İslam, insanın aynalanma ihtiyacını inkâr etmez; onu yerine yerleştirir. Mümin kardeşinin aynasıdır buyuran Rasûlullah Efendimiz hem bir müminin kardeşine temiz ve berrak bir ayna olmasına hem de diğer mümin kardeşler aynasına bakıp kendine çeki düzen vermesini teşvik ederek bu fıtri ihtiyaca dikkat çekmiştir.
Ekran Çağındaki İmtihanımız
İnsan görülmek ister.
Bu arzu bir zaaf değil, yaratılışa yerleştirilmiş fıtrî bir ihtiyaçtır. Bazen insan, kendini bir bakışta, bir iltifatta, bir kabulde, okuduğu bir yazıda, duyduğu bir hikmette tanımaya başlar. Varlığını, değerini ve sınırlarını “öteki”nin aynasında fark eder. Günümüz nefis bilimcileri bunu insandaki aynalanma ihtiyacı olarak tanımlıyorlar. Bu ihtiyaç insanın benliğini inşa eden en temel dinamiklerden biridir.
Ne var ki her fıtrî ihtiyaç gibi aynalanma da doğru zemine oturtulmadığında zararlı hale gelebilir. İnsanı kemale götürmesi gerekirken, nefsin palazlanmasına, huzura ulaştırması gerekirken, doyumsuzluğa ve ruhi açlığa neden olur.
Bugün yaşadığımız doyumsuzluk krizi, bu ihtiyacın yanlış aynalarda giderilmeye çalışılmasıdır.
Aynalanma Nedir, Ne Değildir?
Aynalanma, insanın “ben buradayım, görülüyorum ve yerim var” duygusunu edinmesidir. Bu duygu olmadan insan ya içine kapanır ya da sürekli kendini ispat etmeye çalışır. Sağlıklı aynalanma, kişiye sükûnet, denge ve öz-değer kazandırır.
Ancak aynalanma; alkış, beğeni ve sürekli takdir anlamına gelmez. Aksine, yalnızca dış onaya bağlanan aynalanma, kişiyi başkalarının nazarına iltifatına ve ilgisine esir eder. Bu noktada insan, değerini kendi içindeki kıymetlerde değil, başkalarının bakışlarında arar. Beğeni arttıkça rahatlamaz; aksine daha fazlasına ihtiyaç duyar. Çünkü sahte ayna aldatır.
Ekran Çağı ve Sahte Aynalar
Sosyal medya sahipleri insanın bu aynalanma ihtiyacını fark etmiş ve bu fıtri ihtiyacı bir fırsata çevirmişlerdir. İnsanın görünürlüğünü yani zuhur iştahını kolayca giderebileceği bir zemine dönüştürmüşlerdir. Görülmek, fark edilmek, takdir edilmek artık bir “emek” değil; bir “sunum” meselesi hâline gelmiştir. Bir fotoğraf, bir cümle, duygulu bir an… Ve ardından sayılar: beğeniler, yorumlar, takipçiler.
Bu sayılar nefse şunu fısıldar:
“Değerlisin… Ama sadece görünür olduğun kadar.”
İşte imtihan tam da burada başlar. İnsan, aynalanma ihtiyacını sahte yerlerde hızla giderdiğinde; iç dünyası beslenmez, yalnızca uyarılır. Sürekli görülmek isteyen benlik, sessizliğe tahammül edemez. Kalp, huzuru kaybeder; hatta zihin kısa mesafeli hayallerin peşinde bölünür hafıza zarar görür çünkü artık baktığı ayna kendisini ruhunu değil, nefsini büyütmektedir.
İslam, insanın aynalanma ihtiyacını inkâr etmez; onu yerine yerleştirir.
Mümin kardeşinin aynasıdır buyuran Rasûlullah Efendimiz hem bir müminin kardeşine temiz ve berrak bir ayna olmasına hem de diğer mümin kardeşler aynasına bakıp kendine çeki düzen vermesini teşvik ederek bu fıtri ihtiyaca dikkat çekmiştir
Aynı şekilde insanların değişken bakışlarını bir tarafa bırakıp onlara Allah’ın daimi nazarını hatırlatır.
Kur’an’ın inşa ettiği insan tasavvurunda mümin, başıboş değildir. Görülmediği bir an yoktur. Yalnız kaldığını sandığı yerde bile Rabbinin ilmi ve nazarı altındadır.
“O, gözlerin hain bakışını da bilir, kalplerin gizlediklerini de.” (Mü’min, 19)
Bu idrak, insanın aynalanma ihtiyacını en derin ve en güvenli noktaya taşır. Çünkü Allah’ın nazarında değer, yalnızca suretler değil; içnide niyet, ihlâs amel ve istikrar barındıran siretlerdir
Efendimiz’in (s.a.v.) meşhur Cibril hadisinde tarif ettiği ihsan hali ise aynalanma ihtiyacının kemale erdiği noktadır:
“İhsan, Allah’ı görüyormuşçasına ibadet etmendir. Sen O’nu görmesen de O seni görmektedir.”
Bu bilinç, insanın iç dünyasında köklü bir dönüşüm oluşturur. Bu yolda çaba sarfeden ve ilerleme kaydeden kişi, artık fiillerini görülmek için yapmaz; görüldüğünü bilerek yapar. Bu, benliği şişiren bir fark edilme değil; kalbi sakinleştiren bir huzurdur.
İhsan kıvamının yerleşik bir kültür olduğu toplumlarda, şikâyetler azalmış, üretimler kaliteli hale gelmiş, ticarette aldatma, siyasette yalan ve boş vaat, ilimde oyalanma, hizmette minnet yükleme kalmamıştır.
Allah’ın görmesinden huzur bulan insan:
– Alkışa muhtaç olmaz.
– Takdir gelmeyince yıkılmaz.
– Gizlide de istikrarını korur açıkta da.
Çünkü aynası sabittir; kırılmaz, kaybolmaz.
Aynalanma ihtiyacı yanlış zeminlerde giderildiğinde birtakım ahlâkî ve ruhî bozulmalar ortaya çıkar:
– Riya: Görülmek için yapılan ibadet.
– Teşhir: Değer üretmek yerine dikkat çekme.
– Tükenmişlik: irade ve niyetin pörsüdüğü anlamını yitirmiş bir sürekli performans hâli içinde görünme.
– Tatminsizlik: Beğeni artsa bile iç boşluğun dolmaması.
Bu hâller, insanı Allah’tan uzaklaştırdığı gibi, kendisine de yabancılaştırır. Kişi bir süre sonra “kim olduğunu” değil, “nasıl göründüğünü” düşünmeye başlar.
Sosyal Medyada Duruş Mümkün mü?
Mesele sosyal medyayı tamamen terk etmek değildir. Asıl mesele, hangi aynaya baktığımızdır.
Eğer insan:
– Paylaşırken onay bekliyorsa,
– Görülmediğinde değersiz hissediyorsa,
– Sessizlikten rahatsız oluyorsa aynalanma ihtiyacı yanlış yerde gideriliyor demektir.
Fakat kişi, görünürlükte değil; niyette sabitse, sosyal medya bir araç olmaktan öteye geçmez. Asıl aynası değişmediği için kalbi de savrulmaz.
Aynalanma Fıtrîdir, Yönü Belirleyicidir
İnsan aynalanmaya muhtaçtır; bu bir zayıflık değil, yaratılış gerçeğidir. Ancak bu ihtiyacın yönü belirleyicidir. İnsan ya fânilerin aynasında yorulur ya da Allah’ın nazarında sükûnet bulur.
Müminlerin birbirine imasıyla, ifadesiyle, yaşantısı ile sürekli Allah için hakkı hatırlatması, İhsan kıvamında kulluk, aynalanma ihtiyacını bastırmaz; terbiye eder. İnsanı görünür kılmaz; derinleştirir.
Bu çerçevede; yazarların kitap ya da makalelerini tanıtması, sanatçıların eserlerini teşhir etmesi, mezuniyet/icazet merasimleri, açılış törenleri kısmen fuarlar/pazarlar her biri insanın kendini anlatıp varlığını izhar etme geri bildirim alarak bir aynaya bakıp aynalanma arzusundan kaynaklanan fıtri ihtiyaçlardır. Önemli olan böyle durumlarda amellerin Hak katında niyetlere göre değerlendirileceğini bilip güzellikleri hakkın ihsanına hataları da kendi nefsimize havale ederek lütuf ve ihsanlara karşı bir şükür/hamd, hatalara ve muhtemel kibir ucub vb. nefsanî hastalıklara karşı da bir istiğfar halinde olabilmektir.
Son olarak ekran çağında asıl imtihanımız şudur: Hak tarafından görüldüğünü bilen olma şuuruna, her ne olursa olsun görünen olmalıyım anlayışından daha çok ehemmiyet verebilecek miyiz?

YORUMLAR
-
İlk yorumu yapan siz olun!