Tebük’le İmtihan Olan Kâ’b İbni Mâlik -radıyallahu anh-

Kâ’b ibni Mâlik radıyallahu anh Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem Efendimizin üç büyük şâirinden biri!...

Tebük Seferine katılmadığı için Efendimiz tarafından çetin bir imtihana tabi tutulan ve ashab-ı kiram ile konuşmasına izin verilmeyen bir sahabi!...

Tebük dönüşü mazeret beyan etmeyip doğru söylediği için Allah tarafından affedilen ve samimi davranışının neticesi olarak ilâhi müjdeye mazhar olan bir bahtiyar!...

O, milâdî 598 yılında Yesrib’de doğdu. Hazrec kabilesinin Benî Selime koluna mensuptur. Babası Mâlik, İslâm’dan önce Yesrib’in önde gelenlerinden olup Evs ile Hazrec arasında yıllarca süren savaşlarda önemli işler başarmış bir şairdir.

Kâ’b, babasının tek çocuğu idi. Eğitimine özen gösterilip okuma yazma öğretilmişti. Evs ve Hazrec arasında yapılan savaşlarda söylediği şiirlerle tanındı. Hicretten önce Medine’de İslâm’la şereflendi. İslâm’a girişini kendisi şöyle anlatır:

“-Kavmimizden müşrik olan bazı kimselerle beraber, Kâbe’yi ziyâret için Medîne’den yola çıkmıştık. Büyüğümüz ve yöneticimiz Berâ ibni Ma’rûr da yanımızda idi. Mekke’ye gelince Berâ, bana: “-Haydi seninle Rasulullah’ı ziyarete gidelim” dedi. Ben de: “Peki” dedim. Onun nerede olduğunu araştırdık. Ebtâh denilen yerde Mekkeli bir adama sorduk. O da bize: “- Mescid-i Harâm’a gidiniz! Aradığınız zât şimdi orada amcası Abbâs ile birlikte oturuyor” dedi.

Biz tüccâr olduğu için Abbâs’ı tanıyorduk. Hemen Mescid-i Harâm’a yöneldik. Oraya vardığımızda Rasûlullah’ı amcası ile oturuyor gördük. Selâm verip biz de yanlarına oturduk.

Allah Rasûlü amcasına dönerek: “- Bu zâtları tanıyor musun?” diye sordu. O da: “-Evet,tanıyorum. Şu kavminin seyyidi Berâ ibni Ma’rûr, diğeri de Kâ’b ibni Mâlik’tir” dedi. Allah Rasûlü: “- Şu şâir olan Kâ’b mı?” dedi. Abbâs da “Evet” dedi.

Allah Rasûlünün bu iltifatı gönlümü fethetti, beni çok memnun etti. Gönlüm İslâm’ın nuruyla aydınlanıverdi. Derhal kelime-i şehadet getirerek İslâm’la şereflendim. O günden sonra Efendimizin bu iltifatını “vallahi hayatım boyunca hiç unutmadım.”

Akabe bîatinden sonra Medîne’ye dönen Kâ’b radıyallahu anh, kabîlesinin müslüman olması için çalıştı. O, İkinci Akabe Biatı’nı Bedir Gazvesi’nden daha önemli görürdü. Hicretten sonra Efendimiz kendisini Talha ibni Ubeydullah (İbn Hişâm, II, 151) veya Zübeyr ibni Avvâm radıyallahu anh ile (İbn Sa‘d, III, 102) kardeş ilan etti.

Kâ’b ibni Mâlik radıyallahu anh, Bedir ve Tebük Gazveleri dışında bütün gazvelerde bulundu. (Sahîh-i Buhârî, Megazi 79) Uhud’da büyük kahramanlıklar gösterdi. On yedi yerinden yara aldı. O gün karşılaştığı bir hâdiseyi şöyle anlatıyor:

“Uhud savaşında bir ara şehîdlerin bulunduğu yere yöneldim. Orada bir müşrik, şehîdlerin silâhlarını topluyor, ağız, burun ve kulaklarını kesiyordu. Bir de yüksek sesle: “ Bunları koyun boğazlar gibi boğazlayın” diye yaygara yapıyordu. Ona doğru birisi yaklaştı ve kılıç sallamaya başladı. Kuvvetli bir kılıç darbesiyle onu öldürdü. Sonra bana dönerek yüzünü açtı ve dedi ki: “- Tanıyamadın mı ey Kâ’b! Ben Ebû Dücâne’yim” dedi.

Uhud günü Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz’in öldüğü şâyiası yayılmıştı. Efendimiz’i ilk defa Kâ‘b gördü ve sevincinden; “Müjdeler olsun ey müslümanlar, Rasûlullah yaşıyor!” diye bağırdı. Resûl-i Ekrem Efendimiz uzaktan parmağını dudağına koyarak susmasını işaret etti. (İbn İshak, s. 309)

Kâ’b ibni Mâlik radıyallahu anh Tebük Seferi’nde ağır bir imtihan geçirdi. O, hiçbir mazereti olmaksızın Tebük Gazvesine katılmamıştı. Fakat samimiyeti ve dürüstlüğü sayesinde Allah Teala’nın affına mazhar olmuştu.

Bu hadise ümmet için büyük bir ibret dersi oldu. Onun da şöhretini artırdı. Hemen bütün hadis kitaplarında kendi anlatımıyla yer alan rivayete göre bu olay şöyle vukû buldu:

“-Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz Tebük Seferine çıkmıştı. Ben münâfıklık damgası vurulmuş kimseler, yâhut âciz, zavallı, hastalarla kaldım. Kendimi onların arasında görmem beni kederlendirdi. Sağlam ve varlıklı bir insan olarak geri kalmam beni çok üzdü. Büyük bir fırsat kaçmıştı. Zira Efendimiz Tebük’e varmıştı.

Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz Tebük’e varınca, Kâ’b ne yaptı? diye beni sormuş. İçlerinden biri, gurur ve kibiri onu cihâddan alıkoydu demiş. Mu’âz ibni Cebel radıyallahu anh hemen müdâhale ederek Kâ’b hakkında iyilikten başka bir şey bilmediklerini söylemiş. Bu cevap üzerine Efendimiz sükût edip geçmiş.

Sefer sona erip Medîne’ye doğru hareket edince, beni bir endişe ve telâş kapladı. Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz dönünce ona ne diyeceğimi düşünüyordum. Aklıma bir çok mâzeretler geliyor, ama yalan söylemeyi nefsime yediremiyordum. Medîne’ye gelince huzuruna gidip hakîkati olduğu gibi söylemeye karar verdim.

Efendimiz’in geldiğini duyunca huzûruna varıp selâm verdim. Mahcup bir vaziyette huzurunda oturdum. Bana: “- Seni geride bırakan nedir?” dedi. Peşinden: “- Bana yardım etmek üzere Akabe’de bîat etmemiş miydin?” buyurdu. Ben de mahcup ve mahzun bir halde fakat samimi olarak gönlümden geçenleri şöyle ifade ettim:

“-Evet, yâ Rasûlallah! Allah Teâlâ’ya yemin ederim ki, sizden başka birisinin yanında bulunsaydım, özür beyân ederek onun gazâbından kurtulabileceğimi zannederdim. Zîrâ söz söylemesini bilirim. Ama bugün yalan söyleyip sizi memnun etsem Allah Teâlâ vahiyle doğruyu size bildirir. Eğer doğru söylesem siz bana kızacaksınız. Lâkin ben doğruyu söylemekle Allah’tan hayırlı netîce beklerim. Yemin ederim ki gazâdan geri kalmam için hiç bir özrüm yoktu. Hiç bir zaman da sizden ayrılıp kaldığım zamandakinden daha kuvvetli ve zengin değildim” dedim.

Rasûlullah sallallahu aleyhi vesellem’e ben doğruyu söylerken bir kısım münâfıklar yalan mâzeretlerle huzura çıkmışlardı. Efendimiz de onların mâzeretlerini kabûl ederek kalblerinde yatan niyeti Allah’a havâle etmişti. Fakat ben Allah ve Resûlü huzurunda doğruluktan ayrılmadım. Bunun üzerine Efendimiz:

“- İşte Kâ’b doğru söyledi. Kalk, Allah Teâlâ senin hakkında hükmünü verinceye kadar bekle!” buyurdu.

Huzurundan kalkıp eve gelirken, Selime oğullarından birileri yanıma yaklaştı ve: “- Vallahi biz, seni bundan önce bir günâh işlemiş kimse olarak bilmiyoruz. Ne çâre ki sen seferden geri kalan kişilerin özür diledikleri gibi Rasûlullah Efendimiz’den özür dilemedin ve çok âciz duruma düştün! Hâlbuki Rasûlullah’ın senin hakkındaki mağfiret dileği, günâhını bağışlatmaya yeterdi!” dedi. Selime oğulları beni o kadar kınadılar ki, nihayet Efendimiz’in yanına dönüp kendimi yalanlamak istedim. Sonra onlara: “- Bu duruma düşen başka bir kimse var mıdır?” diye sordum. Onlar da: “- Evet! İki kişi daha var. Onlar da Rasûlullah’a senin söylediğin sözün benzerini söylediler. Efendimiz tarafından onlara da sana söylendiği gibi söylendi” dediler. Ben: “- Kimdir onlar?” dedim. Onlar da: “- Mürâre bin Rebîü’l-Amrî ile Hilâl bin Ümeyyetü’l-Vâkıfî’dir!” diye cevab verdiler. Bu iki ashâbın Bedir Savaşında bulunduklarını hatırlattılar. Tereddütten vazgeçtim. Bu arada Mu’âz ibni Cebel ile Ebû Katâde’ye rastladım. Onlar beni uyardı ve dediler ki:

“- Arkadaşlarının sözlerini dinleme! Doğruluk üzerinde dur! İnşâallah Allah Teâlâ senin için bir çıkar yol gösterir. Özür sahiplerine gelince, eğer onlar özürlerinde sâdık iseler, Allah Teâlâ bu husûsta onlardan hoşnut olur ve bunu Peygamberine bildirir!”

Bu ashâbın hâlleri etrafa yayılınca, herkes onlara yabancı gibi davranmaya başladı. İki sahâbî evlerine kapanmayı tercih etti. Ben ise cemâatle namazlarımı kılıp çarşıları dolaştım. Ama hiç kimse benimle konuşmuyordu.

Resûl-i Ekrem sallallahu aleyhi ve sellem Efendimize yakın yerlerde oturmaya dikkat ediyor ve onun mübarek simalarına bakmaya çalışıyordum. Ama her defasında Efendimiz yüzünü çeviriyordu. Bu hâlden iyice bunaldım. Amca oğlu Ebû Katâde’ye gittim ve: “- Ey Ebû Katâde! Allah için soruyorum. Allah’ı ve Resûlünü ne kadar sevdiğimi bilmiyor musun?” diyerek konuşmasını istedim. Fakat cevap alamadım. Bir kaç defa soruyu tekrarladım. O ise kısaca: “- Allah ve Resûlü daha iyi bilir” dedi.

Bunun üzerine ben mahzûn bir şekilde, gözyaşları içinde oradan ayrıldım. Günler geçti, haftalar birbirini kovaladı. Kimse benimle bir tek kelime konuşmuyordu. Bu işin nereye varacağını bilemiyordum. Çetin bir imtihandan geçiyordum. Ben 50 gün devam eden bu ızdırap verici bekleyiş devresinde iken Gassan’daki Kıptî liderlerden bir mektup aldım. Mektupta şöyle yazıyordu:

“-Efendinizin size uygunsuz bir muâmelede bulunduğunu duydum. Sizi, hukukunuzun çiğnendiği ve kıymetinizin bilinmediği bir yerde bırakmayı uygun bulmadık. Yanımıza gelin, size ikrâmlarda bulunuruz” tarzında bir dâvetle imtihan olundum.

Bir tarafta haftalardır yüzüme bakmayan, konuşmak tenezzülünde bile bulunmayan arkadaşlarım, diğer tarafta da izzet, ikrâm ve haşmet teklif eden bir dâvet vardı. Düşman, benim bu zayıf anımı değerlendirmek istiyordu. Böyle sıkıntılı bir zamanda, böyle câzip bir teklife kim hayır diyebilirdi? Fakat ben tereddüt etmeden Kıptî liderin mektubunu yırtıp attım. Tam bu esnâda bir emir daha geldi. Peygamberimizin gönderdiği bir elçi bana, zevcemden uzak durmamı haber veriyordu. Aynı emir diğer üç sahâbîye de gönderilmişti. Bu emir de benim ve arkadaşlarımın Rasûlullah’a bağlılığını sarsmadı.

Biz işlediğimiz hatânın pişmanlığını gönlümüzün derinliklerinde duyarak bütün rûhumuzla Allah’a yalvarıp istiğfâr ediyorduk. Mü’minler cemâatinden ayrılmak, Allah ve Resûlünü terketmek aklımızdan bile geçmiyordu. Îmânımız böyle bir davranışa asla müsaade etmiyordu. Bu iman ve teslimiyet içerisinde sabırla günlerimizi geçiriyor ve Rabbimizin bir çıkış yolu vereceğine inanıyorduk.

Takriben 50 gün geçmişti. Sabah namazını kıldığım yerde oturuyordum. Rûhum çok sıkılmış ve bulunduğum yere sığmaz bir vaziyette idim. Âdetâ yerle gök arasında sıkışmış ve gidecek hiçbir yeri kalmamış gibiydim. Tam bu esnâda: “- Ey Mâlik oğlu Kâ’b, müjde, müjde! diye bir ses işittim. Kurtuluş günü gelmişti. Hemen secdeye kapandım.”

Resûl-i Ekrem sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz sabah namazından sonra, bu üç sahâbînin tevbelerinin kabûl edildiğini halka ilân etmişti. Bu müjdeyi kardeşlerine bildirmek için sahabiler yarış ettiler. Benimle birlikte diğer iki sahâbîye müjdeciler gönderdiler.

“Ben müjdeyi duyar duymaz hemen Efendimiz’in huzuruna koştum. Ashab-ı kiram beni sevinçle karşıladılar. Allah’ın, tevbeni kabûl buyurması sana kutlu olsun! dediler. O sırada Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz ashâbıyla oturuyordu. Kendisine selâm verdim. Efendimiz sevinçten yüzü ay gibi parlar bir hâlde bana:

“- Seni öyle bir günün hayır ve saâdetiyle müjdelerim ki, annenin doğurduğu günden beri geçirdiğin günlerin en hayırlısıdır! Sen hiç bir zaman böyle bir güne kavuşmadın. Hiçbir zaman senin üzerine böyle bir gün doğmadı” buyurdu.

Ben hemen sordum: “- Yâ Rasûlallah! Bu müjde Senden mi yoksa Allah Teâlâ’dan mı?” dedim. Efendimiz tebessüm ederek: “- Hayır! Benden değil, Allah Teâlâ’dandır!” buyurdu. Peşinden de şu âyetleri okudu. Meâlen:

“ Andolsun ki Allah, müslümanlardan bir grubun kalbleri eğrilmeye yüz tuttuktan sonra, Peygamberi ve güçlük zamanında ona uyan muhacirlerle ensarı affetti. Sonra da onların tevbelerini kabul etti. Çünkü O, onlara karşı çok şefkatli, pek merhametlidir.

Ve (seferden) geri bırakılan üç kişinin de (tevbelerini kabul etti.) Yeryüzü genişliğine rağmen onlara dar gelmiş, vicdanları kendilerini sıktıkça sıkmıştı. Nihayet Allah’tan (O’nun azabından) yine Allah’a sığınmaktan başka çare olmadığını anlamışlardı. Sonra (eski hallerine) dönmeleri için Allah onların tevbesini kabul etti. Çünkü Allah tevbeyi çok kabul eden, pek esirgeyendir.

Ey iman edenler! Allah’tan korkun ve doğrularla beraber olun.” (Tevbe: 9/117-119)

Ben gönlümden geçeni ifade etmek üzere: “- Yâ Rasûlallah! Hem tevbemin kabûlüne şükür için hem de Allah’ın ve Resûlünün rızâsını kazanmak için sadaka olarak malımdan sıyrılıp çıkmak istiyorum. Ne buyurursunuz?” dedim.

Efendimiz bana: “- Malının bir kısmını yanında tut. Hepsini dağıtma! Bu, senin için daha hayırlıdır” buyurdu. Bunun üzerine: “- Öyle ise Hayber’de hisseme düşmüş olan malı yanımda tutar kendime alıkorum” dedim. (Buhârî, Zekât, 18. Meğâzî, 79; Müslim, Tevbe, 53) Peşinden de: “- Yâ Rasûlallah! Allah Teâlâ beni ancak doğrulukla kurtardı. Artık ben, tevbemin icâbından olarak, bundan böyle sağ kaldıkça, yaşadıkça, doğrudan başka bir şey söylemeyeceğim!” diye sevincimi paylaştım.

Kâ’b ibni Mâlik radıyallahu anh Efendimiz’in üç büyük şâirinden biri idi. Günün birinde, şâirler hakkında âyet-i kerîmeler nâzil oldu. Bu ayetlerde meâlen: “Şâirlere gelince, onlara da sapıklar uyarlar. Onların her vâdide başıboş dolaştıklarını ve gerçekte yapmadıkları şeyleri söylediklerini görmedin mi?” (Şuarâ: 26/224-226) buyuruldu. Bu şiddetli hitap karşısında Abdullah bin Revâha, Kâ’b bin Mâlik, Hassân bin Sâbit radıyallahu anhüm ve arkadaşları ağlamaya başladılar. Rahmet Peygamberi Efendimiz hemen âyetin devamını okuyarak onları sevindirdi. Meâlen: “Ancak îmân edip, iyi işler yapanlar ve Allah’ı çok çok ananlar ve haksızlığa uğratıldıklarında kendilerini savunanlar başkadır.” (Şuarâ: 26/227) Kâ’b ve arkadaşları da başka türlü değillerdi. Ancak dînimizi övüyor, din düşmanlarını yeriyorlardı. Âyet-i kerîmenin devamı gelince, üzüntüleri sevince dönüştü. İki Cihan Güneşi Efendimiz onların söylediği şiirleri düşmana atılan ok mesabesinde kabul etti.

Kâ’b ibni Mâlik radıyallahu anh 80 kadar hadis rivayet etmiştir. Bunlardan birkaç tanesi “Riyazussalihin”de şöyle nakledilmektedir:

“Kâ’b İbni Mâlik radıyallahu anh’den rivayet edildiğine göre Nebî sallallahu aleyhi ve sellem Tebük Gazvesi’ne perşembe günü çıktı. Zaten Hazreti Peygamber genellikle perşembe günü yolculuğa çıkmayı severdi.” (Buhârî, Cihâd 103) Sahîhayn’daki bir rivayet şöyledir: “Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem’in, perşembe günü dışında yolculuğa çıktığı pek nâdirdir.” (Buhârî, Cihâd 103, Ebû Dâvûd, Cihâd 77)

Kâ’b İbni Mâlik radıyallahu anh’den rivayet edildiğine göre, Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu: “Bir koyun sürüsünün içine salıverilmiş iki aç kurdun o sürüye verdiği zarar, mala ve mevkiye düşkün bir adamın dinine verdiği zarardan daha büyük değildir.” (Tirmizî, Zühd 43)

Bir gün Resûl-i Ekrem Efendimiz evindeyken Mescid-i Nebevî’den bir gürültü geldiğini duydu. Kâ’b İbni Mâlik, İbni Ebû Hadred adlı zâttan alacağını istemiş, bunun üzerine bir gürültü kopmuştu. Ümmetinin sıkıntıda olmasına pek üzülen Efendimiz odasının kapı perdesini aralayarak: “-Kâ’b!” diye seslendi. Kâ’b İbni Mâlik: “- Emret, yâ Rasûlallah!” diye o tarafa yöneldi. Nebiyy-i Muhterem Efendimiz ona eliyle, “alacağının yarısını bırak” diye işaret etti. Bunun üzerine Kâ’b: “- Bıraktım, yâ Rasûlallah!” dedi. Buna memnun olan Efendimiz, İbni Ebû Hadred’e dönerek: “-Kalk, borcunu öde!” buyurdu. (Buhârî, Salât 71, 83; Müslim, Müsâkât 20)

Kâ’b ibni Mâlik radıyallahu anh Hicretin 50. yılında Muâviye radıyallahu anh’in hilâfeti zamanında 77 yaşında iken vefât etti.

Allah ondan razı olsun.

Cenab-ı Hak cümlemize Kâ’b ibni Mâlik radıyallahu anh’ın iman, sabır, sadakat ve dürüstlüğünden hisseler nasib eyleyip şefaatlerine nail eylesin. 

Amin.

PAYLAŞ:                

YORUMLAR

İlk yorumu yapan siz olun!

Yorum Ekle