Siyer-i Nebî: Ömürlük Müfredat

Rabbimizin insan türündeki harika tecellisi Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem, zıtları cem edişindeki ihtişamı ile en düşüğünden en yükseğine, en bilgilisinden en cahiline, en fakirinden en zenginine bütün insanlar için örneklik teşkil edecek muhteşem bir hayatın sahibidir. O hayat kendi hakikatine varmak, hakkındaki muradı bulmak isteyen herkes için varılıp önünde diz kırılacak yegâne rahledir.

Hepimiz hayat okulunda tahsil gören öğrencileriz. Gayemiz ne yapıp edip Müslüman olarak vefat etmek, ufkumuz ise “ne güzel kul” unvânına mazhar olmaktır. Tahsil müddetimiz bir ömür devam edecek, mezuniyet belgemiz son nefeste verilecektir. Herkese şâkilesine has bir eğitimin verildiği bu okulun ortak müfredatı Siyer-i Nebî’dir. Okulumuzun başöğretmeni Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’in hayatı, hayatlarımızı nasıl süreceğimize dair bir kılavuzdur. Rabbimizin rahmetinin muktezası olarak lütfedilmiş bu kılavuz bize, diğer insanlara şahit olacağımız, Peygamberimizin de bize şahit olacağı bir hayatın nasıl yaşanacağını gösteren zaruri dersleri ihtiva eder.

Siyer sözlükte; yol, davranış, hal, hayat hikâyesi gibi anlamlara gelir ve sîret kelimesinin çoğuludur. Hususi mânâda ise siyer, Allah Rasûlü Efendimiz’in pak ve mübarek hayatlarının en ince ayrıntısına kadar tespit edilmiş safahatıdır. O safahat bizim ışığımız, rehberimiz ve üzerimizdeki en büyük ilahi nimettir: “And olsun ki içlerinden, kendilerine Allah’ın âyetlerini okuyan, onları arındıran, onlara kitap ve hikmeti öğreten bir peygamber göndermekle Allah, mü’minlere büyük bir lütufta bulunmuştur. Hâlbuki daha önce onlar, apaçık bir sapkınlık içinde bulunuyorlardı.” (Al-i İmran, 164) Ayette ifade edilen Peygamber Efendimize ait özellikler Siyer-i Nebî’nin nasıl bir hayat kılavuzu ve ömürlük müfredat olduğunun da izahıdır. Siyer evvelemirde bizi Allah’ın ayetleri ile buluşturur, çünkü Peygamber Efendimizin hayatı Kur’an’ın tefsiridir. Kur’an O’nun kalbine indirilmiştir. Kur’an’ın yoğurduğu bir kalbin yaşadığı hayat kitabın ve hikmetin merkezinde olduğu bir hayattır. Kitap rehber ve rahmettir: “Sana kitabı, özellikle ayrılığa düştükleri konuda onları aydınlatman için ve inanan bir topluluğa rehber ve rahmet olsun diye indirdik.” (Nahl, 64) Siyer-i Nebî de âlemlere rahmet Peygamberimizin en güzel örnekliği olarak bütün insanlığa rehber ve rahmettir.

Siyer bir tezkiye vesilesidir. Kur’an bunu başka bir ayette şöyle ifade eder: “Onlar, ellerindeki Tevrat’ta ve İncil’de yazılı buldukları o elçiye, o ümmî peygambere uyarlar. Peygamber onlara iyiliği emreder ve onları kötülükten meneder; yine onlara temiz şeyleri helâl, pis şeyleri haram kılar. Ağırlıklarını kaldırır, üzerlerindeki zincirleri çözer. O peygambere inanan, onu koruyup destekleyen, ona yardım eden ve onunla birlikte gönderilen nura uyanlar, işte bunlardır kurtuluşa erenler.” (Araf, 157)

Siyer ahenkli davranış ve tutumların oluşturduğu ilke temelli bir örnekliktir. Allah Rasûlü sallallahu aleyhi ve sellem Abdurrahman b. Avf kumandasındaki orduyu sevki sırasında sancağın sıkı tutulması, kadınlara ve çocuklara dokunulmaması gibi tavsiyelerden sonra sözlerini: “işte bu elçisinin sizin aranızdaki sîretidir” şeklinde nihayete erdirmişti. O’nun aramızdaki sîreti yani hareket tarzı ve iş tutuşu örnek bir insani duruştur. Bu duruş her zamanda ve zeminde uygulanabilecek sadelik ve durulukta ilkelerden oluşur. Kıyamete kadar insanlığa rehberlik edecek bu ilkeler fıtratı esas alır ve vicdandan neşet eder. Bu yüzden örnek olma vasfını hiç yitirmez, anlamını kaybetmez. Sadece zihne değil, kalbe erişir, çünkü yaşanmış, denenmiş ve mutlu kıldığı tecrübe edilmiştir.

Siyer, ömürlük bir müfredat olarak dikkatimizi çekmesi gereken dört kısımdan oluşur. Bunlardan birincisi Kur’an ile Peygamber Efendimizin arasındaki rabıtadır. Kur’an, kalbine indiği insanlığın efendisinin hayatını nasıl gergef gergef dokumuştur? Bu soruyu ancak bu irtibatı gündemimize alarak cevaplayabiliriz. Kitap ile kitaba ilk muhatap insan arasındaki münasebet nasıl bir münasebettir? Hayatınızın her anına müdahil bir kitap ile tam 23 sene kalbinizin yoğrulması ne demektir? Ayetlerin iniş sebepleri ve akabinde tecrübe edilenler bize bu soruların cevaplarına giden yolu gösterecektir. Bir tarafında “Muhakkak ki sen yüce bir ahlâk üzeresin” (Kalem, 4) iltifatı, diğer tarafında “Allah seni affetsin…” (Tevbe, 43) ihtarı bulunan bu münasebetten nasibimiz siyerle hayatımızın dirilmesini ne kadar talep ettiğimize bağlıdır. Talip olmadan ilgi duyamaz, ilgi duymadan öğrenemez, öğrenmeden tanıyamaz, tanımadan sevemeyiz.

Siyerin ikinci kısmını Peygamber Efendimizin bir insan olarak diğer insanlarla münasebetleri oluşturur. O âlemlere rahmet olarak gönderilmiştir. Bütün insanlığın muhtaç olduğu hakikatin tek adresi O’ndadır. Bunun bir fani için ne muazzam bir mesuliyet olduğu izahtan varestedir. Siyer bu mânâda hakikatın o ağır ve devasa yükünü taşıyacak bir muhteva ile şekillenmiştir. “Câmi’ul Ezdâd” olan Rabbimizin harika bir tecellisi olarak siyer, insan tecrübesinin zıt kutuplarının harika bir terkibidir. O sallallahu aleyhi ve sellem insanların efendisidir, ama olgunluk çağına kadar bir yetim olarak muamele görmüştür. İnsanların en asilidir, ama kuru et yiyen Mekkeli bir kadının oğlu olduğunu hiç unutmamıştır. İnsin ve cinnin karşısında aciz kaldığı edebî bir mucize ile gelmiştir, ama ümmîlik sıfatıdır. Bir strateji ve siyaset dehasıdır, ama gök karardığında ya da rüzgâr sert estiğinde haşyetten yüzü asılarak mescide yönelecek kadar vaktinin insanıdır. Akşam olduğunda dünyanın en zenginidir, ama sabaha çıkıldığında yanında bir dirheme tesadüf edilmez. Örnekler çoğaltılabilir. Ezcümle, Rabbimizin insan türündeki harika tecellisi Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem, zıtları cem edişindeki ihtişamı ile en düşüğünden en yükseğine, en bilgilisinden en cahiline, en fakirinden en zenginine bütün insanlar için örneklik teşkil edecek muhteşem bir hayatın sahibidir. O hayat kendi hakikatine varmak, hakkındaki muradı bulmak isteyen herkes için varılıp önünde diz kırılacak yegâne rahledir.

Siyerin üçüncü kısmını Kur’an’ımızın kendilerini “O’nunla beraber olanlar” diye nebevî maiyet ile taltif ettiği sahabe efendilerimizin şâhitlikleri oluşturur. Onların şâhitliği görmek, işitmek, anlamak ve sevmenin ötesindedir. Onların yıldızlar misali hayatları şâhitliklerinin kemali olmuştur. Zihnin kalbe eşlik ettiği, muhabbetin gayret ve fedakârlıkla bezendiği bu şâhitlikle, görenin gözünü kamaştıracak seviyede örnek hayatlar ortaya çıkmış, Allah’ın kendilerinden razı olduğu, kendileri de Allah’tan razı Sahabe-i Kiram bu şekilde kıyamete kadar insanlığın efendileri olarak yücelecekleri bir iltifata mazhar olmuşlardır. Öyle ki İslam ümmeti için onlarla beraberlik bile (tâbiîn) bir yüceliş ufku olmuş, hatta onlarla beraber olup da yücelmişlere eşlik bile (etbâ-u’tâbiîn) Allah’ın istediği örnek hayatlar sınıfında değerlendirilmiştir.

Peygamber Efendimizin Kur’an ve kendi örnek hayatı dışında belki en büyük mucizesi yetiştirdiği sahabe neslidir. Siyerden sahabe duruşu ve tavrı anlaşılmadan hakkıyla istifade edilemez. Her birisi canlı ışıltılar saçan kandiller gibi insanlığın farklılıklarını temsil eden ve bu manada rahmetin tezahürü olan sahabe nesli ömürlük siyer müfredatında kendi hususi hakikatimizi arayacağımız örnek şahsiyetlerdir. Okuduğumuz ve tesiri altında kaldığımız her Peygamber arkadaşında kendi hakikatimize dair sırlar mevcuttur. Bu açıdan mesela birimizin neden Hz. Ömer’in tesiri altında kalırken diğerimizin Halid bin Velid’le kalbî bir yakınlık hissettiğini sorgulaması kendisi ile ilgili hakikati keşif açısından hayatidir. Her biri farklı bir meşrebin ufuk insanı olmuş sahabe efendilerimizle ilgili bizi hangi hadisenin can evimizden yakaladığı, hangi sözün zihnimizde silinmez bir yer bıraktığı, hangi sahnenin kalbimize nakşedildiği kulluk tahsilimiz ve seyrimizdeki sıçrama fırsatları olarak görülmelidir. Buralara yoğunlaşıp nasibinin peşine düşen kendi hakikatine giden yolda yıllarca kat edemeyeceği mesafeler alacaktır.

Siyerin dördüncü kısmı, siyer külliyatı ile buluşmuş, yukarıdaki üç buluşmayı yapmaya muvaffak olmuş bahtiyarların devşirdikleri nasiplerden oluşur. Bu, Allah Rasûlü’nün Veda Haccı’nda ifade ettiği şu hakikatin bir tezahürüdür: “Allah’ın rahmeti bugün sözümü işitip onu iyice kavrayanların üzerine olsun! Benim bu sözlerimi burada bulunanlar bulunmayanlara bildirsin. Olabilir ki bildirilen kimse burada bulunandan daha iyi anlar ve itaat eder.” (Müsned, VII, 307, 330, 376; Buhârî, “Ḥac”, 132, “Meġāzî”, 78)

Siyeri daha iyi anlayanlar ve Hz. Peygamber Efendimize daha iyi itaat edenler her zaman olmuştur, vardır ve olacaktır. Dolayısıyla siyeri ömürlük müfredat yapmanın bir yolu da siyerden nasibi olanları arayıp bulmaktır. Bu bahtiyarlar o nasiple nasıl dirilmişler, hayatlarını nasıl güzelleştirmişler, bize düşen bu sorunun cevabını onların siyerle kurdukları bağı keşfederek cevap bulmaktır. 63 yıllık yaşanmış ve bitmiş bir hayat gibi gözükse de Hazret-i Peygamberin hayatı kıyamete kadar sürecek tesiri ile insanlığa ufuk olmaya devam edecektir. Bu ufuktan hakkıyla istifade edenler, Peygamber varisleridir. Siyeri ömürlük müfredat yapmak biraz da Peygamber varisleri ile buluşmak ve onların nebevî nasipleri eşliğinde kulluk yolculuğuna son nefese kadar devam etmekten geçmektedir.

Siyer-i Nebî, ömrümüz boyunca tahsil edeceğimiz bir müfredattır. Biz bu müfredattaki nasibimizi bulmaya çalışıyoruz. Niyetsiz amel olmaz. Siyer okumalarımızın niyeti hayatımıza düşecek Muhammedî bereketi taleptir. Zihnimizin yanına kalbimizi koymazsak verim alamayız. Sadece bilmek değil tanımak istiyoruz. Bilmek zihnin, tanımak kalbin işidir. Zihnin harcı idrak, kalbin harcı ülfettir. İdrak hakkı teslim etmeyi, ülfet ise kalbi teslim etmeyi gerektirir. Bilip de seversek ittibâ ederiz. Rasûl-i Ekrem Efendimize ittibâ ise Allah’ın sevgisini celbedecek en müessir vesiledir: “De ki: ‘Eğer Allah’ı seviyorsanız bana uyun ki Allah da sizi sevsin ve günahlarınızı bağışlasın. Allah çok bağışlayan, çok esirgeyendir.’” (Al-i İmran, 31) Allah’ımızın bizi sevmesinin yolu Rasûlullah Efendimize uymaktan geçiyor. O’na uymak için ise yapılacak bellidir: Siyer-i Nebî ömürlük müfredatımız olmalıdır.

  

PAYLAŞ:                

Mehmet Lütfi Arslan

1972 yılında Vezirköprü’de doğdu. İlk ve orta öğrenimini Merzifon’da tamamladı. 1995 yılında Marmara Üniversitesi İngilizce İşletme bölümünden mezun oldu. Aynı üniversitenin Sosyal Bilimler Enstitüsü’

YORUMLAR

İlk yorumu yapan siz olun!

Yorum Ekle