Önce Sağlam Altyapı ve Sağlıklı Ortam

Ülke ve dünya genelinde maddi ve manevi hastalıkların üreyip yayılmasını önlemek için adil bir ekonomik sistem, imana ve ahlâka dayalı bir eğitim, ben merkezli değil biz merkezli bir anlayışın hâkim olması için bir seferberlik başlatmaktan başka çare yoktur. Aksi halde sırf kazancı ön planda tutanların da bu tutumdan zararlı çıkacakları kesindir.

İnsanları değiştirip dönüştüren, yeni bir inanç ve anlayış kalıbı içinde şekillendiren peygamberler tarihin en büyük inkılapçılarıdır. Cahiliyenin hâkim olduğu Mekke müşrik toplumuna Hz. Peygamber yerine yüz tane filozof gönderilseydi bir Hz. Ömer yetiştiremezdi. İnsanlar, taptıkları putları kendi elleriyle yıkma noktasına getirebilmek ancak, çok sağlam ve köklü bir inanç ve bilgi zemini oluşturmakla mümkündür. Çünkü kökleşmiş adet ve inançlar kolay değişmez. İnsanın dışını değil, içini, zihniyetini değiştirmek önemlidir. Moda kalıcı değildir, mevsimliktir. İnanç ve köklü fikirler ise kalıcıdır. Sağlam toplumların alt yapısını oluştururlar. Bunlara Sevâbit (değişmezler) ve statik değerler denir. Bunları taşıyıcı unsurlardır.

Tasavvufta “önce tahliye sonra tahliye” denir. Birincisi Arapçadaki “hı” harfiyle, ikincisi “ha” harfiyle ifade edilir. Önce kötü ve çirkin olanı boşaltmak, sonra yerine güzel ve iyi olanı yerleştirmek demektir. Önce zararlı olan def edilir, bilahare faydalı olan celbedilir. Mecelle de bu “Def-i mazarrat, celb-i menfaata mukaddemdir” şeklinde formüle edilmiştir.

Tıpta asıl olan tedavi hekimliği değil, koruyucu hekimliktir. İnsanların hasta olmamaları için sağlıklı bir ortam hazırlamak asıldır. Pisliğin, sivrisineklerin, kirletilmiş su, hava ve çevrenin mevcudiyeti hastalığa davetiye çıkaran sebeplerdir. Maddi hastalıkların gelişmesinde olumsuz maddi şartların etkisi nasıl ön planda ise, manevi hastalıkların gelip yayılmasında da manevi olumsuzluklar ön plandadır.

İnançsızlığın, adaletsizliğin, haram-helal ölçülerine riayetsizliğin, gelir dağılımında eşitsizlik ve uçurumun, faiz, kumar, karaborsa, direkt veya endirekt hırsızlığın yaygın olduğu bir ortamda dürüst olmak oldukça zordur.

İnsanların kurallara uymada direnebilecekleri bir sınır vardır. “Allah herkesi ancak gücünün yettiği ölçüde sorumlu tutar.” (Bakara, 286) “Zaruretler, yasakları mubah kılar” hükmü de bunu ifade eder.

Nasıl her iklimde her bitki yetişmez, her canlı, yaşayabileceği ortama ihtiyaç duyarsa, insanî ve ahlâkî değerlerin yaşaması ve gelişmesi de uygun ortamda mümkündür.

Şirk ve cahiliyenin hâkim olduğu Mekke toplumu içinde İslam’ın gelişme imkânı bulunmaması hicret ihtiyacını gündeme getirmiş, daha rahat ve uygun bir ortamda Müslümanca bir hayat yaşayabilmek için önce Habeşistan’a, sonra da Medine-i Münevvere’ye topluca hicret edilmiştir. Uygun ortam arama ihtiyacı, önceki peygamberlerin hayatında da kendini göstermiştir.

Toplumu ayakta tutacak değer ve kuralların işlemesi, onları gönüllü olarak uygulayacak insan kadrosunun oluşturulmasına bağlıdır. İslam’ın yirmi üç senede tamamlanması kuralları isteyerek uygulayacak bir kadronun kademe kademe yetiştirilmesi içindir. Mekke döneminde bu alt yapı oluşturulmasaydı, özellikle Medine döneminde devlet düzenine dönüşen İslam’ın düzgün şekilde yaşanıp uygulanması mümkün olmazdı. Alkol bağımlısı bir toplumun, yasak gelince “Artık vazgeçtiniz değil mi?” (Maide, 91) ayeti gelince, hep birlikte “Vaz geçtik yâ Rabbi” demeleri bu yetişmenin sonucudur.

Genelde toplum düzeninin düzgün işlemesi; bu düzene inanan insanların varlığına ve bu inanç ve güveni sarsmayacak uygulamaların devamına bağlıdır. Toplumun bozulması, bir meyvenin kademe kademe çürümeye başlaması ve sonunda tamamen bozulup çöpe atılmasına benzer.

Hastalıkların yayılmaması için nasıl steril, temiz bir ortam gerekliyse, kötülüklerin neşvünema bulmaması için de aynı şekilde manevî steril bir ortama ihtiyaç vardır. Öncelikle insanları günah işlemeye sevk edecek ortamın ortadan kaldırılması, işlenen suça ceza verilmesinin ikinci planda olmasına dair. Hz. Peygamberden bir çarpıcı misal aktaracağız: “Ğaber kabilesinden Abbad b. Şurahbil anlatıyor: Baba tarafından dedem ve ninemle Medine’ye geldim. Bir buğday tarlasına girdim, birkaç başak koparıp danelerini ayırdım. Birazını yedim, birazını torbaya koydum. Bu arada tarla sahibi geldi, beni patakladı ve elbiselerimi soyup aldı. Bende Hz. Peygamber’e geldim ve durumu haber verdim. Peygamber o zatı getirtti ve “niçin böyle davrandın?” diye sordu. O da: Ey Allah’ın Rasulü! Adam benim tarlama girdi; başakları kopardı, danelerin ayırdı” cevabını verdi. Bunun üzerine Hz. Peygamber şöyle buyurdu: ‘O cahildi, sen ona haramı-helali öğretmedin. O açtı, onu doyurmadın. Elbiselerini geri ver.’ Ayrıca bir veya yarım vesk buğday vermesini emretti.” (İbn Esir, Usdu’l ğabe 3/153) Bu olay, ayrıca Nesâi ve Ebu Davud’da da mervidir.

Hz. Ömer’in uygulamasına dair de ilginç bir olay nakledelim: “Hâtib b. Ebi Belteâ’nın köleleri Müzeyne kabilesinden bir adamın devesini çaldılar, kesip yediler. Suçlarını da itiraf ettiler. Hz. Ömer kölelerin sahibin çağırttı. Olup bitenleri kendisine anlattı. Sonra da Kesir b. Salt isimli zata, kölelerin ellerini kesmesini emretti. Fakat bu kararından vazgeçip kölelerin sahibini getirtti ve şöyle dedi: Bunların ellerini kestirecektim. Fakat düşündüm ki; sen bu köleleri bu kadar aç bıraktın ki bu suçu işlemek zorunda kaldılar. Madem ki sen onları aç bıraktın, yemin olsun seni cezalandıracağım, bunu pahalı ödeyeceksin. Sonra devesi çalınan Müzeyneli adama: “Deven kaç para eder?” diye sordu. O da “dört yüz dirhem” deyince. Hz. Ömer, kölelerin sahibine: Bu deve sahibine “sekiz yüz dirhem ver” dedi. Köleleri aç bırakıp deve çalmalarına sebep olduğu için misliyle cezalandırdı. (Malik, Muvatta’ Hadis no: 282)

Bu çarpıcı iki olayı Roger Garaudy (Roje Garodi) İslam ve insanlığın geleceği kitabında zikretmiş ve şöyle bir de yorum yapmış: İnsanları hırsızlığa iten sosyal şartları ortadan kaldırmadan sırf şeriatı uygulamak gerekçesiyle hırsızın elinin kesilmesi, işe sondan başlamak anlamına gelir. Yine malumdur ki, kıtlık senesinde Hz. Ömer hırsızlık suçuyla ilgili hükümleri askıya almıştır.

Yazının başlığında ifade ettiğimiz “Sağlıklı Ortam”dan kastımız budur. Pisliğin yaygın olduğu, mikropların alabildiğine üreyip yayıldığı bir ortamda hiçbir sağlık tedbiri almadan insanlara: Sakın ha! Hasta olmayın demek saçmalıktır.

Faydalı gıdalarla hem vücuda bağışıklık kazandırmak, hem de mikropların üremesine sebep olan ortamı temiz hale getirmek, tedaviden önce hastalık sebeplerini ortadan kaldırmak tıbbın en önemli kuralıdır. Hz. Peygamber (sav)’in uygulaması da bu tarzda idi. “Hasta olmadan önce sağlığın kıymetini bil” tavsiyesi bunu açıkça ifade etmektedir.

Ülke ve dünya genelinde maddi ve manevi hastalıkların üreyip yayılmasını önlemek için adil bir ekonomik sistem, imana ve ahlâka dayalı bir eğitim, ben merkezli değil biz merkezli bir anlayışın hâkim olması için bir seferberlik başlatmaktan başka çare yoktur. Aksi halde sırf kazancı ön planda tutanların da bu tutumdan zararlı çıkacakları kesindir. Son Korona olayı bunun en canlı şahididir.

PAYLAŞ:                

YORUMLAR

İlk yorumu yapan siz olun!

Yorum Ekle