Muhammed’ül Emîn’e Teslim Olanın Korkusu Olmaz

Korku, bunalım ve sıkıntılardan kurtulmak istiyorsak ancak Muhammed’ü-l Emîn Efendimize tam teslim olarak güven ve huzur bulabiliriz. Peygamber Efendimiz aleyhissalâtü vesselam Peygamberliğini insanlara duyurmadan evvel Muhammed’ü-l Emîn olarak biliniyordu. İnsanlar her hususta kendisine itimat ederek O’nunla istişâre ediyorlardı.

Allah dostları, gönül sultanları, evliyalar, âşıklar, peygamberler, sıddıklar ve şehitler korku ve hüzün duymazlar. Âyette buyrulduğu gibi; “Biliniz ki Allah dostları için ne korku ne de hüzün vardır.” (Yûnus, 62) Bu âyetin ışığında Allah Teâlâ bize mutlâk îmân, mutlak güven, azimet, gerçek hürriyet ve huzur müjdelemiştir. Bu ayet Ümmet-i Muhammed’in fertlerinin varmaları gereken nihâî rıza durağını anlatmaktadır.

Özellikle şehitler ölüm ve kıyamet anındaki büyük korkudan emin olurlar. Şehit; korku, tereddüt ve hiçbir engel tanımadan, hiçbir menfaat beklemeden canını veren, engelleri, zorlukları, can korkusunu aşıp, emaneti Sahibine ulaştırmak için yeniden doğan kişidir. Allah’ın kuluna verdiği imtihanların hepsini birden içinde toplayıp bu imtihanları kazanan, sahtelikten, iki yüzlükten, menfaatten tamamen sıyrılmış ve rahmet, adalet, mağfiret, emniyet, güven, huzur ve selamete erişen kişidir. Allah’ın âyetinde buyurduğu gibi; “Ey hakiki huzura ermiş olan insan. O senden razı, sen O’ndan razı olarak gel Rabbinin huzuruna.” (Fecr, 27, 28) İlk insan ve ilk şehit Hz. Hâbil, kardeşi Kabil kendine saldırırken Allah’tan korktuğu için, karşılık vermeyip şehit olmayı seçerek bizlere bu ufku göstermiştir.

Ehl-i Beyt-i Mustafâ ve Ashâb-ı Kirâm, İslam’ın nurunu korumak için aynı şekilde büyük zorluklara göğüs gerip canlarını bu uğurda feda etmişlerdir. Ashâb-ı Kirâm Efendilerimiz acı çekmekten, yaralanmaktan, zulme maruz kalmaktan, hasta olmaktan veya öldürülmekten hiç korkmazlar, çekinmezlerdi. Hiçbir karşılık beklemeden tüm insanlara merhametle muamele ederler, en büyük musibetin içerisinde olsalar bile hiçbir şey olmamış gibi kulluk vazifelerine devam ederlerdi. Kur’an  Ashâb-ı Kirâmın ahlâkını şöyle tarif ediyor; “Yüce Allah’a tam bir güvenle iman eden, sonra da O’nun rızasını kazanmak için hicret eden ve O’nun uğruna var gücüyle mücadele eden yiğitlerle onları koruyup kollayan, gerekli olan ihtiyaçlarını karşılayan ve sadece Allah rızası için onlara yardım eden er oğlu erler var ya, işte onlar gerçek müminlerin ta kendileridirler.“ (Enfâl, 74)

Dost makamına erişen İbrahim (a.s.) evladı İsmail (a.s.)’ı kurban ederken de, Nemrut’un ateşine atılırken de, Rabbine duyduğu büyük muhabbetten ötürü hiç tereddüt etmedi. Hz. Ali bin Ebî Tâlib’in, Peygamber Efendimiz aleyhissalâtü vesselâmı öldürmek için geleceklerini bildiği halde onun yerine yatağına girerek uyuması gibi.

Korku duygusunun zıttı, güven duygusudur. Modern çağda güven duygusunu tamamen yitirmiş durumdayız; ne kendimize ne de diğer insanlara güveniyoruz. Bu halde Allah’ın cemaline yakîn olmak ve tevekkül seviyesine erişmek mümkün değildir.

Allah’ın bize olan güvenini suiistimal ettik. Tabiat anayı, insan ilişkilerini kötüye kullandık. Kâinatın ilâhî düzenini suiistimal ettik. Yozlaşmanın, adaletsizliğin, zulmün, terörün, adaletsizliğin ve sömürünün zirve yaptığı bir zamandayız. Küresel bir tedirginlik dünyanın damarları boyunca yayılıyor. Böylece, Allah Teâlâ bereketi, emniyeti, güveni, huzuru, iç barışımızı, sağlığımızı, düzenimizi elimizden aldı.

Birbirimize düşman olduk. Cihadı sözde Müslüman geçinen kişiler müslümanlara karşı yapmaktadır. Resul-i zişan Efendimiz aleyhissalâtü vesselam’ın; “Müslüman diğer insanların elinden ve dilinden emin olduğu kişidir” hadisindeki müslüman tarifine uymayarak nefsimize zulüm etmekteyiz.

Günlük hayatta birbirimize olan güven duygusunu tamamen yitirdik. Özellikle iş hayatında uyumlu, huzurlu ve güven duygusunun hâkim olduğu ortam çok az sayıdadır. Sözlerimizin amele dönüşmediğine, ikiyüzlülüğün, münafıklığın yeni bir çalışma tarzı olduğuna şahit oluyoruz. Efendimiz aleyhissalâtü vesselam hadis-i şerifte; “Kıyamet ne zaman kopacak?” sorusuna; “İşi ehli olmayana verildiği zaman.” buyurmuştur.

Bugün yaşadığımız senaryolara yenik düşmemek için Hz. Mevlânâ’ya kulak vermemiz gerekmektedir; “Tanrı’dan edebe muvaffak olmayı dileyelim. Edebi olmayan kimse Tanrı’nın lûtfundan mahrumdur. Edebi olmayan yalnız kendine kötülük etmiş olmaz. Belki bütün dünyayı ateşe vermiş olur. İçine kasavetten, gussadan ne gelirse korkusuzluktan ve küstahlıktan gelir. Edepten dolayı bu felek nura gark olmuştur: Yine edepten dolayı melekler mâsum ve tertemiz olmuşlardır.” “Aklım kalbime; ‘Din nedir?’ diye sordu. Kalbim de aklımın kulağına eğilerek; ‘Din, edepten ibarettir!’ dedi.”

Edebi olmayan kimse Allah’ın lûtfundan mahrumdur. Bu mahrumiyetin yerini azap ateşleri kaplar ve böylece zulüm ateşi her yeri sarmıştır. Adaletsizlik zirveye ulaşmıştır. Kıyamet alametlerinin ardı ardına görüldüğüne şahit olmaktayız. Sanki Allah Teâlâ bize kıyamet gününün provasını yaşatmakta. Bundan dolayı insanoğlunun gönüllerinde yoğun korkular barınmaktadır.

Korku, bunalım ve sıkıntılardan kurtulmak istiyorsak ancak Muhammed’ü-l Emîn Efendimize tam teslim olarak güven ve huzur bulabiliriz. Peygamber Efendimiz aleyhissalâtü vesselam Peygamberliğini insanlara duyurmadan evvel Muhammed’ü-l Emîn olarak biliniyordu. İnsanlar her hususta kendisine itimat ederek O’nunla istişâre ediyorlardı. Allah Teâlâ şöyle buyurmaktadır; “Haberiniz olsun ki, ben size gönderilmiş emîn bir resûlüm. Gelin Allah’tan korkun ve bana itâat edin.” (Şuarâ, 107-109) “Onu Rûh’ül-Emîn indirdi. Senin kalbin üzerine ki, uyaranlardan olasın.” (Şuarâ, 193-194) O’na aleyhissalâtü vesselam’a benzemeye çalışmak korkulardan, huzursuzluklardan, güvensizliklerden emin olmaya götürür. Peygamber Efendimiz’e aleyhissalâtü vesselam’a olan aşk, O’na giden yolun rehberidir.

Gençliği bilmediğimiz için yaşlanmaktan korkarız. Hayatın değerini bilmediğimiz için ölümden korkarız. Nimet ve lütufları bilmediğimiz için kaybetmekten korkarız. Kendimizi bilmediğimiz için düşünmekten korkarız. Böylece şeytanın vesvesesine talip olup, onun kuklası oluruz. Düşünmekten korkan, kendiyle yüzleşmek istemez. Gerçeği görmek istemez. Hesaba çekilmek, nefis terbiyesi almak istemez. Sorumluk taşımak istemez. Cihad etmek, hizmet etmek istemez.

En yüce korku; hakikati görmek istememektir. Hakikat görmek istemeyen, hakikatten kaçar, karanlığı tercih eder ve bundan dolayı nurdan korkar. Sonuç bencillik ve cehalet olur. Kuran’da bu durum şöyle tarif edilmektedir; “Onlar hakikatin sesini dinlemekten kaçan sağırlar, dilerini doğruya döndürmeyen dilsizler ve Allah’ın yüceliğini görmekten korkan körlerdir. Bu sebeple de akıl yürütmez, gerçeği bulamazlar.” (Bakara, 2:18)

Korkumuzu yenip kendimizle dürüstçe yüzleşmek en önemli amacımızdır. Kişinin kendisiyle barışık olması, iç huzuru, dengeye, güvene, özgürlüğe, selamete ulaşmasıdır

PAYLAŞ:                

YORUMLAR

İlk yorumu yapan siz olun!

Yorum Ekle