“Bedenine gösterdiğin îtinâ ne çok; dînine gösterdiğin îtinâ ise ne kadar da az!
«Bu yemek zehirli!» dense, yemekten uzak durur, ondan yemezsin. Sonra sana yemin edilse ki o kat’iyyen zehirli değildir, yine de ondan çekinirsin. O yemeğin konulduğu kaptan, defalarca yıkansa bile yine de çekinir, uzak durursun.
Acaba dînine karşı neden böyle davranmıyorsun?!”
[İbadet ve tâatler, rûha verilen vitaminler mesâbesindedir. Buna mukâbil, haram, şüpheli ve kerâhetler de ruhlara saçılan zehirler mevkiindedir. Nasıl ki beden sağlığımızı düşünüp hastalıklardan korunmaya çalışıyorsak, rûhumuzu da mânevî zararlardan aynı hassâsiyetle korumamız elzemdir. Zira Yahya bin Muâz’ın buyurduğu gibi:
“Şaşılır o kişiye ki hastalık korkusuyla yiyecekten perhiz eder de Cehennem korkusuyla günahlardan perhiz etmez.”[1]
Bir Mecelle kâidesinde; “Def-i mefsedet, celb-i menfaatten mukaddemdir.” denilmektedir. Yani kötülüklerin bertaraf edilmesi, faydalı şeylerin kazanılmasından daha öncelikli bir vazifedir. Nitekim Sâmi Efendi Hazretleri de buna bir misal sadedinde; “Önce yaradaki cerahat temizlenir, sonra merhem sürülür.” buyururlardı.
Bunun gibi, bir kul için günahlardan sakınmak da, sâlih amel işlemek kadar mühim, hattâ öncelikli bir meseledir. Zira günahlar, hadîs-i şerîfte buyrulduğu üzere, kalbe düşen siyah noktalardır.[2] Bu lekeler çoğaldıkça, kalpler kararır, gönül gözü kapanır. Neticede kulun haramlardan sakınma hassâsiyeti kaybolur. O artık en ağır cürümleri bile, vicdanında en ufak bir rahatsızlık duymadan kolayca işlemeye başlar. Mânen hayâtiyetini yitiren o kalp, artık bir “canlı cenâze”den farksızdır.
Nitekim Ömer bin Abdülazîz Hazretleri:
“Haramlar bir ateştir, ona ancak kalbi ölü olanlar uzanır. Eğer el uzatanların kalpleri diri olsaydı, o ateşin acısını muhakkak duyarlardı.” buyurmuştur.
Cenâb-ı Hak, Ramazan orucunu farz kıldığını bildirdiği âyet-i kerîmenin nihâyetinde; “umulur ki ittikā eder / Allâh’a karşı gelmekten sakınırsınız”[3] buyurarak, bu ibadetten maksadın, gönüllere takvâ hassâsiyetini nakşetmek olduğunu beyan buyuruyor. Bu bakımdan Ramazân-ı Şerîf de takvânın tahsil edildiği bir mevsimdir.
Umûmî tarifiyle takvâ, Cenâb-ı Hakkʼın rızâ ve muhabbetini kaybetme korkusuyla, Oʼnun emirlerine sımsıkı yapışmak, yasakladığı her şeyden de büyük bir titizlikle sakınmaktır.
Bu öyle bir titizliktir ki harama düşme endişesiyle şüpheli şeyleri, hattâ ihtiyaten birtakım mübahları dahî terk etmeyi gerekli kılar.
Nitekim hadîs-i şerîfte:
“Bir kul, sakıncası olur endişesiyle sakıncası olmayan (bazı) şeyleri terk etmedikçe (gerçek) müttakîlerden olamaz.” buyrulmuştur. (Tirmizî, Kıyâmet, 19; İbn-i Mâce, Zühd, 24)
Ashâb-ı kirâm da şüpheli şeyler karşısında çok titiz davranırlardı. Hazret-i Ömer bu hassâsiyetin bir misâlini ifade sadedinde:
“Biz, fâize düşme korkusuyla, on helâlden dokuzunu terk ettik.”[4] buyurmuştur.
Belki bu, biz âhir-zaman ümmeti için yıldızlardaki ölçüler gibi erişilmez bir ufuktur. Fakat bizler de bu ufka ne kadar yaklaşabilirsek o kadar kârdır. Zira reklâmlarla ürünlerin olduğundan daha câzip gösterildiği, yeminle mala kıymet kazandırılmaya çalışıldığı, nemâ, kredi, dosya ücreti, promosyon, banka hediyesi, enflasyon farkı gibi değişik adlar altında fâizin yaygınlaştığı, âhirzamanla ilgili olarak ifade edilen “fâizin tozuna bulaşmayan çok az kimsenin kaldığı”, velhâsıl helâl ve haramın birbirine karıştığı günümüzde, takvâ hassâsiyetinin çok daha lüzumlu bir hâle geldiği muhakkaktır.
Ramazân-ı Şerîfʼin alâmet-i fârikası olan “oruç” ibadeti de imsaktan iftara kadar bazı helâllerden bile uzak durarak, haram ve şüphelilerden ne kadar büyük bir titizlikle kaçınmamız gerektiği hususunda, mânevî bir eğitim vesîlesidir.
Unutmayalım ki ibadetlerimizin kabulünün delili, onların alâmeti olan ahlâkî vasıfların, hâl ve davranışlarımıza ne kadar aksettiğidir.
Meselâ makbul bir namazın, kulu fahşâ ve münkerden / yani dînin ve aklın kötü ve çirkin gördüğü şeylerden koruyacağı, âyet-i kerîmede bildirilmektedir.[5] Dolayısıyla namazının makbul olup olmadığını anlamak isteyen birinin, yanlış hâllerden ve çirkin davranışlardan ne kadar uzak durduğuna bakması kâfîdir.
Bunun gibi, haramlardan ve şüphelilerden sakınma titizliğini, hayatımızın her safhasında ne kadar gösterebiliyorsak, o kadar oruçlarımız makbul olmuş ve o nisbette takvâya erebilmişiz demektir.
Bu hususta Abdullah ibn-i Ömer’in şu îkâzı çok mühimdir:
“Namaz kılmaktan zayıflayıp yay gibi, oruç tutmaktan eriyip çivi gibi olsanız, haram ve şüphelilerden kaçınmadığınız takdirde, Allah o ibadetleri kabul etmez!”]
İbn-i Atâullah el-İskenderî Hazretleri buyurur:
“Senin hakkında en fazla korkulan şey, insanlarla karışıp görüşmendeki durumundur. Gıybeti kulağınla dinlediğin yetmiyormuş gibi, bir de dilinle onlara ortak oluyorsun! Oysa gıybet, abdestin fazîletini giderir, oruçlunun oruç sevâbını yok eder!”
[Daha önce de ifade ettiğimiz gibi, orucun gönüllere kazandıracağı en ulvî haslet, bütün günahlardan sakınma hassâsiyetini kalpte sâbitlemektir. Bu gayret ve hassâsiyet içinde olmayan biri, zâhiren oruçlu olsa bile, bu ibadetin ecrini zâyî etmiş demektir.
Bu hususta Rasûlullah Efendimizʼin şu îkâzı çok mânidardır:
“Kim yalan konuşmayı ve yalan-dolanla iş yapmayı terk etmezse, Allâh’ın, o kimsenin yeme-içmeyi bırakmasına ihtiyacı yoktur.” (Buhârî, Savm, 8)
Zira oruçluyken ağzımıza bir şey girmemesine dikkat ettiğimiz kadar, ağzımızdan çıkan her kelimeye de dikkat etmeliyiz. Öyle ki bilhassa oruçlu iken dilimizden dâimâ hak ve hakikat ifadeleri, nezâket ve zarâfet dolu pırlanta sözler dökülmelidir.
Buna mukâbil, orucun feyz ve rûhâniyetini zedeleyen gıybet, dedikodu, nemîme/söz taşıma, yalan, iftirâ, lüzumsuz tartışma ve mâlâyânî konuşmalara karşı da âdeta bir “sükût orucu” tutmalı, Hazret-i Mevlânâ’nın tâbiriyle; “sözün maskarası olmak”tan sakınmalıyız.
Dilin âfetlerinden biri olan gıybet ise, ekseriyetle mânevî ağırlığı fark edilmeden, kolayca ve en çok işlenen günahlardan biridir. Hâlbuki âyet-i kerîmede Cenâb-ı Hak gıybet günahını, “ölü kardeşinin etini yemek”[6] kadar çirkin bir cürme teşbih etmektedir. Zira ölü biri, kendisine söylenenlere cevap veremez ve kendini savunamaz. Gıyâbında konuşulan kimse de bu hususta ölüye benzer. Bu sebeple bir din kardeşini, kendisinin bulunmadığı bir yerde, hoşlanmayacağı şekilde anmak da onun ölü etini yemeğe benzetilmiştir.
Nasıl ki ağza giren maddî yiyecekler orucu bozarsa, ağızdan çıkan gıybet ifadeleriyle “ölü kardeşinin etini yemek” de orucun bütün feyz ve rûhâniyetini ziyan etmektir.
Nitekim Rasûlullah Efendimiz, oruçlu iken gıybet eden iki kadın hakkında;
“Bunlar, Allâh’ın helâl kıldığı şeylerden kendilerini tuttular, onlara karşı oruçlu oldular; haram kıldığı şeylerle de oruçlarını açtılar. Birbirinin yanına oturup, insanların etlerini yemeye (gıybet etmeye) başladılar.” buyurmuştur. (Ahmed, V, 431; Heysemî, III, 171)
Hak dostlarından Abdullah Dehlevî Hazretleriʼnin şu kıssası da çok mânidardır:
Hazretin oruçlu olduğu bir gün, yanında sultânı kötülediler. Dehlevî Hazretleri:
“–Eyvah, orucumuz bozuldu!” buyurdu.
Bir talebesi:
“–Efendim, siz gıybet etmediniz ki!” dediğinde ise:
“–Evet, biz gıybet etmedik, ama dinledik. Gıybette, söyleyen de dinleyen de aynıdır.” buyurdu.
Yani gıybetin bir esintisi bile, kulu orucun sevabından ve gönül feyzinden mahrum etmeye yetiyor.
Âyet-i kerîme ve hadîs-i şerîflerde, birçok ibadet ve tâatin büyük mükâfatları bildiriliyor. Fakat o sâlih amelleri işlerken, bazı hatâ ve kusurlara dikkat etmezsek, o büyük ecirlerden mahrum kalabileceğimizi unutmamalıyız. Dolayısıyla, sâlih amellerimizin edâsı için gösterdiğimiz gayretin bir benzerini, hattâ daha fazlasını, o amellerimizin ecrini zâyî etmemek için de göstermeliyiz. Buna ilâveten, amellerimizin kabulü için Cenâb-ı Hakkʼa ilticâ hâlinde olmalıyız.]
İbn-i Atâullah el-İskenderî Hazretleri, şeyhi Ebuʼl-Abbas el-Mürsîʼnin Ramazân-ı Şerîfʼte Kurʼân-ı Kerîm ile ünsiyetinden bir manzarayı şöyle tasvîr ediyor:
“Kurʼân okuduğunda; «Sanki bütün âlem onu dinliyor!» zannedersin. Senenin birinde terâvih namazı kıldırdı; «Bu Ramazan sanki Kurʼânʼı Rasûlullahʼa okuyor gibi hissediyorum!» dedi. İkinci Ramazan geldiğinde; «Bu sene Kurʼânʼı sanki Cebrâilʼe okuyor gibiyim!» dedi. Üçüncü sene geldiğinde; «Bu sene Kurʼânʼı sanki Allah Teâlâʼya okuduğumun hissiyâtı içindeyim!» dedi.”
[Ramazân-ı Şerîf, Kurʼân-ı Kerîmʼin indirildiği aydır. Dolayısıyla bu mübârek ayda Kurʼân-ı Kerîm ile daha yüksek keyfiyette bir meşguliyet gerekir. Bilhassa onu yeni nâzil oluyormuş gibi bir gönül vecdiyle okumalı, ilâhî beyanların aynasında hâlimizi gözden geçirmeli, hatâ ve kusurlarımızı tespit edip telâfisi için samimiyetle gayret göstermeliyiz.
Yine Kurʼânʼın yalnızca “mukâbele”siyle yetinmeyip “muâmele”siyle de meşgul olmalıyız. Zira Abdullah bin Mes‘ûd’un şu tespiti ne kadar mânidardır:
“Kur’ân, kendisiyle amel edilsin diye indirilmiştir. Fakat insanlar onu sadece okumayı amel edindiler!..” (Bkz. Serahsî, Mebsût, I, 200, Beyrut, 1331)
Velhâsıl Kurʼân-ı Kerîmʼden lâyıkıyla istifâde edebilmek için; ona edeple yaklaşmak, huşû ile dinlemek ve titizlikle yaşayıp yaşatmaya çalışmak îcâb eder.
Diğer taraftan, herkes aynı rahle başında oturup Kur’ân okuyabilir. Fakat herkes onun mânâ ikliminden, kalbî derinliği nisbetinde, farklı derecelerde nasipler alır. Tıpkı bir denize kıyısından bakanların onun sathını görmesi, mâhir dalgıçların ise, indikleri her derinlikte bambaşka manzaralar seyretmeleri gibi. Kur’ân-ı Kerîm de kişinin kalbindeki takvâ seviyesine, yani Hakkʼa yakınlık ölçüsüne göre, sır ve hikmetlerini açar.
Bu sebeple müʼmin, abdestini alırken ağzını yıkayıp onu Kurʼân-ı Kerîm tilâvetine lâyık bir zâhirî temizliğe kavuşturduğu gibi; yalan, gıybet, dedikodu, iftira ve benzeri günahların kirini tevbe, istiğfar ve gözyaşı ile yıkayıp kalbini de mânevî bir temizliğe tâbî tutmalıdır. Zira Kurʼân-ı Kerîm, asıl kalp ile okunur. Gözün vazifesi, kalbe bir nevî gözlük olmaktan ibarettir. Temiz bir kalple okunmayan Kurʼânʼdan gerçek mânâda feyz ve rûhâniyet alınamaz.
Bunun içindir ki Hazret-i Osman:
“Eğer kalpleriniz tertemiz olsaydı, Allâh’ın kelâmına doyamazdınız.” buyurmuştur. (Ali el-Müttakî, II, 287/4022)
Şunu da unutmayalım ki Kurʼân-ı Kerîm azîzdir, indiği her yere izzet, şeref, kıymet ve bereket bahşeder. Nitekim bu hakîkate binâen, ârif bir zât şöyle demiştir:
“Kur’ân-ı Kerîm’i Cebrâîl indirdi, meleklerin en fazîletlisi oldu.
Kur’ân-ı Kerîm, Hazret-i Muhammed’e indi. O, kendisinden önceki ve sonraki bütün insanların seyyidi oldu.
Kur’ân-ı Kerîm, Ümmet-i Muhammed’e indi. O ümmet, ümmetlerin en hayırlısı oldu.
Kur’ân-ı Kerîm, Ramazan ayında indi. O ay, on bir ayın sultanı oldu.
Kur’ân-ı Kerîm, Kadir Gecesi’nde indi. O gece, bin aydan daha hayırlı oldu.
Eğer Kur’ân-ı Kerîm, senin de kalbine ve hayatına inerse, insanların en hayırlılarından olursun!”]
İbn-i Atâullah el-İskenderî Hazretleri buyurur:
“Ömürde bereket, kulun Allah yolunda mesafe katederken zeki ve anlayışlı olması ve dâimâ mânevî fırsatları kaçırmamak için uyanık bulunmasıdır. Bu hâl üzere kalp ve bedenle yapılacak amelleri işlerken ve gücü yettiği kadar hızla gayret ederken, ilâhî ihsanların gelişi ve Rabbânî nurların parlayışı öyle tecellî eder ki kelimeler ve işaretler onun keyfiyetini ifadeden âciz kalır.
Bununla beraber bu tecellîlerin tamamı pek kısa bir zamanda oluverir. Meselâ, Kadir Gecesi gibi bir ayda elde edeceğini, başkası bin ayda elde edemez.
Ulemâdan bir zât, ârif bir zât için; «Her gecesi, Kadir Gecesi kıymetindedir.» demiştir…
İşte ömürde bereketin asıl mânâsı budur. Ömrün uzunluğu değildir.”
[Bereketli ömür, sadece nefes sayısı bakımından fazla olan değil, Cenâb-ı Hakkʼın rızâsının tahsil edilebildiği ömürdür. Bu bakımdan ömrün bereketi, her geceyi Kadir, her gördüğünü Hızır bilme firâsetiyle yaşama sırrına bağlıdır. Bu şuura eren basîret sahibi gönüllerin fânî ömürleri kısa da olsa, uhrevî semeresi bakımından, son derece bereketli bir ömürdür.
Cenâb-ı Hak, rızâsını tahsil için, hâlis bir niyetle son nefese kadar gayret eden kulunun azını çok ediyor. Rabbimiz, sonsuz merhameti dolayısıyla, kullarının işlediği günahlara yalnızca misliyle karşılık vereceğini bildirirken; ibadet, tâat, hayır-hasenat gibi sâlih amellerine ise 10 mislinden 700 misline kadar mükâfat vereceğini müjdeliyor.
Ramazân-ı Şerîf’in en kıymetli hazinesi olan Kadir Gecesi ise, Cenâb-ı Hakk’ın kullarına olan cömertliğinin muhteşem bir zirvesini teşkil ediyor. Zira Cenâb-ı Hak, Kadir Gecesiʼnin bin aydan,[7] yani 83 küsur seneden, 29 bin küsur gece ve gündüzden hayırlı olduğunu bildiriyor. Yani ibadetle ihyâ edilen uzun bir ömrün ecrini, Kadir Gecesi’ni ihyâ eden kullarına müjdeliyor.
Ömrünü bereketlendirmek isteyen hiçbir müʼmin, Cenâb-ı Hakkʼın bu müstesnâ lûtuf, ihsan ve ikramına bîgâne kalamaz. Bilâkis ilâhî ahlâk ile ahlâklanarak, cömertlik ve ihsanlarını artırmaya gayret gösterir, Kadir Gecesiʼnin kadrini bilir...
Bir bardak su ikram edene bile teşekkür etmek bir vicdan borcu iken, böylesine muhteşem bir ihsanda bulunan Cenâb-ı Hakk’a bizler de şükrümüzü artırmalı, o mübârek geceyi tevbe-istiğfar, zikir, namaz, Kurʼân tilâveti, hayır-hasenat gibi sâlih amellerle ihyâ etmenin gayretine girmeliyiz.
Nitekim Peygamber Efendimiz şöyle buyuruyor:
“Kadir Gecesi’ni, fazîlet ve kudsiyetine inanarak ve sevâbını yalnız Allah’tan bekleyerek ibadet ve tâatle geçiren kimsenin -kul hakları hâriç- geçmiş günahları bağışlanır.” (Müslim, Müsâfirîn, 175/760)
Diğer taraftan Kadir Gecesi, Cenâb-ı Hakk’ın Rasûlullah r Efendimizʼi ne kadar sevdiğinin ve O’nun şahsında ümmet-i Muhammed’e ne muazzam bir lûtufta bulunduğunun da bir göstergesidir. Zira geçmiş peygamberlere ve ümmetlerine de böyle bir gecenin lûtfedildiğine dâir, kaynaklarda herhangi bir bilgiye rastlamıyoruz.
Dolayısıyla hem böyle bir geceyi ihsân ettiği için Rabbimizʼe hamd ve şükretmeli, hem de bu nîmete vesîle olduğu için Rasûlullah Efendimizʼe olan hürmet, muhabbet, minnettarlık, sadâkat ve itaatimizi artırmalıyız.
Ne mutlu ömrünü, ihyâ edilen Kadir Geceleriyle bereketlendiren, böylece âdeta damlayı verip deryayı kazanan sâlih kullara…]
İbn-i Atâullah el-İskenderî Hazretleri buyurur:
“Bir mâbedden geçerken oradaki âbid ve ârif bir zâta:
«‒Ey âbid! Bu insanların bayramı ne zamandır?» diye sormuşlar. O da bu soruyu:
«‒Affedildikleri gün!» diye cevaplamış.”
[“Esas hayatın âhiret hayatı”[8] olduğu şuur ve idrâkiyle yaşayan her mü’min için hakikî bayram, Cenâb-ı Hakkʼın af ve rızâsına nâil olma bayramıdır. Son nefesi îmân ile verebilme bayramıdır. Hesap ve Sırât’ı kolayca geçebilme, Cennet’e girebilme, Cenâb-ı Hakk’ın cemâlini seyredebilme bahtiyarlığıdır.
Bu saâdete erişebilmek için, fânî hayattaki bayramları, uhrevî bayramlara vesîle olacak şekilde idrâk ve ihyâ etmek zarurîdir.
Dolayısıyla ilâhî af bayramına nâil olmak isteyen bir kul, evvelâ kendisi son derece affedici, müsâmahakâr ve merhametli olmalıdır. Affede affede ilâhî affa nâil olmaya, Allah için kimseyi incitmeyip kimseden de incinmemeye gayret etmelidir.
Yine Hak dostları nazarında, Allâh’ın rahmet ve muhabbetine mazhar olunan her gün, gerçek bayramdır. Nitekim Behlül Dânâ Hazretleri şöyle buyurmuştur:
“Gerçek bayram, yeni elbise giyenlere değil, Allâh’ın azâbından emîn olanlaradır. Yine bayram, güzel binitlere binenler için değil, hatâ ve kusurlarını terk ederek hâlis bir kul hâline gelebilenler içindir...”
Hazret-i Ali’nin şu hâli de ârifler nezdinde bayramın mânâsını ne güzel ifade eder:
Bir adam, bir bayram günü Hazret-i Ali’yi kuru ekmek yerken görür. Ona:
“–Bugün bayram olduğu hâlde, kuru ekmek mi yiyorsun!?” der.
Hazret-i Ali şu cevabı verir:
“–Bayram o kimse içindir ki; orucu makbul olmuş, gayretleri yerinde görülmüş, günahları da bağışlanmıştır. Böyle olduktan sonra bugün bize bayramdır, yarın bize bayramdır, Allâh’a âsi olmadığımız her gün bize bayramdır.”
Velhâsıl bayram, nefsânî zevk u sefâlar içinde ve israf çılgınlıklarıyla gülüp eğlenmek değil, Cenâb-ı Hakk’ın rızâ ve muhabbetine erebilmektir.
Bu itibarla bayramlar, senenin herhangi bir günü değildir. Ramazan bayramı, üç aylarda idrâk edilen takvâ mektebinden lâyıkıyla geçebilenlere ihsân edilen, ilâhî bir tebriknâmedir.
İşte bu ilâhî tebriğe nâil olabilmek için, -Ramazan ayı gibi- bayramını da hakîkî mânâsına ve mukaddes muhtevâsına uygun şekilde idrâk ve ihyâ etmek elzemdir.
Bayramlar, aslâ tatil seyahatlerine çıkma zamanı değildir. Nitekim Rasûlullah Efendimiz’in bir tatili yoktu. “Bir hurma ağacının gölgesinde üç gün dinleneyim, beni bir müddet rahatsız etmeyin.” buyurmadı. O dâimâ hayır-hasenat ile, tebliğ ile, ibadetle, Allah yolundaki gayretlerle dinlendi, huzur buldu. Bir müʼmin için de esas tatil teneşirde başlar.
Bir müslüman, Ramazan ve Kurban bayramlarını nefsânî bir eğlence ve tâtil günleri olarak değil, ebedî bayramların anahtarı olacak keyfiyette idrâk ve ihyâ etmelidir.
Buna göre bayramlar;
- Birbiriyle tebrikleşerek birlik, beraberlik ve kardeşlik duygularını pekiştirmek,
- Sıla-i rahim / akraba ziyaretinde bulunmak,
- Bir vefâ borcu olarak geçmişlerin ruhlarını duâlar, hayırlar ve sadakalarla şâd etmek,
- Dargınlık, kırgınlık ve küskünlükleri, Allâhʼın affını umarak sona erdirmek,
- Gariplerin, kimsesizlerin ve mâtemlerin civarında dolaşarak gönüller kazanmak,
- Fedakârlık ve cömertlikle din kardeşliğini toplum plânında, hattâ ümmet nezdinde yaşayıp yaşatmak gibi, nice içtimâî ibadetin îfâ edildiği mübârek günlerdir.
Unutmayalım ki gerçek bayram sevincinin seyredileceği en berrak ayna, bayram ettirilen mahzun gönüllerdir…
Filistinʼde yaklaşık bir asırdan beri devam eden ve son üç yılda benzeri görülmemiş bir vahşet ve katliâma dönüşen zulümler karşısında, çaresizce hayatta kalabilme mücâdelesi veren milyonlarca din kardeşimizin içler acısı hâli ortada…
Hakîkî bayramlara nâil olabilmenin yolu, nasıl ki tebessümü unutmuş mahzun, yorgun ve yaralı gönüllere bayram neşesi vermekten geçiyorsa, bizler de;
‒Ümmetin derdiyle ne kadar dertlenebilirsek,
‒İmkânlarımızı din kardeşlerimizin selâmeti uğrunda ne kadar seferber edebilirsek,
‒O mahzun yüreklere bayram sevincini ne kadar tattırabilirsek, o kadar bayramın hakîkatinden hisse alabiliriz.]
Cenâb-ı Hak, ümmet-i Muhammedʼin gönüllerine birlik-beraberlik ve kardeşlik şuuru ihsân eylesin. Yüreklerin buruk olmadığı, hakikî bayramlara erdirsin.
Ramazân-ı Şerîfʼin gönül vecdi içinde bir kulluk hayatı yaşayıp son nefesimizde ebedî vuslat bayramına erebilmeyi, cümlemize lûtf u keremiyle ihsân eylesin.
Âmîn!..
[1] Tezkiretüʼl-Evliyâ, s. 125, Erkam Yayınları.
[2] Bkz. Tirmizî, Tefsîr, 83; İbn-i Mâce, Zühd, 29; Ahmed, II, 297.
[3] el-Bakara, 183.
[4] Ali el-Müttakî, Kenzü’l-Ummâl, 4/187, no: 10087.
[5] el-Ankebût, 45.
[6] Bkz. el-Hucurât, 12.
[7] Bkz. el-Kadr, 3.
[8] Buhârî, Rikāk, 1.


YORUMLAR
-
İlk yorumu yapan siz olun!