul'a. Fatih'te Hacı Hasan Camii'nde kalıyor Mustafa Abi -şimdi sağdır Allah sıhhatini ziyade etsin- Fatih'ten ileride Hacı Hasan cami var. Kiliseden dönme bir camidir. Cemaat gitmez camiye sadece talebeler kalır. Gönenli Mehmed Efendi'nin iki tane kursu vardı, biri Hacı Hasan Kur'an kursu biri de Hırka-i Şerif’teki kurs. Bir de Üçbaş Medresesi vardı biz oraya gitmedik. Geldim Mustafa Abinin yanına. Gönenli kabul edecek ki seni alsınlar kursa. Dediler ki “git Sultanahmet'e orada bir hocaefendi var, Gönenli Mehmet Efendi derler. Ona de ki ‘Ben Trabzon'dan geldim, okuyacağım hafızlığım var. Burada talim, Arapça okumak istiyorum.’ Seni kabul ederse biz de alalım.”

Gittim yatsı namazından sonra halka olmuşlar bir sürü talebe, gençler. Hocaefendi namazdan sonra geldi, biraz celalliydi mübarek. Gençlere soruyor: “Sen niye geldin evladım?” “Hocam benim ceketim yok, üşüyorum.” Başkan var yanında. “Şuna bir ceket ver”, “Hocam benim harçlığım yok, hocam benim ayakkabım yok.” Herkesin istediğini veriyor mübarek. “Hocam harçlığım yok” diyene 5 lira verirdi hocaefendi. “Sen niye geldin” diye bana sordu hocaefendi. Ben biraz da büyümüşüm yani 20 yaşına girmişim o zaman, boyum da uzun. “Hocam ben Trabzon'dan geldim, okuyacağım.” dedim. “Yerimiz yok” dedi “Yerimiz yok.” “Hocam ben…..” “Yerimiz yok” dedi tekrar.

Ben döndüm ağlaya ağlaya Mustafa abinin yanına. “Ne oldu dedi?” “Kabul etmedi, yerimiz yok dedi.” Güldü. Meğer biliyormuş. Sonraki akşam beni gene gönderdi, gitmek istemedim. Beni zorladı. “O öyle yapar.” dedi. Gittim tekrar yine bir evvelki akşam gibi oldu. Bana sıra gelince “Sen niye geldin yine.” dedi. Ben yine “Hocam ben okumak istiyorum dedim.” “Yerimiz yok dedim, sen Türkçe bilmiyor musun” dedi. Ben duygulandım biraz da, içimden: “Bir daha senin yanına gelirsem şöyle olayım böyle olayım” dedim, geri dönüp geldim, ama daha kimseyle konuşmuyorum. Ne yapacağımı düşünüyorum. Memlekete mi gideyim. İstanbul'da o zaman da yeni darbe olmuş bütün demokratlar, zenginler hepsi hapishanede. Perişan bir zaman. 1961 yılları. İkinci akşam Mustafa Abi dedi ki “Seni ben kolundan tutar gene götürürüm, geleceksin” dedi. Neyse gene gittik. “Sen gene mi geldin.” dedi Gönenli Mehmed Efendi. “Geldim hocam.” dedim. Yanında bizim kursun başkanı vardı. Ona “Bunu al götür Hacı Hasan'a” dedi.

 

Demek ki Gönenli Mehmet Efendi sebat edecek misiniz diye sizi imtihan ediyor değil mi hocam?

Kalaycı: Evet, imtihan ediyor. Bakalım gerçekten okumak istiyor mu, bir hevesle mi gelmiş anlamak için böyle yaparmış meğer. Tabii imkânlar da çok kıt ve gerçekten okumak isteyene yer açmak istiyor. Yoksa her geleni alsa herkes oraya gelmek isteyecek.

Böylece 1961 senesinde Hacı Hasan Caminde okumaya başladık. Orada 80'le 100 arası talebe vardı. Caminin bahçesinde bir yer var. Büyük bir kazan yapmışlar orada yemek pişiriliyor. Gönenli Mehmet Efendi bize üç öğün yemek veriyor. İşte o zamanın şartları içinde hazırlanabilen yemek, elhamdülillah. Allah razı olsun. Talim okumak için Abdurrahman Gürses’e gittik, yazıldık. Çünkü Mustafa Abim oraya gidiyordu. Kesikbacak Hoca (İsmail Bayrı) da vardı Fatih'te daha yakın ama ona değil de Gürses Hocaya gittik.

 

Hafızlığınızı orada mı kuvvetlendirdiniz?

Kalaycı: Biz orada minel Fatiha ilel Nas tertil üzere her gün bir sayfa vermek üzere yarıya kadar, yarıdan sonra iki sayfa vermek üzere talim okuduk. Talimi bitirdik.

 

Kaç yıl okudunuz?

Kalaycı: İki sene devam ettik. Ama bu arada ben Arapça da okuyordum. Emsile, bina köyde abimden biraz okumuştum. Emsile, Bina, Maksut, Sarf, Nahiv okumalarımıza devam ettik. Abdurrahman Gürses Hocada Arapça okuyan iki kişi vardı kırk kişilik dersanede. Arapça okumaya bizi Ahmet Muhtar Büyükçınar’a gönderdi. Mısır'dan yeni gelmişti hoca o sırada. Fatih'te bir yerde oturuyordu. Evine gidiyorduk iki talebe olarak. Bize Arapça öğretiyordu. Çok da iltifat ediyordu. Çay da ikram ederdi bize. Çok güzel bir insandı Allah rahmet eylesin.

 

Siz Gönenli Mehmet Efendi'nin kursunda okurken aynı zamanda Abdurrahman Gürses Hocaya da gidiyorsunuz…

Kalaycı: Bir sene öyle devam ettik. İki sene medresede kaldım ben. Abdurrahman Gürses'in medresesinde… İki arkadaş kalıyoruz, Hocaefendi geldi mi cübbesini sarağını çıkarır, kaldırırdık, giyeceği zaman verirdik. Hizmet ederdik Hocaefendi'ye.

Oradan da aynı zamanda Yerebatan Cami imamı vardı rahmetli Enver Baytan Hoca, ondan da Arapça okurduk. Yine Fatih Camii'nde Mustafa Efendi vardı ondan da yazı dersi aldık ama hat öğrenemedik, sadece İslam harflerini yazmasını öğrendik.

Bu arada benim ilkokul diplomam da yok ya. Beni Beyazıt Camii Kur'an kursuna kayıt edemiyorlar. Bir çare buldular Ulus okulları bitirme diye. Yani okur-yazar belgesi. Durur hala. Ulus okulları belgesi için gittim; baktılar okuyorum yazıyorum. Hemen belgeyi verdiler. Onunla beraber kayıt olduk Kur'an kursuna. Fakat Kur'an kursundan diploma yani Kur'an kursu belgesi alacağız onu da ilkokul diploması olmadan vermediklerini öğrendik. Kumkapı İlkokulu'na kayıt olduk. Her ayın son çarşambasında gidip imtihan oluyoruz bir iki ay da oraya gittik. İlkokul diplomasını da aldık. Fakat o da yetmez dediler. Ortaokula da kayıt olduk başladık ortaokul derslerine.

4 sene kaldım İstanbul'da. Bu 4 senede hafızlığımı yaptım, talimi de okuduk. Arapça okuduk, ilkokul ve ortaokulunun yarısını bitirmiş olduk. 1965 olunca babam geldi beni aldı götürdü. (Devam edecek)

PAYLAŞ:                

YORUMLAR

İlk yorumu yapan siz olun!

Yorum Ekle