Bizim kırk hadis geleneğimiz vardır. Dergimiz kırk seneyi doldurunca bu geleneğin ruhundan ilham alarak kendi kırk hadisimizi derlemeye gayret ettik. Herkes şahit olsun ki bu kırk hadis, kırk yıl boyunca yaşamaya, anlatmaya ve aktarmaya çalıştığımız hakikatlerin özlü ifadesidir. Bizim kırk hadisimiz, kırk yılımızın vitrini, nebevî davetin gölgesinde yapılan bir neşir faaliyetinin veciz ifadesidir.
- “Andını Hatırla” diye başlamıştık. Rehberimiz bütün çağların izinde olduğu Sevgili Peygamber Efendimizdi. O’nun dilinden andımızı her fırsatta tazelemeye gayret ettik: “Allah’ım! Sen benim Rabbimsin! Beni sen yarattın. Ben senin kulunum; gücüm yettiğince ezelde sana verdiğim sözümde ve vaadimde durmaktayım.” (Buhârî, Da’avât, 2, 16; Ebû Dâvûd, Edeb, 110)
- Kur’anla düşünmek, Kur’an’la yaşamak gayemiz oldu. Peygamber çağındaki sevgiyle sünnete sarılmak lazım dedik. İslam’ı yaşamak için islami bir çevre aramak gerektiğini dillendirdik. Rahmet gibi bir kardeşliğe talip olduk: "Mü'minlerin birbirlerini sevmede, merhamet etmede ve yardımlaşmadaki misali, bir beden gibidir. Ondan bir uzuv rahatsızlandığında, diğer uzuvlar da uykusuzluk ve ateşle ona katılır." (Müslim, Birr 66; Buhârî, Edeb 27)
- Gündemimiz hep İslam’dı. Kınayanın kınamasına aldırmadan daha diri bir dini hayatın izini sürdük. İslam dünyası neden hep mazlum diye hüzünlendik. Camiden hayata yenilenme çağrısı yaptık. Hakka da batıla da duyarlı bir toplum için zamanı İslam’a ayarlamamız, nefis engeli aşmamız ve mal da can da Allah içindir dememiz gerekiyordu: “Kim cihad etmeden veya içinden cihada niyet etmeden ölürse, bir nifak üzere ölmüş olur.” (Müslim, İmâre 158; Ebû Dâvûd, Cihâd 17)
- 24 saati nasıl yaşadığımızı sorguladık, çünkü bu zor bir hesaptı: “Hiçbir kul, kıyamet gününde, ömrünü nerede tükettiğinden, ilmiyle ne gibi işler yaptığından, malını nereden kazanıp nerede harcadığından, vücudunu nerede yıprattığından sorulmadıkça bulunduğu yerden kıpırdayamaz.” (Tirmizî, Kıyamet 1)
- İnsanlık kendini, İslam yerini arıyor tespitini yaparken bir tebliğ seferberliğinin zaruretinin altını çizdik. “Ya Rasûlallah Senin Önderliğine Muhtacız” derken de kitap ve sünnet çizgisinde bir tasavvuf ihtiyacına “İhsanda Buluşmak” başlığıyla dikkat çektik:“İhsan, Allah’ı görür gibi ibadet etmendir. Sen O’nu görmüyor olsan da O seni görmektedir.”(Buhârî, Tefsîr, (Lokman) 2)
- Sistemlerin acımasızlığına karşı İslam şefkati umudumuz oldu. İnançta ve hayatta ölçümüzü hep İslam diye ilan ettik. Gerçek kimliğimizi ve gücümüzü yeniden bulmak için topyekûn bir tövbe zamanının geldiğine inandık: “Ey insanlar! Allah’a tövbe edip ondan af dileyiniz. Zira ben ona günde yüz defa tövbe ederim.”(Müslim, Zikir 42)
- Bosna-Herkes, Cezayir, Karabağ meselelerinde yanan yüreğimizi paylaşırken Batı’nın ikiyüzlülüğünü gözler önüne serdik. Tevhid terbiyesiyle buğzumuzun yanında muhabbetimizin adresini de her fırsatta “Canım Kurban Olsun Senin Yoluna” şeklinde izhar ettik: “Sizden biriniz, beni anne-babasından, çocuğundan ve bütün insanlardan daha çok sevmedikçe (tam anlamıyla) iman etmiş olmaz.” (Buhârî, Îmân, ,8)
- Bosna’dan Mısır’a, Karabağ’dan Filistin’e zulümle çerçevelenmiş bir sömürge düzeni vardı. Bir kimlik sancısı yaşıyorduk ve bunu aşmanın yolu İslam’la yeniden buluşmaktı. Batı’nın İslam’la savaşını görmeli ve İslam’sız evrensel ufuk olamayacağını göstermeliydik: “Bütün işlerin başı İslâm’dır.” (Tirmizî, Îmân, 8/2616)
- Laik yapılanmanın ülkemize ödettiği bir bedel vardı. Bunu insanımız şahsiyet parçalanması olarak tecrübe etmişti. Bu tahribata karşı yeniden tevhid şuuruna ihtiyaç duyuyorduk. Bu Allah’a koşmak, her anı Allah ile yaşamak demekti: “Kim Allah için sever, Allah için nefret eder, Allah için verir, Allah için engel olursa, imanını kemale erdirmiş olur.”(Ebû Dâvûd, Sünne, 15)
- Müslüman sistemle ilişkisini gözden geçirmeli, kendi iktidar alanını İslamlaştırmanın derdine düşmeliydi. Öncelikli meselemiz diri bir kalbe sahip olmaktı: “Şunu iyi bilin ki, insan vücudunda küçücük bir et parçası vardır. Eğer bu et parçası iyi olursa, bütün vücut iyi olur. Eğer o bozulursa, bütün vücut bozulur. İşte bu et parçası kalptir.”(Buhârî, Îmân 39, Büyû’ 2)
- Türkiye’nin temel sancılarını, ekonominin çarklarının nasıl döndüğünü sorgulayarak bir çıkış yolu aradık. Biliyorduk ki doğudan batıya bir İslam açlığı vardır. Ahiret yoksulu olmamak için Kur’an’a bakışımızı düzeltmek zaruretti: “Allah şu Kur’an’la bazı kavimleri yükseltir; bazılarını da alçaltır.”(Müslim, Müsâfirîn 269)
- İnsan krizin yaşandığı zor bir zamandaydık. Allah’ın razı olacağı Müslümanlık için İslam bizden ne bekliyordu? Bir aylık ömrümüzün kaldığını bilseydik acaba nasıl davranırdık? “Gerçek şu ki gözler kör olmaz, kalpler kör olur” (Hac, 40) ayetinden mülhem düşünce çağrısı yaptık: “Allah, suretlerinize ve mallarınıza bakmaz, ancak kalplerinize ve amellerinize bakar.”(Müslim, Birr, 34)
- İslam olmak, yalnızca inanç beyanında bulunmak değil; varoluşu, anlamı ve değeri Allah merkezli yeniden kurmaktı. Kurtuluş da bu merkez değişimiyle başlayacaktı. İnsan, kendini mutlaklaştırmaktan, arzuyu ölçü hâline getirmekten ve geçici olanı nihai amaç saymaktan ancak bu teslimiyetle kurtulurdu: “Allah’a inandım de, sonra da dosdoğru ol!”(Müslim, İmân 62)
- Sıratta yürür gibi müstakim olanı Allah utandırmayacaktı. Deprem gibi küçük bir kıyamet yaşamış, Kosova’da yüzyılın son vahşetine şahit olmuş, Sahib-ül Vefa Musa Efendi’yi kaybetmiştik. Bize düşen güzel sabırdı, çünkü sabır müminin gönül dokusundaki en belirgin vasıftı: “...Namaz bir nurdur, sadaka bir burhandır, sabır bir ışıktır...”(Müslim, Tahâret, 1)
- “Milyarlarca Dolarlık Haram Lokma” başlığı ile ekonomik ahlâk ve helâl-haram meselelerine odaklanırken “İnfak Medeniyeti” ile paylaşma kültürüne vurgu yaptık. “Sen Seni Ne Sanırsın!” diyerek nefsimizi muhasebeye davet ettik, kibrin kötülüğünü işledik ve dua ile ibadet ve sükûna çağırdık: “Dua ibadetin özüdür.”(Tirmizî, Deavât, 1)
- İslam’ı nasıl anladılar, nasıl yaşadılar sorusunu sorarak Peygamber dostlarının izini işaret ettik. En güzel insanın dilinden bir Müslüman tarifi yaptık ve hayatımızı o tarifin ışığında yaşamaya gayret etmemiz gerektiğini söyledik: “Müslüman, diğer Müslümanların elinden ve dilinden güvende olduğu (zarar görmediği) kimsedir. Mümin de halkın canları ve malları konusunda kendisinden emin olduğu kimsedir.” (Tirmizî, Îmân, 12)
- Çağdaş insanın bir ahlâk aşınması problemi vardı. Geleceğin inşasında insan açığı sorunu nasıl aşılacaktı? Kendini inşa çabası olarak tasavvufa ihtiyacımızı ve hizmet insanı olmanın önemini vurguladık: “İnsanların en hayırlısı, insanlara faydalı olandır.” (Buhârî, Megazî, 35)
- En çarpıcı sorularımızdan birisiydi: Günahsız bir gün yaşayabilecek miyiz? Durdum divanına derken bizi ihya edecek bir namazın, aile içi iletişime dikkat çekerken huzurun, nasıl yetişir, nasıl yetişmez diye sorarken de hayırlı evladın arayışı içerisinde olduk: “Hiçbir baba, çocuğuna güzel ahlâktan daha kıymetli bir miras bırakmamıştır.” (Tirmizî, Birr, 33; İbn Hanbel, IV, 77).
- Temiz kalp, temiz hayat gayemiz oldu. Bunun için Allah’ın çizdiği sınırlar içinde yaşamak, secde edip yakınlaşmak ve orucun arınma çağrısına kulak vermek gerekiyordu. Neticede her şey emanetti: “Sana bir şey emanet eden kişiye emanetini (hakkıyla koruyarak) iade et. Sana hainlik edene sen hainlik etme.” (Tirmizî, Büyû’, 38; Ebû Dâvûd, Büyû’, İcâre, 79)
- Üç aylar ve Ramazan ihya günlerimiz oldu. Günde kırk defa okuduğumuz Fatiha’yı idrak etmeyi önemsedik. Ben ne kadar Müslümanım sorusunu sorduk, çünkü rahmet insanı olmak ve her yere ferahlık götürmek durumundaydık: “Mü’min, bal arısına benzer. Temiz olanı yer (helâl yer), temiz olan şeyler ortaya koyar (Hakk’ın rızâsına uygun işler yapar), temiz yerlere konar (sâlih ve sâdık kişilerle ülfet eder) ve konduğu yeri ne kırar ne de bozar.” (Ahmed bin Hanbel, II, 199)
- Biz Allah’a kul olanın her şeyin esaretinden kurtulduğuna inandık. Allah’a muhalefetten sakındık. Allah’a sarılın dedik. En büyük endişemizi de günaha alışmak olarak not ettik: “Kul bir günah işlediği zaman kalbinde siyah bir nokta oluşur. Bundan vazgeçip tevbe ve istiğfar ettiği zaman kalbi parlatılır. Günaha devam ederse siyah nokta artırılır ve sonunda tüm kalbini kaplar. Allah’ın, (Kitabı’nda) ‘Hayır hayır! Doğrusu onların kazanmakta oldukları, kalplerini paslandırmıştır’ diye anlattığı "pas" işte budur.” (Tirmizî, Tefsîru’l-Kur’ân, 83)
- Bir Müslüman evi tasavvuru ortaya koyduk. Evlerimizde Kur’an iklimi olsun istedik, çünkü Kur’an nereye gidiyorsunuz diye soruyordu. Hayat tarzı hassasiyetimiz ve cennete gidiş yolculuğumuz bunu gerektiriyordu: “Üç şey insanın saadetinden üç şey de insanın mutsuzluğundandır. İyi bir eş, geniş bir ev ve iyi bir binek. Kötü bir eş, kötü ev ve kötü binek ise mutsuzluk kaynağıdır.” (Buhari, Nikâh, 18.)
- Kıyamların, rükûların, secdelerin ruh dokusunu konuştuk. Kalplerimize esma-i hüsna aydınlığı düşsün istedik. Cami ibadet, bilgi, birlik ve sevgi mekânıdır dedik: “Allah’a en sevimli yerler mescidlerdir.” (Müslim, Mesâcid, 288)
- Allah’a bağlı bir hayat arzuladık. “Vahye kulak ver” dedik. Kalbin en derin hastalığı olan gaflete dikkat çektik. İnsan kendine zulmetmesini sorguladık. Ateşten korunmak için Peygamberimizi işitmeliydik: “Yarım hurma ile de olsa, cehennemden korunmaya bakın!” (Buhârî, Edeb 34, Zekât 10)
- Hayatın her alanında bize kul hakkı terbiyesi lâzımdı. İman ve istikamet bunu gerektiriyordu. Red ve kabullerimizin netleşmesi için tevhid şuurun şahsiyetimize yansıması şarttı, çünkü dindarlığın kalite standardı ihlastı: “...Allahım! Ey Rabbimiz ve her şeyin Rabbi! Beni ve ailemi dünya ve âhirette her an sana ihlâsla bağlı kıl. Ey yücelik ve ikram sahibi!...”(Ebû Dâvûd, Vitr, 25)
- Anne ve babaya hürmeti önemsedik, çünkü Yaratan’ın vefa buyruğu vardı: “Öf bile deme.” Anne babalara anne baba olma çağrısını hem ailede sevgi ve huzur iklimine dikkat çekerek hem de evlad paniği uyarısı ile yaptık. İnfaklarımızı küresel bir şefkat ile büyütmemiz gerektiğini hatırlattık: “İnsanlara merhamet etmeyene Allah da merhamet etmez.” (Buhârî, Tevhîd, 2; M6030 Müslim, Fedâil, 66)
- Mânevî açlığa çare aradık. Bu hayatın anahtarı gözyaşıydı. Hep sadıklarla beraber olmak lâzımdı. Allah adamı olmaya çalışmalıydık. Bunun için Rasûlullah Efendimiz’in mektebinde öğrenci olma çağrısı yaptık. Şu muhabbet duası ile: “Allahım, senden seni sevmeyi, seni seven kişiyi sevmeyi, senin sevgine ulaştıran ameli isterim. Allahım, senin sevgini bana kendimden, ailemden ve soğuk sudan daha sevimli eyle.” (Tirmizî, Deavât, 72)
- “Ya amellerimiz defolu çıkarsa” teyakkuz halimizdi. İhtilafa düşersek rüzgârımız giderdi. İçten çürümemek için nefse dikkat etmek ve her şeye mü’min feraseti ile bakmak lâzımdı. Mü’min ahlâkı da bunu gerektirirdi. Zaten insanlığın ahlâk önderi de bunun için gönderilmişti: “Ben güzel ahlâkı tamamlamak üzere gönderildim.”(Muvatta’, Hüsnü’l-Huluk, 8)
- “Biz Allah içiniz” diyebilmek ufkumuzdu. Grup nefsinin terbiyesi de derya gönüllü olmanın yolu da samimiyetten geçiyordu. Nihayetinde din samimiyetti: “Din, Allah için, Kitâbı için, Resûlü için, Müslümanların yöneticileri için ve bütün Müslümanlar için dürüstlük ve samimiyettir.”(Ahmed ibni Hanbel, Müsned, IV, 102, 103)
- Şeytanın hilelerine karşı uyanık olmak ve günah çukuruna düşmemek için hepimize marifetullah gerekliydi. Kirlenmemek hassasiyeti olmadan duaların kabul olacağını beklemek akıl kârı değildi: Rasûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem uzun yolculuklar yapmış, üstü başı tozlanmış, saçı başı dağılmış, ellerini göğe uzatarak, “Yâ Rab, yâ Rab!” diye yalvarıp yakaran bir adamdan söz etti ve “Fakat onun yediği haram, içtiği haram, giydiği haramdı. Haram ile beslenirdi. Peki, böyle birisinin duası nasıl kabul edilsin?” buyurdu. (Müslim, Zekât, 65)
- Din muameleydi. Fitne zamanında istikameti korumak kolay değildi. Sapmaların bir bedeli vardı, o yüzden temel ölçülerin iyi bilinmesi gerekiyordu. Bu zamanda nefis terbiyesi zorun zoruydu. Cennetin bir bedeli vardı: “Siz, iman etmedikçe cennete giremezsiniz; birbirinizi sevmedikçe de iman etmiş olamazsınız. Yaptığınız zaman birbirinizi seveceğiniz bir şey söyleyeyim mi? Aranızda selâmı yayınız.”(Müslim, Îmân 93)
- Aradığımız, olmaya çalıştığımız gönül insanıydı. Acaba kişilik emarımız bize ne söylüyordu? Müslümanlık yolculuğumuz her an diri, her an şuurla yürünen bir yolculuk muydu? İslam Allah’ın razı olduğu dindi ve hepimize Rabbani ölçülere göre bir zihniyet onarımı gerekiyordu: “Ey kalpleri hâlden hâle çeviren Allah’ım, kalbimi dinin üzere sabit kıl."(Tirmizî Deavât 124)
- İstek, israf ve istif ekonomisinde mü’minin bir hayat disiplini olmalıydı. İnsan çürürse bundan en çok zayıflarımız etkilenirdi. Dünyada tek bir mü’min üşüyorsa ısınma hakkına sahip değildik. Güçlü mü’min güçlü ümmet demekti. “Mü’minin mü’mine karşı durumu, bir parçası diğer parçasını sımsıkı kenetleyip tutan binalar gibidir.” Hz. Peygamber bunu açıklamak için, iki elinin parmaklarını birbiri arasına geçirerek kenetledi. (Buhârî, Salât 88, Mezâlim 5)
- Sarp yokuşu aşmanın yolunun yükü azaltmaktan geçtiğini fark ettik, hakkı unutmazsak özümüzü kurutmayız dedik. O zaman kimsenin hatasını aramaz, kendi hatamıza yoğunlaşabilir, Peygamberimiz Efendimiz gibi Kur’an kalbimizin baharı olsun isteyebilirdik: “...Yâ Rabbi! Her bir güzel ismin hürmetine, Sen’den niyâzım şudur ki; Kur’ân’ı; gönlümün baharı, (gönlümün saâdet haritası), sadrımın nûru, (gönül âleminin feyzi ve nûru), hüzün ve kederimin çaresi eyle!” (Ahmed,I, 391)
- Müslümanca yaşama sanatı ufkumuzdu. Buna ancak Siyer-i Nebi’yi ömürlük müfredat görenler, buğzu müstahakkına muhabbeti layığına tevcih edenler muvaffak olabilirdi. Dürüstlük en karlı ticaret, sade hayat mü’minin markasıydı: “Siz işitmiyor musunuz? İşitmiyor musunuz? Sade yaşamak imandandır; sâde hayat sürmek imandandır.”(Ebû Dâvûd, Tereccül 2)
- Müslümanın davası gönlün ihyasıydı. Camiler mânevî imar mekânı, sohbet meclisleri dünyadaki cennet bahçeleriydi. Seher gıdası ahlâk aşısı, esas hayat ahiret hayatıydı. Korkularımızı terbiye etmenin yolu hasbünallah demek ve bu ifade ile dirilmekten geçiyordu: “Ateşe atıldığı zaman İbrahim aleyhisselâm’ın son sözü: “Allah bana yeter, o ne güzel vekildir” demek olmuştur.” (Buhârî, Tefsîrû sûre (3), 13)
- İfsad şebekesi çalışırken birbirimizi uyarmakla mükelleftik. Zira sadece iman ettik demekle bırakılmayacaktık. İlâhî ölçüleri korumak, sımsıkı durmak ve Kur’an mücahidleri olmak zorundaydık: “Sizin en hayırlılarınız, Kur’an’ı öğrenen ve öğretenlerinizdir.” (Buhârî, Fezâilü’l-Kur’ân 21)
- Dijital dünya ile imtihandaydık. Utanmadıktan sonra dilediğini yapmanın kolaylaştığı bir zamanda kulak, göz ve gönlü koruyan kurtulacaktı. Modern zamanlarda derviş olmak da kalmak da kolay değildi. En önemli konu da sevgi terbiyesiydi: “Kişi sevdiğiyle beraberdir.” (Buhârî, Edeb, 96)
- Gazze’nin yanında olduk. Arz-ı mev’ud değil ahd-i mev’ud vardır, Allah’ın vadi haktır, kâfirler istemese de Allah nurunu tamlayacaktır, Allah’ın laneti zalimlerin üzerinedir diye haykırdık. Rabbimiz üzerimize sabır yağdır diye dua ettik: “İnsanlar bir zalimi görürler de onun zulmüne engel olmazlarsa, Allah’ın onları genel bir azaba uğratması kaçınılmazdır.”(Tirmizî, Tefsîru’l-Kur’ân, 5)
- Her sayımız yeniden iman edelim çağrısıydı. Terbiye ve tezkiyenin hayatiyetini vurguladık. Şükrü çoğaltmamız zaruriydi, çünkü kullardan şükredenlerin pek az olduğu ifade edilmişti. Çoğaltma yarışı ile nereye kadar gideceğiz diye sorduk: “Âdemoğlu, malım malım deyip duruyor. Ey âdemoğlu! Yeyip tükettiğin, giyip eskittiğin veya sadaka olarak verip sevap kazanmak üzere önden gönderdiğinden başka malın mı var ki?”(Müslim, Zühd 3-4)
Süleyman aleyhisselam gibi bitirelim: “Bu, Rabbimin lütfundandır; nimetine karşı şükür mü yoksa nankörlük mü edeceğim diye beni sınıyor.” (Neml, 40)


YORUMLAR
-
İlk yorumu yapan siz olun!