Muhammed Emin Yıldırım İle... En Kâmil Siyer Kitabı Kur’ân’dır

Siyer bir ilim dalı olarak değerlendirilmemeli sadece. Bu bir hayat tarzıdır, Peygamberimizin hayata bastığı mühürdür, mirasıdır, örnekliğidir. Ben de bir Müslümansam her an bu örnekliği yeniden yaşama, yeniden yaşatma adına bir gayret göstermek durumundayım.

Muhterem hocam siyer okumak, onu anlamak, anlatmak ve yaymak üzerine çokça gayret sarf ettiğinizi ve hatta bu isimle bir vakıf kurduğunuzu, faaliyetler yürüttüğünüzü görüyoruz. Allah razı olsun. Sizin için siyerin insan hayatındaki ehemmiyeti nedir?

MUHAMMED EMIN YILDIRIM: Malumunuz siyer Efendimiz’in (s.a.v) hayatıdır. Peygamberimizin (s.a.v) hayatının da bir Müslüman için çok önemli olduğu hepimizin bildiği bir hakikattir. Biz Efendimiz’i (s.a.v) tanıdıkça O’nun getirdiği vahyi ve bizden yeryüzünde halifelik adına bir görev yüklediği için o görevin karşılığını bekleyen Rabbimizi daha iyi tanımış oluruz. Biz Efendimiz’i tanıdıkça hayatı gerçek manada tanımış ve anlamış oluruz. Çünkü din dediğimiz yapının üç temel esası vardır: Allah, vahiy ve peygamber. Peygamber bize en yakın olanıdır. Çünkü o da insandır, biz de insanız, o da beşerdir biz de beşeriz. Zaten O beşere gönderilmiştir; Efendimiz’in (s.a.v) sıklıkla kendinin beşeriyetine vurgu yapması da bundan kaynaklanır. İslam’ın üç temel esasından bize en yakın olanı Efendimiz, Peygamberimiz (s.a.v), nübüvvet makamı olduğu için O’nu anladığımız zaman aslında vahyi ve Rabbimizi anlamış oluyoruz. Bugün eğer sıkıntılı, arızalı, sorunlu bir algı varsa (İslam’ın kendisinde böyle bir problem yoktur, algılanmasında sıkıntılar vardır), tarihte olduğu gibi mesela Mutezile’ye, Hariciliğe, Şia’ya kaymışsa ya da bugün olduğu gibi tarihselciliğe, modernizme kayıyorsa, siyer bu kaymaların hepsini önleyecek yöntemin adıdır. Siyer derken sahih ve selim bir biçimde Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem’in tanınmasını kastediyoruz. Bizim Peygamber (s.a.v) ile kurmamız gereken münasebet, “O bizim Peygamberimiz, mecburen böyle bir şeyi yapmamız gerekiyor” şeklinde algılanamaz. Bu bir sevgi ilişkisidir. Peygamber sevgisi Kuran’ın ana meselelerinden, birisidir. Onun için Efendimiz (s.a.v) kendi sevgisini sıklıkla gündeme getirmiştir. Çünkü o sevgi netice itibariyle birçok şeyin daha doğru bir biçimde anlaşılmasına katkı sağlayacaktır.

Siyer anlatımında asrın imkânları nasıl kullanılabilir? Tüm Müslümanlara siyer hassasiyetini anlatmak, aşılamak için mevcutlarından dışında başka neler yapılabilir?

M.E. YILDIRIM: Efendimiz (s.a.v) hayatında sahabeye çeşitli müjdeler verdi ve çeşitli hedefler gösterdi. Mesela İstanbul’un fethedileceğini söyledi. Roma’nın da fethedileceğini söyledi. Kisra’yı, Kayser’i, Yemen’i müjdeledi. Sahabe bu müjdeleri duyduğunda “Ne de olsa Allah Rasûlü bu müjdeyi bize verdi, nasıl olsa bunlar olacak.” demedi. O müjdeler verildiği zaman “Ben nasıl o müjdeyi tahakkuk ettiririm?” diyerek seferber oldu. Sahabeyi başarılı kılan en önemli sebeplerden bir tanesi de buydu. Allah Rasûlü sallallahu ve sellem bize de bir müjde veriyor aslında, bir hedef gösteriyor. Hayber’in dönüşünde kızı Fatıma ile karşı karşıya kaldığında Fatıma anamız babasına sarılıyor; günlerdir yolculuktan dolayı görememiş. Efendimiz’in (s.a.v) üstünde başında tozlar var. Eliyle o tozları temizlerken bir taraftan da ağlıyor Fatıma anamız ve “Babacığım! Bitmeyecek mi bu acılar, bu sıkıntılar, dertler?” diyor. Allah Rasûlü (s.a.v) buyuruyor ki: “Sabret kızım, gün gelecek Allah, babanın adını yeryüzünde kerpiçten, kiremitten yapılmış her eve, kıldan tüyden yapılmış her çadıra ya izzetle ya zilletle koyacaktır.”

Bu ne demek? Yeryüzünün tamamına “Muhammedun Rasûlullah!” ulaşacak demek. Ama nasıl ulaşacak? İzzetle ulaşacak yani o bölgenin insanları Müslüman olacaklar, aziz olacaklar. Aziz oldukları için ulaşacak. Bazen de zilletle ulaşacak, Müslüman olmayacaklar ama o bölgeye, o topraklara İslam hâkim olacak. Onlar zelil duruma düşecekler. Bunu duyan bir insan eğer sahabe gibi dinlerse bu rivayeti şöyle bir hedef koymalıdır kendine: “Ben dünyanın her tarafına Allah Rasûlü’nün (s.a.v) mirasını ulaştırmalıyım!” Sadece bu ülkeye de değil. Bugün seksen üç milyonluk bir ülkede yaşıyoruz. Ben bugün siyer ile alakalı bir vakfın içerisinde hizmet etmeye çalışan birisiyim. Bu memleketin bütün insanlarına peygamber sevgisini, peygamberin önemini, peygamberlik müessesesinin gerekliliğini anlatabilmiş miyim? Vallahi anlatamamışım. Eğer ben o rivayetin üzerinden sahabenin hedef koyma meselesini anlamış olsaydım hedefim sadece bu memleket olmaz, bütün dünya olurdu. İnternetin olduğu bir çağda, bu kadar çok iletişimin olduğu bir çağda bizim bu mesajı her tarafa ulaştırmamız gerekiyor. Onun için biz bunu ille de vaazla, sohbetle yapacağız diye bir şey yok. O gün tek iletişim imkânı ve vesilesi buydu, bununla yapıldı ama sahabe meşru ve helal olan bütün aletleri mesaj muhataba ulaşsın diye kullandı. Bugün ben de kullanmalıyım. Sinemaysa sinemayı kullanmalıyım, Ben biliyorum ki beni dinleyen genç kardeşlerim var, bu röportajı okuyan genç kardeşlerim de olacak. Dünya dillerinde yetiştirsinler kendilerini! Kimisi İbraniceyi öğrensin, peygamberi İbranice anlatsın. Kimisi Danimarka’daki insanlara anlatsın, kimisi Flamanca öğrensin, Flamanca anlatsın. Sadece tek bir yere de sıkışmayalım; elimizdeki bu aletleri, bu imkânları çok iyi kullanalım.

İnanın ki ara ara aklıma şu geliyor: Sahabe uçağın, internetin, telefonun olmadığı bir çağda İslam’ı hicretin daha ilk yarım asrında üç kıtaya duyurdu. Ya sahabenin elinde internet olsaydı ne olurdu?  Sahabenin uçak gibi bir nimeti olsaydı, binselerdi ve üç saat sonra Avrupa’ya gidebilselerdi ne olurdu? O insanlar develerin sırtında, atların sırtında beş altı aylık yolculuklarla İslam’ın mesajını dünyanın dört bir tarafına duyurdular. Ya onların elinde bu imkânlar olsaydı ne olurdu? Öyle ise eğer biz bu imkânların olduğu bir çağdaysak tembelliklerimizden vazgeçip gerçekten bu alanda kullanılabilecek bütün meşru aletleri nübüvvetin, Kur’an’ın, sünnetin hizmetine sunabilecek çalışmalar ve gayretler ortaya koymamız gerekir.

Hocam siyer öğrenmeye nereden başlamalıyız? Hangi usulü takip etmeli veya nasıl bir yol izlemeliyiz?

M. E. YILDIRIM: Bu çok önemli bir soru, ama ilk soru: “Neden siyer öğrenmeliyiz?” olmalı, çünkü nedenini bilmeyen ondan tam anlamıyla istifade edemez. Önce “Ben neden Allah Rasûlü’nün (s.a.v) hayatını öğrenmeliyim” sorusu sorulmalı ve bu sorunun cevabı Kur’an’da aranmalı. “Neden siyer öğrenmeliyiz?” deyip Kur’an’daki ayetleri tek tek tespit etmeliyiz. Neden öğrenmem lazım? Allah emrettiği için. Çünkü Allah bana “Üsve-tün Hasene” diye gösteriyor. Allah bana sevmemi emrediyor. Sevebilmem için tanımam gerekiyor. Daha birçok sebep var. Bu konuda bir çalışma yaptım, yirmi maddeye yakın sebep çıkardım. İnanın ki siz bu meseleye biraz daha derinlemesine eğilseniz belki bu yirmi madde kırk madde olacak. Niyesini tespit ettiğimizde ikinci soru devreye girecek. O da “Nasıl?” Çünkü her meselenin bir usule dayanılarak ortaya konulması lazım. Tamam, ben Allah Rasûlü’nün (s.a.v) hayatını öğreneceğim ama nasıl? Tarihi ezberlemekle siyeri öğrenmiş olur muyum mesela? Sadece bilindik olayları tekrar etmem ya da öğrenmem siyeri öğrendiğim anlamına gelir mi? Bunları ben ‘nasıl’ın içerisinde aslında tespit etmiş oluyorum. ‘Nasıl’ sorusu usul sorusudur. Usulün olduğu yerde vusul olur. Allah Rasulü’nün (s.a.v) o kutlu hayatından doğru bir biçimde istifade etmenin yolları ve yöntemleri yine Kur’an’dadır. Kur’an öyle kitap ki sadece ‘bir şeyi yap’ demez. ‘Bir şeyi yap’ demişse eğer, kesinlikle niye ‘yap’ dediğini de demiştir; biz buna ‘hikmet’ diyoruz. Bir de onun nasıl yapılacağının yolunu da göstermiştir. Şimdi Kur’an bana: “Peygamberi model olarak al, O’nu kendine rehber ve önder olarak kabul et” dediği zaman arkasından bunun sebebini de öğretir, sebebini öğrettiği gibi nasıl olacağını da gösterir. Onun için siyeri nasıl öğreniriz sorusunun cevabını vereceğimiz yer elbette Kur’an’dır. En doğru, en kapsamlı, en kâmil siyer kitabı aziz Kuran’ımızdır. Kuran bize en doğru bilgileri verir. Zaten mihenk o. O mihengi iyice öğrendiğimiz zaman geri kalanını da doğru öğrenmiş oluruz. Onun için biz öncelikle Kuran’dan Efendimiz’i (s.a.v) öğrenmeliyiz. Ondan sonra da Efendimiz’in o kutlu hayatını hadis kitaplarından, siyer kitaplarından, tarih kitaplarından, ensab kitaplarından, hasais kitaplarından, delail kitaplarından, tabakat kitaplarından öğrenmeliyiz. Öyle bir müktesebatı bize miras bırakmışlar ki Allah sahabeden itibaren bu işi bize ulaştıran bütün alimlerimizden ebeden razı olsun. Bu manada birçok şeyi doğru anlamamıza katkı sağladılar.

Peki, siyer ve sünneti hayat tarzı haline getirmek, ömürlük bir tahsile dönüştürmek nasıl mümkün olabilir?

M. E. YILDIRIM: Bizim Efendimiz’e (s.a.v) ihtiyacımız “Bu kitabı okuduk bundan sonra buna ihtiyacımız yok.” denilebilecek bir şey değil. Bir hayat yaşıyoruz ve hayatın içinde bir sürü imtihanımız var. Bu imtihanların örnekleri ve modellerini Allah Rasûlü’nden öğreniyoruz. Dolayısıyla biz her an Efendimiz’le (s.a.v) beraber olmalıyız. O beraberliği neyle sağlayacağız? O’nun mirasına sadakat ile sağlayacağız. Bir hoca isem eğer, dönüp ara ara: “Benim bu hocalığım gerçekten Rasûlullah’ın örnekliğine uyuyor mu?” diye kendimi test etmem gerekiyor. Talebe isem öyle, ev hanımı isem öyle, baba isem öyle, işçi isem öyle, amir isem öyle, devlet başkanı isem öyle. Çünkü O hayatın her alanında bize örneklik oluşturdu. Onun için böyle canlı bir bağ kurmak zorundayım.

Meseleyi daha iyi anlayabilmemiz için bir örnek vermek istiyorum. İmam Şa’bi tâbiînin büyük imamlarından bir tanesidir. Abdullah İbn-i Ömer bazen sahabenin de büyüklerini, sahabeden kendi akranlarını toplar ve dermiş ki: “Gelin Şa’bi’ye gidelim, Şa’bi’den siyer dinleyelim.” Yanındakiler şaşırırlar ve derlermiş ki: “Ey İbn-i Ömer Allah Rasûlü’nün sahabesi sensin, sen Ömer’in oğlusun, o olayların bizzat şahidisin. Sen kalkmışsın, kendin şahit olduğun olayları, ‘gidelim Şa’bi’den, tabîinden, yani ikinci nesilden birisinden öğrenelim’ diyorsun. Şa’bi kimden öğrendi onları? Senden öğrendi. Sen kendi öğrettiğin birinden mi siyer dinleyeceksin?” İbn-i Ömer’in verdiği cevap şu olurmuş: “Vallahi Şa’bi öyle bir siyer anlatıyor ki sanki bizimle beraber yaşamış gibi.” Aslında Abdullah İbn-i Ömer siyerin nasıl anlatılacağını bize gösteriyor.

Siyer öyle sadece tarihi bir malumat olarak anlatılmaz, bir heyecan ister, bir muhabbet ister, bir aşk ister. Kendinizin hissetmediği bir şeyi nasıl hissettireceksiniz insanlara? Yaşamadığınız, sizde heyecan oluşturmayan, hop oturtup hop kaldırmayan bir şeyden nasıl başkalarına bir şey verebileceksiniz? Onun için Efendimiz’in hayatıyla sıcak, canlı bağ kurmamız gerekiyor. Biz on dört asır önce yaşamış ve vefat etmiş bir peygamberle bağ kurmuyoruz.

Allah Rasûlü’nün (s.a.v) bedeni şu anda bizimle beraber olmayabilir ama O’nun mirası, O’nun ruhu bizimle beraber ve biz her an salavat getirdiğimizde o salavata, o selamımıza icabet eden bir peygamberin varlığına inanmış insanlarız. Biz “Esselamu aleyke ya Rasulullah” dediğimizde inanırız ki “Ve aleyke selam” demiştir o. Çünkü öyle canlı bir bağ kurarız Peygamber Efendimiz’le (s.a.v) ve o canlı bağı da hayatımızın sonuna kadar devam ettiririz. Onun için siyeri ilimlerden bir ilim olarak görmemek gerekir.

Siyer bir ilim dalı olarak değerlendirilmemeli sadece. Bu bir hayat tarzıdır, Peygamberimizin hayata bastığı mühürdür, mirasıdır, örnekliğidir. Ben de bir Müslümansam her an bu örnekliği yeniden yaşama, yeniden yaşatma adına bir gayret göstermek durumundayım. Allah Rasûlü’nün (s.a.v) bıraktığı mirasa ancak böyle yaklaşırsam ondan tam anlamıyla istifade eder ve onu tam anlamıyla hayatıma taşımış olurum. Rabbimden niyazım odur ki gerçek manada doğruyu anlayanlardan ve yaşayanlardan olalım. Yaşayanlardan olursak inşallah yaşatanlardan oluruz. Ve inşallah o nebevi mirasa sadakat gösteren sadık talebelerden oluruz. Mevla hepimizi o sadık talebelerden eylesin inşallah.

Âmin hocam, Allah razı olsun.

PAYLAŞ:                

YORUMLAR

İlk yorumu yapan siz olun!

Yorum Ekle